AKP'nin sosyal politikası olan bir parti olduğunu söylemek bir yanıyla doğru olsa da (bir çok maddi aktarımlar sağladı), gerek süreçlere sakatları dahil etmemesi, gerek verilen hakların bir "hak" değil "yardım" mantığıyla dağıtılması, gerek haklara erişimin akıl almaz zor, bıktırıcı ve aşağılayıcı süreçlerle verilmesi ve gerekse de konuya dair eleştiri ve önerilere tümden kulak tıkanması göz önüne alındığında aslında ortada hak temelli bir sosyal politika olmadığı görülür.
Bu yazdığım iddia o kadar nettir ki ve her aşamasında o kadar kendini ıspat etmektedir ki, pastanın büyütülmesine rağmen AKP için "sosyal politikası neoliberal emsallerinin kötü bir kopyası" demek benim için zor değil. Bu konu ayrı bir tartışma konusu olabilir...
Burada Volkan'ın yazdığı sınırlarda kalarak tartışmak istiyorum... Özellikle yazdığı son paragraftaki şu ifadeler çok anlamlı ve güçlü:"Bugün Türkiye’deki özür oranı tartışmasının temelinde geçim derdi yatıyor. Kimin devletten düzenli bir maaş alacağını tartışıyoruz. Bu tartışma süregiderken, hep birlikte yapabileceğimiz en büyük aptallığın birbirimize düşmek olduğunu düşünüyorum. Koskoca engelli örgütlerinin temsilcilerinden bile ileri derecede şeker ya da kanser hastası olanların aslında “engelli olmadıklarını” duyar olduk. Bir “gerçek” engelli arayışıdır aldı başını gitti. Şimdi bacağı ampüte engelliyle ağır kanser hastasını mı karşı karşıya getirip kim “gerçek” engelli diye mi soracağız?"
"Devletin bütçesini korumak Maliye Bakanlığı’ndan sonra bizlere ve engelli örgütlerine de mi düşmeye başladı? Devletin yeterli kaynağı var. Bu kaynağın adil dağıtılması için, engelliliği dolayısıyla karşı karşıya kaldığı iktisadî dezavantajları yaşamında hisseden herkesi hukukî engellilik tanımın içine yeniden sokmak için uğraşmalıyız. Maaşa ulaşma sürecinin işkence olmaktan çıkması için çalışmalıyız. İnsanca yaşama imkân verecek düzenli bir geliri önce işsizliğe ve ayrımcılığa daha çok maruz kalan tüm engelliler için, sonra herkes için sağlanmasını savunmalıyız. Keçileri hep beraber kaçırmamak için."
Evet, sahiden de yapabileceğimiz en aptalca şeyi yapıyoruz bir süredir. Kim ne kadar sakat, kim neyi ne kadar hak ediyor, kim sahtekar, kim gerçek sakat!.. Bu tuzağa düşünce, devletin ağzıyla mantık yürütüp konuşmaya ve aynı dertten muzdarip insalarla birlikte mücadele edeceğimize birbirimize düşmeye başlıyoruz. Dezavantajlılığı yaratan şey sakatlık değil. Bunu aklımızdan çıkarmayalım! Dezavantajlılığı yaratan şey sakatların sakat oldukları için ayrımcılığa uğrayıp yaşamın her alanından dışlanması ve sürekli mağdur hale itilip orada tutulması. Bizler sakat olmayanların uydurduğu sakatlık cetvellerine bakıp onların ağzıyla konuştukça, odaklanmamız gereken toplumsal kurgular ve dışlayıcı mekanizmaları bir yana bırakıyor ve sorumlu bunlar değilmiş gibi, uyduruktan cetvelde yüzde bilmem kaç oranı olmayanların sakat olup olmadığının kavgasına giriyoruz. Sonra utanmadan birbirimize bakıp, "sen sakat değilsin, pis beleşçi" deyiveriyoruz!
Oysa, cetvel denen o hilkat garibesinde %10 oran verilen bir çok durumdaki arkadaşımız en baba sakatın uğradığı ayrımcılığın daniskasını yaşıyor her gün dışarda. Ve biz bu ayrımcılığa lanet okuyup o kişi ile yoldaşlık edeceğimize, bizi mağdur eden sistemin emirerliğini yapıyoruz fark etmeden!
Devlet denen mekanizma, sözüm ona coğrafyasında yaşayan insanların adil bir şekilde zenginlikleri paylaşmasını ve barış içinde yaşamasını vaadeder. Vaadeder ama, aslında bu vaadini tutmaz. Her zaman işte böyle böler insanları, birbirine düşürür, kendine esir eder ve aradan sıyrılıp kendini varetmeye devam eder. Bize düşen şey onu korumak değildir! Bize düşen şey, o düzeni sarsmak, gerçekten adil bir düzenin ve paylaşımın sağlanması için baskı oluşturmaktır. Ayrımcılığı yaratan ve yaşatan sistemi deşifre etmek, dezavantajlı hale sokulan gruplar ile yoldaşlık edip omuz omuza mücadele vermek ve hayvanlarından insanlarına, taşlarından ağaçlarına, göllerinden nehirlerine, havasından toprağına kadar her şeyine sahip çıkmaktır. Yüzde 10 rapor verilen insanı dışlamak ya da sistem tarafından dışlanmasını vazetmek değil bizim işimiz. Bizim işimiz o adama sahip çıkmaktır. İnsanca yaşamak adına ve daha da önemlisi, akşam aynaya bakabilmek adına başka yolumuz da yoktur.