• Hayırlı Bir Polemik

    Bülent Küçükaslan

    Çağrı Doğan ”Sakatlar İçin Kolay Bir Soru: Evet Mi, Hayır mı” başlıklı yazımı okuyup “bir sakat olarak duruma müdahil olmak zorunda” hissedince, sağolsun, “Yetmez Ama Evet ve Akıl Tutulması*” alt başlıklı bir yazı yazmış. Aslına bakılırsa üslubu nedeniyle yazısına karşılık vermemem gerektiğini düşündüm başta ama, sonra yok dedim, sonuçta Çağrı Doğan değerli, iliklerine kadar politik bir sakattır; onunla yapıcı bir polemiğe giremezsem kiminle girebilirim ki! Bu niyetle yazıyorum…


    Aşağıda tırnak içine alarak aktardığım şeyler –aksini belirtmemişsem- Çağrı’ya aittir (Çağrı’nın kullandığı şekliyle “Yazar”a ya da “Doğan”a değil).

    Çağrı, yazısına, başlık ile ilgili iki temel hataya düştüğümü öne sürerek başlıyor. Çağrı’ya göre ”Sakatlar İçin Kolay Bir Soru: Evet Mi, Hayır mı” diye başlık atarak şunu demiş oluyormuşum: “değişiklik paketi sakatlar, kadınlar vb kesimlerin basıncıyla oluşmuş bir paket”tir, “pakete egemen olan anlayış sakatlarla ilgili”dir ve “sakatlar; sınıfı, politik eğilimleri ve sosyal kimlikleri olmayan, kendinden menkul yaratıklar”dır.

    Benim yazdığım herhangi bir yazıdan veya kullandığım o başlıktan bunları anlamak için insanın baya bir “zorlanması” ve “akıl tutulması” yaşaması gerek. Zira ben bunların hiç birisini söylemediğim gibi, tam da aksini düşünüyorum. Yazıya girişte “burada sadece ve sadece sakatlarla ilgili düzenlemeleri tartışmak istiyorum” diyen ve ardından 26 maddelik değişiklik paketinde spesifik olarak sakatları ilgilendirdiğini düşündüğü 4 (dört) maddeyi sıralayıp, sadece ve sadece onlar üzerinden tartışmaya giren ben, nasıl olur da Çağrı’nın anladığı şeyi söylemek isteyebilirim!? Yazımda paketin geneline dair hiçbir tartışmaya girmediğim gibi, sadece ve sadece 4 maddeye dair tartışmak istediğimi söylemiş ve olası değişikliklerin ne getirip ne götüreceğini anlamaya çalışmışım. İçeriği tamamen bu 4 maddeye odaklı bir yazı nasıl olur da Çağrı’nın iddia ettiği şeyleri söyler!?

    Devamında gelen –ama bu sefer saygı sınırlarını zorlayan- bir diğer iddia da “’yetmez ama evet’ diyebilmek için zorlandığı”m ve bunun için bu 4 maddeye sarıldığım yönünde. Yahu, yazısına başlarken “Son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: 12 Eylül’de yapılacak referandumdaki tutumum tek tek tüm maddeler için “Yetmez ama Evet” olacak.” diyen birisi için mealen “zorlanıyor ve bu 4 maddeye sarılıyor” demek ayıp değil mi? Nereden biliyorsun benim 22 maddeye dair olan görüşlerimi? Tek başına yargıdaki kast sistemini sallayacak iki değişiklik bile bana “Yetmez ama Evet” dedirtmeye yeter! Bunun için başka yerlerde eşelenmeme gerek yok ki. Benim derdim o yazıyla ne Evet-Hayır demek, ne de sakatlara Evet-Hayır dedirtmek. Derdim, tartıştığım o 4 madde ile ilgili olarak sakatları konuşturmak...

    Bu başlık faslından sonra Çağrı devam ediyor: “Küçükaslan’ın sakat olarak evetinin ilk ve en önemli gerekçesi, Madde 10'a eklenecek ibare”. Şaka gibi. Benim “Yetmez ama Evet”imin temelini oluşturan şeyi yukarıda yazdım. Tartıştığım 4 madde olsa olsa bu görüşümün sosu olur…

    Neyse ki işin manipülasyon kısmı burada tamamlanıyor... Şimdi gelelim yazımda tartışmaya açmak istediğim 4 maddeye dair Çağrı’nın eleştirilerine.

    Yazım 3 sayfa uzunluğunda ve 4 maddeyi kapsayan bir tartışma ile değişikliklerin ne getireceğine dair 6 adet net örnekten oluşuyor. Çağrı, 6 örnekle anlatmaya/anlamaya çalıştığım ilk maddeyle ilgili olarak “İyi de, idare bu değişiklik önerilene kadar da pozitif ayrımcı uygulamalarda bulunuyordu zaten, bu değişikliğin getirisi nerede? Tabii Küçükaslan bu soruyu sormuyor” diyor.

    Birincisi, “pozitif ayrımcı uygulama getirecek” demiyorum çünkü böyle bir iddiam yok. İkincisi “getirisi nerede” diye sormuyorum çünkü ne getireceğine dair 6 adet çok net örnek veriyorum. Keşke Çağrı ne demek istediğime dair kehanette bulunmak yerine ne dediğime bakıp, bu 6 örneği tek tek sayıp, “hayır, bunlar dediğin gibi olmayacak Bülent” deseydi. Bundan ne gocunurdum ne de rahatsız olurdum. Aksine, sahiden yanlış yorumladığım bir şey varsa bunun düzeltilmesinden sadece ve sadece mutlu olurdum (Vermiş olduğum 6 örneği yanlış yorumlamışsam, hala bu konuda tartışmaya açığım).

    Çağrı’nın ikinci eleştirisi ise Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapılabilmesi ile ilgili olumlu görüşüme dair. Bu konuda çok da haksız değil. Ben işin dolu tarafına bakıyorum, o ise boş tarafına. Düşününce, TC’nin yaptıkları ortadayken, evet, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurunun AİHM’e müracaat hakkını kullanabilmeyi uzatarak heba edeceği fikrine bir oranda katılıyorum. Yazıyı yazarken aklımda olan tek şey çok dar kapsamda sakat hakları olduğu için, büyük resmi göz ardı ettim... Bugüne kadar AİHM’e sakat hakkı için başvurmuş kimseyi duymadığımdan (?), bunun AİHM’e başvuru sürecindeki zorluklardan dolayı olduğuna kanaat getirip, acaba Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı bu konuda daha bir kestirme yol olabilir mi diye düşündüm/düşünüyorum. Buradan yola çıkarak, Çağrı’nın kendince kurguladığı şekilde yazımda “Yaşasın!” demeyip, aksine, şerh düşerek şunu yazmışım: “Malum, dava süreçleri tamamlandığında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmek herkesin altından kalkabildiği bir şey değil. İşte bu yol açılınca, AİHM’den önce son bir çıkış daha mümkün olacak. Bunun da doğru kullanıldığında önemli bir mekanizma olacağını düşünüyorum.” Bu konuda uygulamaları görmek gerek… Dilerim benim düşündüğüm gibi olur.

    Çağrı, ombudsmanlık müessesesi ile kişisel verilerin toplanması ve kullanılmasına dair maddelerle ilgili tartışmaya ise girmiyor. Belki de görüşlerinin olumlu olması halinde hayırcılığına halel geleceğini düşündü, bilemem. Ama çekinecek bişey yok, biliyoruz ki o taş gibi bir hayırcı...

    Son olarak, sokaktaki neredeyse herkesin AKP, AKP-karşıtı ve kokmaz-bulaşmaz diye saflaştığı bugünlerde, insanların maddelere bakıp Evet ya da Hayır diyeceğine inanmıyorum. Sahi, bu maddelerin “referandumda evetin sayısını artırıcı bir propaganda aracı” olarak konduğuna ve kayda değer sayıda insanın bu tongaya düşeceğine inanıyor musunuz?!

    * Toplumun Şehircilik Hareketi Google Grubu
    Yetmez Ama Evet ve Akıl Tutulması

    Çağrı Doğan

    [...]
    Aslına bakılırsa, ilkin yazım için böyle bir bölüm tasarlamamıştım. Hatta ilk kez içinde “sakat” geçmeyen bir yazı yazacağım için de seviniyordum. Ancak, Bianet’de Bülent Küçükaslan imzasıyla yayımlanan “”Sakatlar İçin Kolay Bir Soru: Evet Mi, Hayır mı*” başlıklı yazıyı okuyunca, bir sakat olarak duruma müdahil olmak zorunda hissettim.
    Yazının içeriğiyle ilgili itirazlarıma geçmeden önce, Küçükaslan’ın başlık koyarken bile iki temel hataya düştüğünü, bilerek yapıyorsa da günah işlediğini söylemeliyim. Birincisi, değişiklik paketi sakatlar, kadınlar vb kesimlerin basıncıyla oluşmuş bir paket değildir. Dahası, pakete egemen olan anlayış sakatlarla ilgili değildir. İkincisi de, sakatlar; sınıfı, politik eğilimleri ve sosyal kimlikleri olmayan, kendinden menkul yaratıklar değildir. Yazının oturduğu mantık baştan “sakat” olduğu için içeriğe dair birşey söylememe neden kalmıyor aslında ama, “yetmez ama evet” diyebilmek için zorlandığında insanın nasıl bir akıl tutulması yaşayabileceğine de işaret etmek istiyorum.
    Küçükaslan’ın sakat olarak evetinin ilk ve en önemli gerekçesi, Madde 10'a eklenecek ibare: "Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz."
    Yani deniyor ki: idare özürlüler vb kesimler için pozitif ayrımcı uygulamalarda bulunabilir. Örneğin, herkes için ücretli sunulan bir hizmet karşılığında bu kesimlerden ücret alınmayabilir ya da istihdam da %3 kota uygulanabilir. Sonra da deniyor ki: işte bu özel muameleler, olura birileri mahkemeye gidip “bu sakatlara da çok özel muameleler yapılıyor” diye feveran ederse, mahkeme “hayır, bu uygulamalar eşitlik ilkesine aykırı yorumlanamaz” diye karar verecektir. Değişiklik önerisinin dediği tam olarak bu. İyi de, idare bu değişiklik önerilene kadar da pozitif ayrımcı uygulamalarda bulunuyordu zaten, bu değişikliğin getirisi nerede? Tabii Küçükaslan bu soruyu sormuyor ve söz konusu değişikklikle düzeleceğini iddia ettiği, 7-8 sorun sayıyor. Yazar baştan evet demeye şartlandığı için, ki bunun başka mantıklı bir izahını bulamıyorum, Pratikte hiçbir farklılık getirmeyecek bu düzenlemenin, referandumda evetin sayısını artırıcı bir propaganda aracı olması dışında bir niyetle pakete konamayacağını göremiyor.
    Küçükaslan’ın gerekçelerinden biri de, Madde 148'e eklenecek ibare: "Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır.”
    Yani, evet demeye şartlanmamış her aklı başında insanın anlayacağı gibi, bundan böyle iç hukuk yolu bir halka daha ve kim bilir kaç yıl daha uzayacak, ömür bitip dava süreci bitmeyeceği için de, idarenin hışmına uğrayan kişi AİHM’ye çok daha geç gidebilecek, belki de hiç gidemeyecek ve dolayısıyla idare vaziyeti daha iyi idare edebilecek. Ancak Küçükaslan, bunu da, “yaşasın! Artık Anayasa Mahkemesi’ne kişisel başvuru hakkımız olacak” diye sevinçle karşılıyor. Oysa kendini “yetmez ama evet”e şartlamamış olsa, bu maddenin de pakete “birey” sözcüğünü görür görmez özgürlük sarhoşluğuna kapılan bireysel aydınlara yönelik bir tuzak olduğunu görebilecek.
    Bülent Küçükaslanın evetini dayandırdığı iki gerekçe daha var ama, bunlar için evet diyecekse de desin. artık benim diyecek birşeyim kalmadı!...