1-4 Aralık 2016 tarihinde Engelsiz Yaşam Fuarı
View RSS Feed

Kalem

Yeditepe/Sakat Bedenin Seyir Defteri

Değer Biç
Ne kadar yordular seni, ne çok canını yaktılar senin di mi?

Sapsarı saçların vardı. Narin bedeninle bir değneğe tutunurdun. Adın topala çıkmıştı. Seni görünce kaçışırlardı. Şaşkın baka kalırdın onların ardından.
Değneğine tutunarak yukarıdaki tepeye çıkardın. Otururdun, değneğini kenara koyardın, saçlarını savururdun. Göğe bakardın ve bir aşk türküsü çığırırdın. En çok çığlığının ölmesinden korkardın. Bu yüzden parmaklarınla farkında olmadan toprağı karıştırırdın. Aslında acını yazardın.

Karma karışık saçların vardı. Elbisen yırtık ve kirliydi. Yüzünde çamur vardı. Sokakta sana “Deli kadın!” diyenlere değneğinle cevap verirdin, onlar da sana. Hırpalarlardı seni, canın çok yanardı.
Etrafındaki kadınlara bakardın. Sana benzediklerini bilirdin. Farkında olmadan saçlarını düzeltir, yüzünü temizlemeye çalışırdın. Onlar gibi yürümeye kalkardın. Ama ardından bir meydan dolusu insan, taşla kovalardı seni. Yıkılırdın, ellerindeki kana bakardın.
Canının yandığı gün, apansız çığlıklar attığın o gün, hakkında hüküm verilmişti. Saçlarından sürüklenirken ateşten meydana, acıyla bakıyordun. Farkında olmadan külünle birlikte çığlığını savurdun.

Saçların yoktu senin hiç. Her yerin, yüzün, başın yara içindeydi. Vücudundan yaralar sarkardı. Yaralarının çıktığı gün, güneşi görmen yasaklanmıştı. En son öleceğin gün, güneşi görmüştün. Güneşi gördüğün gün de fırında yakılmıştın zaten.

Saçların simsiyahtı senin. Gözlerin ufacıktı ama içi gülerdi. Ellerin de ufacıktı. Bedenin yıllarca şiltede yatmaktan bitap düşmüştü. Duvardaki delikten sızan güneşe bakardın. O ışık süzmeleriyle oyun oynardın. Üstüne atlar dağlara çıkardın. Hayatının tek çıkış kapısıydı o duvardaki delik.
Kapı açılır, köpeğe yem verirler gibi bir tas uzatırlardı sana. Mezar gibi bir yerdi zaten yattığın yer. Yerde bir şiltenin üstündeydin ama sen çimen düşlerdin. Çimenlerden yuvarlanarak tası alırdın. Karnını doyurur, gülümserdin.
Dışarıdaki hayatı merak ederdin hep. Başka insanlar nasıldı hiç bilmezdin. Kapıdan tası uzatan bir yaşlı kadın elinden başka kimseleri görmedin. O pis kokulu yerden ışık süzmesine atladın gittin bir gün.

Cüceydiniz, deliydiniz, topaldınız, yaralıydınız. Kör, sağır, dilsiz, felçli, kambur, bacaksız, kolsuz binlerce hayat dolu kadındınız. Saçlarınız vardı renk renk. Gözleriniz vardı pırıl pırıl. Bedeniniz bazen zayıf, bazen şişman, bazen eğik, bazen dik, bazen yatalaktı.

Elbiseleriniz bazen temiz, bazen yırtık, bazen çamurdu. Ama hepiniz çok severdiniz çiçekleri. Hepiniz baharı severdiniz. Hepiniz güneşi, hepiniz çılgınlar gibi yaşamı severdiniz.

Hepinizin bir uzak ülkesi vardı. Bu uzak ülkenin köylerinde, dağlarında, ovalarında pınarlar dibinde bir aşk beklerdiniz. Aşkı koynunuza alır uyurdunuz. Çığlığınız hep bir aşk türküsüydü.
Uzak ülkeniz hep aşk kokardı.

Uzak ülkenizde görmeyen gözler için bir cam bulurdunuz. Takardınız gözlerinize, görürdünüz. Ya da görmeseniz de olurdu. Nasılsa rahatlıkla dolaşabildiğiniz bir ülkeydi bu. Köyleri, ovaları ansızın bir uçuruma/çukura atmazdı sizi.

Uzak ülkenizde sizi şilteden alıp güneşe çıkaran bir sandalyeniz olurdu. Üstüne otururdunuz, sandalyenin tekerlekleri açılırdı, güneşi kucaklardınız.

Uzak ülkenizin değnekleri süslüydü. Hemen kırılmıyordu, canınızı acıtmıyordu.
Uzak ülkenizde her sorununuza bir çözüm buluyordunuz. Bütün yollar güneşe çıkıyordu. Bütün mevsimler bahardı. Her yer iliklerine kadar “yaşam” kokuyordu.
…
Bugün aslında dündü.
İki bastonuyla bir güzel gelmişti İstanbul’a dün.
Bastonları şıktı. Saçları dalgalı ve bakımlıydı. Gözleri maviydi. Elinde bir fotoğraf makinesi vardı. Süleymaniye’ye baktı ve bu güzelliği kayda geçirdi.
Yanındaki arkadaşıyla Teras Cafe’ye çıktı sonra. Merdivenler dikti ama ucunda İstanbul’u seyretmek vardı. Hayat dolu çıktı merdivenleri bastonlarıyla. Bir masa çevirdi arkadaşına. Arkada Süleymaniye, önünde İstanbul Boğazı, yanında da arkadaşı/ben…
İki müzisyen, müzik ziyafeti vermek için izin istedi bu güzelden. Kaçar mı müzik ziyafeti?
İzin verdi gülümseyerek.
İki sandalye çektiler masaya ve başladılar çalmaya:
“Bir kızıl goncaya benzer dudağın, açılan tek gülüsün sen bu bağın, kurulur kalplere sevda otağın, kim bilir hangi gönüldür durağın…”

Müziği duyuyordu, o tepedeki değnekli topal kadın. Müziği duyuyordu ateşte yanan deli ve yaralı kadın. Müziği duyuyordu duvardaki delikten, şiltedeki felçli kadın.

Mevsim bahardı.

Etiketler: Boş Etiket Ekle / Değiştir
Ana Sayfa Bölümleri
Diğer

Yorum