• Sakatlığa Sol'dan Bakış

    Radikal 2 / 20.05.2007

    “Solun ana özelliği eleştiridir. Buna karşın, sağ, eleştirinin tam karşıtı olan yüceltme pozisyonunu alır rahatlıkla. Sol, riyakâr yönlerinin ifşa edilmesi gerektiğini düşündüğü hayatın ve dünyanın mevcut hali karşısında daimi bir hoşnutsuzluk sergilerken, sağ büyük insanları, kurumları, yaşanan dünyayı, doğayı, gelenekleri ve ahlaki düzlemde de insanlararası etkileşimleri yöneten düzeni yüceltir” (Luc Boltanski)


    Evet, hoşnut değilim. Değilim, çünkü tekerlekli sandalye kullanan biri olarak bu ülkede yaşamanın nasıl da zor olduğunu biliyorum. Ama daha da fenası, bu yaşayamama halinin sorumluluğunu bedenime fatura eden ve kendisini biraz yardımsever biraz da (medikal, tıp ve rehabilitasyon sektörleri için müşteri haline getirilmem dolayısıyla) tüccar-patron sayarak sıyıran sağ politika(cı)ların hegemonyasına mahkum edilmemdir.
    İnsana, aslında yeryüzündeki her şeye ve tüm sosyal ilişkilere dair hemen her konuda kendine özgü değerlendirmeleri ve önermeleri olan sol, elbette sakatlığa dair politikalarda da kendini sağdan ayırmalı ve sürekli geliştirmelidir. Bunu yaparken hem sağın yol açtığı tahribatı topluma gösterip onu mahkûm et(tir)meli, hem de kendi bakış açısındaki özgürleştirici, dayanışmacı, kapsayıcı, anlayıcı ve katılımcı unsurları anlaşılır şekilde ifade etmelidir.

    Sağ için Sakat(lık)
    Her şeyden önce din temellidir. Sakatlık bir yandan bu dünyada acı ile ödüllendirilmek ve bu sayede cennetin kapılarını açmakla ilişkilendirilirken, diğer yandan (Sırlar Dünyası gibi programlarla) ‘kim bilir hangi günahın cezası’ denilerek, günah işleyenlerin lanetlenmesi olarak sunulur (sakatlığı olan çocukların aileleri tarafından toplumdan gizlemelerinin başlıca sebebi de budur). Yani sakatlık bir yandan ödül diğer yandan ceza olarak görülür. Hâl böyle olunca toplumsal ilişkiler açısından bakarsak ortada bir tekinsizlik olduğu muhakkaktır. Zira karşısında duran sakatın neden o halde olduğu (içinde şeytan mı var, günahına karşılık lanetlendi mi?) beşeri bir değerlendirmeyle anlaşılamaz çoğu zaman. Bu durumda ondan uzak durmak veya (işi garantiye almak için) ne sebeple olursa olsun ilahi olarak özel muameleye tabi tutulmuş olan o kişiye yardım etmek, onun gönlünü hoş tutmak en iyisidir (ahlaki model).
    XIX. yüzyılda ise bu mistik bakış yerini seküler, tıbbi, medikal bir bakışa bırakmaya başlıyor. Artık fabrikalarda çalışacak makine gibi işleyen bir bedene sahip olmayan kişiler doğrudan ikinci sınıflığa itiliyor ve politikalar da bu temelde şekillendiriliyor: “Aksayan” beden bir patoloji, bir ‘normal’den sapmadır ve derhal protez veya tedaviyle giderilmesi, sakatlara yardım edilmesi gerekir (medikal model).
    Böylece sakatlığın sorun/kusur olarak ele alınmasının ve normal-anormal karşıtlığıyla ötekileştirilerek sosyal hayatın dışına itilmesinin ilk tohumları da atılmış oluyor. Bir başka ifadeyle sakatlık bir yetersizlik ve kişisel sorun olarak toplumsalın dışına, özel alana konumlandırılıyor. Böyle olunca “doğal” olarak bu “anormal”, “yetersiz”, “aciz” bedenlere ayrımcılık yapılması, küçük görülmesi, ikinci sınıflığa itilmesi de kaçınılmaz oluyor.
    Postmodern kapitalizme gelindiğindeyse sakatlık da her şey gibi pazara düşüyor, “ederi kadar” değerli oluyor. Bir taraftan sakatlık haline hoşgörüyle yaklaşılıyor gibi gösteriliyor bu dönemde, diğer taraftan bakım, rehabilitasyon, medikal ve tıp alanında büyük bir ekonomik sektör haline getiriliyor sakatlık. Artık müşteri olabilen (paralı) sakatlar (edilgen olmak koşuluyla) toplumda “hak ettikleri” yerde olabiliyorlar. Onların da ful otomatik tekerlekli sandalyeyle “ayağa kalk”maya, akülü sandalyeyle (kendileri için ayrılan) parklarda gezmeye, uzay teknolojisi protezleriyle herkes gibi görünmeye ve tabii (nasıl bir birey olmaları gerektiğini ve sınırlarının neler olduğunu öğrenebilecekleri) rehabilitasyon merkezlerine, okullara gitmeye hakları olmalıydı.
    Hâsılı sağın sakatlarla ilgili tutumu şöyle özetlenebilir: “Normal olmayan beden”e sahip olmak bir sorun ve utanç kaynağıdır. Bu haliyle sakatların herkes gibi olması zaten beklenemez. Onlar, modern insan için olmazsa-olmaz olan (!) “verimli” çalışmak, tüketmek ve “örnek vatandaş” olmak meziyetlerinden mahrumdurlar. Bu “anormallikler” mutlaka “normal”leştirilmelidir. Ancak bu sayede, belli bir mesafede ve hadlerini bilmeleri (sakat olduklarını unutmamaları) koşuluyla bu kişileri aramıza kabul edebiliriz.
    Şu monolog, durumun vahametini daha görünür kılar sanırım: “Kaldırımda tekerlekli sandalyemle yürüyemiyorum (e normal, sakatsın), yaşadığım semtteki okulun girişinde aşamayacağım merdivenler var (e sakatsın), sınıf arkadaşlarımın aileleri “sakat çocuk diğer çocukların psikolojisini bozuyor, o çocuğu okulda istemiyoruz” diye beni okuldan attırdı (sakatsın), okul kitapları sesli ya da Braille yazıyla hazırlanmadığı için eğitim alamıyorum (keşke kör olmasaydın), aranan bütün vasıflara sahip olmama karşın iş bulamıyorum (malum), toplu ulaşım araçlarına binemiyor, sinemaya-alışveriş merkezine-kamu hizmeti veren binalara giremiyorum (sa-kat-sın)... Sanki o merdivenleri, o kaldırımları, o ayrımcı tutumları, o bıktıran bürokratik engellemeleri birileri yaratmıyormuş gibi!”

    Sol için Sakat(lık)
    Bugüne dek solun kendini yukarıda vurguladığım bakış açısından sıyırabildiğini söylemek mümkün değil. Sol için sakatlık kimliği hiçbir zaman görünür, üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olamadı. Hatta Öjenik'in¹ sapkın mantığı Nazi Almanya'sında sakatlığı olan yüzbinlerce insanı öldürürken, sol bunu görmezden geliyor ve geniş omuzlu, pazulu, gürbüz işçiler yüceltilmeye devam ediyordu. Gerçi “son birkaç onyıl boyunca, endüstrileşmiş Batı'da sosyalist sol; kadın hareketi, sivil haklar hareketi, ırkçılık-karşıtı hareketler, gay ve lezbiyen özgürleşmesi hareketi gibi bir dizi aktivist toplumsal hareket tarafından daha kapsayıcı olması yönünde zorlandı. Bu örneklerin her biri, solu eşitlikten ve ezilen grupların özgürleşmesinden ne anladığına dair temel önemdeki sorularla yüzleşmeye itti.”² Ama Türkiye’deki sol bundan payına düşeni –henüz- alamadı.
    Solun üzerinde düşünmesi ve yaşama geçirmesi gereken düstur şudur: Sakatlığı olan kişilerin maruz kaldığı ayrımcılığın ve ezilmenin temel nedeni, kapitalist sisteme özgü yapısal dinamikler ve toplumsal tutumlardır. (Ravi Malhotra’nın işaret ettiği gibi) “Sakatlar kamu hizmetlerinden yararlanmaları için gerekli olan tekerlekli sandalye ile erişilebilirlik koşullarının sağlanmaması, eğitim kurumlarının ve işverenlerin kör ve görme engellilerin aktif katılımını sağlayabilecek şekilde alternatif materyaller sunmaması, ve gelir desteği ve tıbbi hizmetlerden yararlanmak isteyen sakatların karşılarına çıkan karmaşık bürokratik mekanizmalar gibi 'engeller' yüzünden 'engelli' oluyorlar. Yani, dikkatler engellilerin tıbbi sakatlıklarına (medikal model) değil, engellilerin ezilmesine neden olan toplumsal ve siyasi koşullara çevrilmeli diyor bu anlayış. Başka türlü ifade edersek, engellilerin özgürleşmesi mücadelesinde ilk adım temel bir paradigma değişimi olmalı” (sosyal model).
    Ahmet İnsel Hocanın bir yazısında ifade ettiği gibi, “sol, içinde yaşanılan düzenin ne doğal, ne evrensel, ne de ebedi olmadığı bilinci üzerine kurulur.” Solcular, sakatlığı olan kişilerin yaşadığı yoksulluğu, işsizliği ve ayrımcılığı politik olarak sorunsallaştırılmalı ve bunlarla mücadele etmelidir. (Ravi Malhotra’nın işaret ettiği gibi) “Engellilerin topluma tam katılımı, kendine değer vermek ve tam zamanlı bir işe sahip olmak arasında kurulan ve kapitalist toplumlarda endüstri devriminden beri hâkim olan bağlantıyı bozabilir.” Sosyalist sol, neo-liberal saldırıya karşı duran bu önemli dinamiği görmezden gelemez.
    İnsana dair her hâl, her farklılık normaldir. Hiçbir özellik ya da tercih diğerleri ile kıyasa tabi tutulamaz ve kimlikler buna bağlı olarak hiyerarşize edilemez; her kimlik toplumda özgürce yaşayabilmelidir. Hiç kimseye cinsiyet, cinsel tercih, ırk, dil, din, bedensel vb. özellikler öne sürülerek ayrımcılık yapılamaz. Sol için herkes farklıdır ve eşittir; ama daha da önemlisi, sol bütün bu kimlikleri içinde barındırmalı, yaşamın ve örgütlenmenin her kademesinde eşit oranda temsil edilmelerinin garantileyicisi olmalıdır. Bir başka ifadeyle tüm kimlikler solda buluşup, “kendisi” için birşeyler yapabilmelidir.

    ¹ Öjenizm: Olumsuz karakteri pasif ya da aktif yöntemlerle yok etmeye dayalı bilimsel ırkçılık.
    ² Ravi Malhotra, “Engelli Hakları Hareketinin Siyaseti”