"20. yüzyılın en önemli toplumsal hareketlerinden biri olan sakat hareketi, sakatlığa dair kendi tanımını kabul ettirmek, geliştirilecek siyasette söz sahibi olmak istemiştir". Hiç unutmamamız gereken bir ders notu gibi bu. Bugün geldiğimiz noktada sakatlığa dair konuştuğumuz neredeyse her şey için yapacağımız en temel eleştiri/özeleştiri kaynağı bu bence. Biz bunu bir şekilde unutuyoruz. Bunun nedeni nedir, çok emin değilim. Ama sanırım geldiğimiz noktada sakatların oluşturduğu sivil toplum örgütleri sahiden güçsüz ve hükümetin/devletin gerisinde. Böyle olunca, sorunları, çözümleri ve talepleri ortaya koyup onun için mücadele eden değil, devletin/hükümetin yaptıklarına karşı sonradan/geriden söz söyleyen güçsüz gruplara dönüşüyoruz...
Buradan çıkmamız gerek. Sahiden çıkmamız lazım. Bu çok önemli. Bunun açmazına bu sitenin yöneticisi olarak çok kez ben de yaşıyorum. Ne yapabiliriz, ayrı ıbir tartışma konusu olmalı...
Sağlık raporlarına dair tartışmaya gelince. Can'ın yazısından bazı bölümleri alıntılayarak tartışmaya katılmak istiyorum..."Tüm işlemlerin bir rapor ile halledilememesini bürokratik bir aksaklık veya yanlış uygulamadan ziyade politika yapanların bilinçli bir politikası olarak görmek daha doğru olabilir. Özürlülük ölçütü için iki tane farklı yönetmeliğin aynı anda yürürlükte kalması bir hata veya unutkanlık değil gibi. Tam tersine bu karışıklık, aynı işlemin iki ayrı yönetmelik tarafından birden kapsanması, özürlülük raporlarının bilimsel bir “ölçme” çabasından ziyade bir “denetim” iradesini yansıttığını söyleyebiliriz.". "Ve en önemlisi, buna dair nihai kararı ya uzmanlar ya da uzmanlar verebilir. En korkuncu da Ankara Merkez Sağlık Kurulu'ndaki, elle tutulamayan, gözle görülemeyen gizli uzmanlar... Bu ölçüm sürecinde sakat vatandaşın sesine itibar edilmesini sağlayacak kurumsal bir düzenleme yok. Olmaması da manidar geliyor bana."
Evet, buna ben de aynen katılıyorum. Sözüm ona tek raporla her işi halletme amacıyla iş yapıyor devlet, ama bunu söylediği sözün iki satır altında "emeklilik, vergi indirim, iş kazası şu bu hariç" diyor. Dahası, hastanelerin verdiği raporlar için bir de her kurumun kendi sağlık kurulu var ve bu da bu konuyu tam trajik hale getiriyor! "İktidar her yerde" ve şükür ki bunu unutmayalım diye her kurum her bürokrat her siyasetçi elinden geleni yapıyor!
Bu, yaşamların terörize edilmesi sürecinin bir diğer önemli ayağı da, en sakatından sakat olan insanlara bir-iki yıl süreli rapor vermek ve durmadan "kontrol muayenesi" istemek! Adam çocuk felci, kendini bildi bileli durumu aynı, bunu doktorlar da herkes de bal gibi biliyor, ama iş rapor vermeye gelince, hem anasından emdiği süt burnundan getiriliyor, hem de, "Git iki yıl sonra yine gel. Yine aynı şekilde anandan emdiğin sütü burnundan getireceğim" diyerek gelecek için bile insanları nefret ve korkuyla dolduruyor... Bu sadist tutumdan hoşlananlara bir yol daha açayım istiyorum... Hani bizde kadınlar erkeklerden erken emekli olabiliyor ya. Hah! İşte, bence sakatlara eziyet etmekten daha çok zevk alınabilecek bir alan var orada. Bence her emekli kadın 2 yılda bir kontrol muayenesine çağrılabilir ve hala kadın olup olmadıkları sağlık kurulu raporu ile teyit edilebilir! Zevki düşünsenize!!! "Sağlık Bakanlığı'nın hazırladığı, hastane çalışanlarının alacağı payları belirleyen “performans” çizelgesinde “Sağlık Kurulu Raporları” hanesinde koca bir “0” yazıyor. Bu iki şey birden demek; Sağlık Bakanlığı bu işleme bir “değer” atfetmiyor (EVET KAPİTALİST TOPLUMLARDA DEĞER SOYUTLANMIŞ PARA KARŞILIĞI İLE ÖLÇÜLÜR NE YAZIK Kİ KAPİTALİST BİR DÜZENDE YAŞIYORUZ) ve de doktorların da bu raporları hazırlamaktan bir çıkarları yok. Türkiye'nin farklı illerinden farklı boyuttaki devlet hastanesi çalışanlarına bu yönetmeliklerle ilgili bir eğitim verilmediği gibi, bu işi doğru dürüst yapılabilmesini sağlayacak bir teşvik de yok"
Doktorların kazancı var mı bilmiyorum ama, hastanelerin olduğu kesin! Çünkü hem başvuran bizlerden para kopoarmak için her yolu deniyorlar hem de sgk'dan tahlil şu-bu için rutin bir ödeme alıyorlar. Doktorlarımızın sadist yanları, devlete bağlılıklarından kaynaklı vatandaşa zulmetme bilinçleri ve iktidarın verdiği tanrısal narsist hastalık bir yana, bize çektirilen rapor çilesinin en önemli nedeninin bu "gelir" olduğunu düşünüyorum. Çünkü başka hiç bir şey en sakattan daha sakat olan bana "git iki yıl sonra yine gel, bakalım sakat mısın hala" diye işkence edilmesini açıklayamaz!? Kapitalist düzenin mantığı bana böyle düşündürtüyor... "Mesele bir bürokratik denetim sorunu olarak ele alınmamalı, katılımcı ve şeffaf mekanizmalar yoluyla, sakatların sesine yer verebilecek düzenlemeler yaratarak ilerlemelidir. Hastanelerde oluşturulup Ankara'ya yollanan bir parça kağıdın (bu kağıtta ne yazılıysa yazılsın), sakatlığın veya yönetmeliğin diliyle “tüm vücut fonksiyon kaybının” gerçekliğini yansıtmadığını herkes zaten biliyor; mesele bunun yanlış olduğunu söylemek değil, kurumsal mekanizmanın değişmesi için talepler üretebilmek sanırım. Ya da yöneticiler değiştirene kadar beklemek... "
Evet işte, zurnanın zırt dediği yer burası! Bunu talep etmemiz gerek. Güçlü bir şekilde talep etmek için de güçlü bir sakat hareketi oluşturmamız gerek. Birlikte hareket edecek stk'lar, aynı amaca kilitlenen ve iktidarla hiç bir pazarlığa yanaşmayacak olan güçler ancak haklarımızı alabilir. Katılımcı, toplumdaki diğer hareketlerle dirsek teması bulunan, sokaklarda görünür olan bir hareket olmalı... Sakatlar için her ne yapılacaksa, buna sakatlar karar vermeli ve bunu sakatlar yapmalı... Bu kadar basit. Biz yoksak, hakkımızda kimse söz söyleme hakkını kendinde bulamamalı...