1-4 Aralık 2016 tarihinde Engelsiz Yaşam Fuarı
  • Çalışan bizden de çalışmayan değil mi?!

    B
    ugünlerde forumumuzda çok yararlı bir konu tartışıyoruz.
    Tartışmaya sebep olan şey, bir derneğin, internette dolaşan (aslında, yaklaşan Kurban Bayramı dolayısıyla yeniden ortaya çıkan demek daha doğru olur), sakatlığı ve engellileri kullanarak ajitasyon yapıp, bu sayede “yardım” toplamayı hedefleyen ilanı.

    Bahsi geçen ilan, hem biçim hem de içerik açısından, olabilecek en kötü dille yazılmış. Her iki açıdan da birçok şey söylenebilir ve söyleniyor. Ama bu yazının konusu o değil.
    Bu yazıda, bahsi geçen ilan konusu forumda tartışılırken, bir dostumuzun (Gökhan) dikkat çektiği çalışma-çalışan kavramlarına değinmeye çalışacağım.

    Gökhan diyor ki: “"engelliler adına" çalışan bir derneğin baskın siyasetinin para toplamak olması, adı üstünde bir "siyaset", ve çok hatalı bir siyaset, önceki sayfalarda eleştirildi zaten. Ama buradan yola çıkıp da dilenen engellilerin kendilerini "engellilerin önündeki en büyük engel" vs. olarak görmek yanlış olur sanki. Ya da şöyle söyleyeyim: çalışan-üreten / çalışmayan- üretmeyen vs. bunlar elbette analitik kavramlar olarak çok kullanıldı, kullanılıyor. Ancak, 'çalışanı' kutsayıp, çalışmayanı aşağı görmekle fazladan bir işlem yapıyoruz: bu karşıtlığa bir değer atfediyoruz.

    Engellilerin konumu, bu çalışmanın kutsallaştırılmasının altını oyabilecek bir konum gibi görünüyor oysa. Sakatlanmış bedenin kendisi, sistemin talep ettiği ideal işçiden farklılaşıyor. İşte tam da bu konumun sayesinde "çalışma"yı, bugün çalışma kavramından anlaşılan şeyin kendisini sorgulayabilecekken, tam tersine engelli bir kesimi çalışmadığı için suçlamak da yine biraz hatalı bir siyasi taktik değil mi?

    Yani, birilerine, bizim de bir şeyleri aynı engelsizler gibi 'becerebileceğimizi' kanıtlamak yerine, 'becerikli olma'nın kriterlerini sorgulamak daha uygun, eleştirel bir strateji olmaz mı? “Bakın biz o ahlaksız, dilenci engellilerden değiliz” demek yerine, ilkin dilencilerin dilenmesinin nedenlerini vurgulamak, sonra da tam da bu nedenlerin kendilerine, iktidarın çalışma-çalışan kurgusuna karşı çıkmak daha iyi olur gibi.”

    Çok güzel anlatmış Gökhan. Yazdıklarına aynen katılıyorum.
    Konuyla ilgili olarak bir kaç şey de ben söylemek isterim.

    Varolan egemen ideoloji, doğaya ve yaşama ilişkin her şeyi metalaştırıp pazarlarken ve dahası, her şey “daha fazla kâr için”leştirilmişken, sakatlığın da kâra dönüştürülmek istenmesi, kaçınılmaz bir olgu haline gelmiyor mu?
    Öyle ya, manken, güzelliğini; şarkıcı sesini; fahişe, bedenini; akıllı, beynini; güçlü, gücünü; polis, copunu; torpilli, “dayısını” ve sonuç olarak, herkes, her şeyi ve herkesi kullanabilirken, sakatlar niye sakatlığını kullan(a)masın?
    Mademki oyunun kuralı bu ve dahası yaşamak için “ne yaparsan yap” acımasızca dayatılıyor, o halde, “sakata bir sadaka” da pekalâ bir kazanç, pazarlama –ve hatta dayatılan şekliyle yaşam- biçimidir.
    Öyleyse, ya sistemin tamamına, yani hem “herkese hak ettiği kadar”a hem de “her şey mübah”a karşı çıkmalıyız, ya da yazıya konu olan ilanı, bir pazarlama yöntemi olarak kabul etmeliyiz.
    Bir başka deyişle, bu düzene “Evet” diyenler, bu pazarlama argümanına da “Evet” demek zorundadırlar.

    O halde kaçınılmaz olarak tercihimizi yapmalı ve:
    Tabii ki, sistemin bütününe karşı çıkmalıyız.
    Tabii ki, “herkese emeğine göre” ilkesinin değil de, “herkesten yeteneği kadar ve herkese ihtiyacı kadar” ilkesinin geçerli olmasına odaklanmalıyız.
    Tabii ki, devletin, herkese, doğumundan ölümüne değin, güvenceli bir gelir sağlaması için çalışmalıyız.
    Tabii ki, ekonominin “insanlaştırılması”nı istemeliyiz.

    Zira demokrasi, toplumun ve doğanın nimetleri kadar, güzelliklerini de adilce bölüşme düzenidir*; dahası, demokrasinin olmazsa olmazı da “sosyal refah”tır.
    Kurtuluşumuz -aslında insanlığın kurtuluşu- ancak bu ilkelere sarılmakla mümkün olacaktır.
    Kaldı ki, artık ne doğanın bu hızla üretmeye ve tüketmeye, ne de insanların bu kudurgan ve barbar yaşam şekline dayanmaya takatleri vardır.

    1968 Mayısında, Paris’te duvarlardaki afişlerden birinde şöyle deniyormuş: “Kimsenin girmediği yollara gir yürü; kimsenin düşünmediği fikirlere aç kafanı!”
    O halde Server Tanilli hocamıza kulak verelim:
    “Bir başka dünya, daha insanca, daha adil bir dünya mümkündür. Onun kurtuluşuna, her insan kendi testisinin büyüklüğü oranında su taşıyacaktır, taşımalıdır.”

    Kolay gelsin efendim...


    * Server Tanilli, Değişimin Diyalektiği ve Devrim