Sayfa 1 / 13 1234511 ... SonSon
Toplam 186 mesajın 1-15 arasındakiler
Buraya tıklayarak yazıları büyültebilirsiniz Buraya tıklayarak yazıları küçültebilirsiniz
  1. #1
    Üye
    andante Avatarı

    Üyelik Tarihi
    11.01-2005
    Son Giriş
    15.12-2009
    Saat
    18:11
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    811

    andante [Tartışma] Red Etmek Üzerine Dünya Görüşü ve Sanat...

    İMC Medikal: Akülü Sandalyeler, Manuel Sandalyeler, Akülü Engelli Araçları, Ayağa Kaldıran Sandalyeler, Walker ve Yürüteçler, Koltuk Değneği ve Bastonlar, Klozet Oturakları, Yedek Parça ve Aksesuarlar
    Meyra Türkiye: Tekerlekli sandalye vb. tüm ürünler Almanya satış fiyatı ile Türkiye'de.
    STAR, dünyanın en güvenli, en sağlıklı, en konforlu ve en dayanıklı tekerlekli sandalye minderi.
    Gri tonlarını sevmiyorum, bende hep belirsizlik ve tedirginlik yaratıyor.Pencereden dışarı baktım da, gökyüzü de gri.. Ahh !!! Perşembe Hırsızı yine aklıma getirdin;

    Gök gri,
    Deniz gri,
    İçimde;
    Yağmayan yağmurların serinliği....


    "Bu başlık da ne?" mi diyorsunuz acaba?..

    Bilmiyorum, ama ben insanların büyük bir çoğunluğunun yaşamlarını Red Etmek üzerine kurguladığını düşünmekteyim.

    Red etmek!!!!.... Söz konusu sanat oldu mu, sanatın var olma sebebi. Çünkü sanatın ve doğal olarak onun uygulayıcıları olan sanatçıların üretkenliğinin ve devamlılığının ana maddesidir. " Kabul " ile sanatta bir yere varılmaz. Doğal olarak sorgulamanın, yargılamanın ve yeni fikirler üretmenin kaynağını oluşturur red etmek.

    Sancılıdır !...... Hiçte kolay değildir insan bünyesi için bu gelgitlerde dolanmak. Haykırışları içinde barındırır ve dayanılmaz ağrılıdır.

    Ama red etmek yaşantımızın hemen her kesiminde karşımıza çıkan bir olgu olmaya başladı. Ya da tam tersi olarak teslimiyetçi bir anlamda " kabul "

    İkisinin arasında bir yerde olamazmıyız acaba?...Bu ikisinin arası yer neresi?

    Sanatta bir üretkenliği simgelesede toplumu oluşturan bireylerin kendi dünyasında, yada bazen toplumlarda bile bir daraltmanın simgesi olabilir red etmek.

    İnsan olarak red etme hakkımız çok doğal gibi gözükse de ben red etme yerine eleştiriyi bu anlamda insanlara daha çok yakıştırıyorum.Kuşkusuz beğenmeme, hoşlanmama gibi kişisel seçimlerimiz vardır. Ve bunları nedenleriyle bilimsel olarak ortaya koyabildiğimizde nefes alışımız daha rahattır aslında.

    Ama hayır !... Biz nefes almamızı zorlaştırmak için elimizden ne gelirse yapmaya devam ediyoruz. Kendi dünyamızı küçültmeye gösterdiğimiz özeni belki de hiç bir şeye göstermiyoruz.

    Bir şeyi gözden kaçırıyoruz. Red ettiğimiz bir konunun bir başkası tarafından kabulu her zaman söz konusudur. Ve red ediş biçimlerimizi de aslında son derece duygusal nedenlere oturttuğumuzdan, kabul edişlerimiz de aynı duygusallıkla cevap bulmaktadır. Sonuç olarak kendimizi istesekte, istemesekte takım tutar gibi bir takımın içinde buluveriyoruz. Ve hepimiz bu anlamda gönüllü amigolara dönüşüyoruz.

    Takımımızın liderleri çıkıveriyor bir anda ve bu liderleri bir ilah haline getirip onlar gibi düşünen, onlar gibi davranan, onlar gibi yaşayan varlıklar haline gelip, bu kişileri ilahlaştırıp onlara tapınmaya başlıyoruz.

    Kendimiz nerdeyiz bu senaryoda ?.....Galiba hep figüranlık seçimimiz haline gelmiş bir durumda.

    Uzun iletiler okunmaz biliyorum ve en büyük eksikliğimiz okuma alışkanlığımızın olmaması yüzünden sizleri sıkmamak için şimdilik burda keseceğim. Ama bu sayfada kaldığım yerden hep devam edeceğim.

    Umarım sizlerde olursunuz bu sayfada.

  2. #2
    Üye
    KanatlıTırtıl Avatarı

    Gerçek Adı
    Vefa
    Üyelik Tarihi
    04.03-2003
    Son Giriş
    22.07-2015
    Saat
    10:43
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    319

    KanatlıTırtıl

    Eline sağlık yüce sensei Bu konuya bir kaç nefes de benim sözüm olacak. Şekil aldığı an buraya yazacağım. Devam et ne olur, çünkü çok iyi denk geldi..

  3. #3
    Üye
    KanatlıTırtıl Avatarı

    Gerçek Adı
    Vefa
    Üyelik Tarihi
    04.03-2003
    Son Giriş
    22.07-2015
    Saat
    10:43
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    319

    KanatlıTırtıl

    PİZA KULESİ, KARINCA KAFİLESİ,
    YAŞLI HOCA VE GİZEMLİ HAFİF AŞKI

    yine bir ilkbaharda, ülkelerden bir ülkede
    bir elinde taş diğerinde pamukla bir dede

    belki delirmiş belki bir kuyu bulamamış diye
    itinayla tırmanmıştı ki bir garip kuleye

    yüz yirmi beşinci karınca kafilesi tek tek
    derin yuvalardan çıktı göğe selam vererek

    önce zevkle yeşil çim kokusu ve papatyalar açan
    sonra da şöyle biraz ettiler etrafı kolaçan

    dizilip uygun adım düzenle milyonlarca yıllık
    atalarıyla aynı yolda, atalarıyla aynı kılık

    aynı şarkılar ve neşeyle birlikte yol aldılar
    sonunda dağ gibi bir kule dibine geldiler

    kimi dedi bu yüce bir dağ, kimi yüce çınar dedi
    kimi sustu, kimi dedi kazalım, tırmanmakta kimi

    çıktılar ardarda bir kısmı bölük bölük
    bir dalı dümdüz, biri zigzaglı, biri dolanık

    artık zigzagcılar, dolambaççılar ve dümdüzcülerdi
    şimdi üç ayrı dal gibi hem kardeş hem yabancılardı

    kan ter içinde tırmandılar inatla bir süre
    zizgzagcılar haykırdı "dikkat edin serçelere!"

    dolambaççılar yok yok yok yalandır o dedi
    aralarında bir çoğu pençeler ile can verdi

    üzülüp ağlayıp da dolanmaya devam ettiler
    geri kalmamak için aceleyle yol tuttular

    dümdüzcüler tırmandıkça bir şeyler anladı
    biri yıkılacağız arkadaşlar galiba dedi

    dümdüzcüler yükseldikçe büyüdü kaygılar
    denk gelen her karıncayı bir bir uyardılar

    dolambaççılar dedi ha ha ha öyle şey olur mu
    bunca azametli bir dağ hiç yamulur mu

    dümdüzcüler of of of dedi ve yola devam etti
    kazıcıların çoğu diplerde son uykuya yattı

    rüzgâr, güneş ve kuşlardan telef oldu herkes
    kalmadı kıpırtı, kalmadı başlardaki güçlü ses

    son kazıcı çıkınca diğer uçta yamuk yumuk
    bir taş ile öldü ve hemen yanında pamuk

    aha diye haykırdı, buldum dedi yaşlı hoca
    aynı anda düşüyoruz senle demek atlayınca!

    3 Şubat 2005
    Vefa LÖK

    pisa - [Tartışma] Red Etmek Üzerine Dünya Görüşü ve Sanat...

  4. #4
    Üye
    andante Avatarı

    Üyelik Tarihi
    11.01-2005
    Son Giriş
    15.12-2009
    Saat
    18:11
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    811

    andante

    Bir bütün olarak güzel bir şiir be Vefa.... Ama bilirim sen pek hoşlanmazsın övgülerden . Mütevazilik insana kesinlikle yakışan bir davranış. Kibir ve kendini beğenmişlik ise yakışmıyor aslında insanlara.

    Hep derim ya, müzikte en önemli şey nüanslardır, tıpkı yaşam gibi..Nüansaların dozunu kaçırdığımız anda , yada yerli yerinde kullanmadığımızda herşey çok farklı olabiliyor. Bu şiirde çok güzel bir şiir ve bu konuda mütevazilik yaparsan eğer hem kendini hemde şiiri red etmiş olursun ve buda konumuza hiç uygun olmaz. :lol:

    Şiirdeki;

    Yok yok,
    ha ha,
    of of

    siyah yazıyla belirtilmiş kelimelere takıldım uzun bir süre.

    Red etmenin simgeleri ne güzel yansıtılmış dikkatli olarak incelendiğinde. Eğer bir şeyi red etmeye kararlıysak ilk kullandığımız sözcüktür "yok" kelimesi.

    Üstüne basa basa, hatta haykırarak hayır anlamında kullanmazmıyız çoğunlukla yokkkkkkkkkkkk kelimesini.....

    Red etmeye devam etme sürecimizde bir de aşağılamaya kalkarız... hay allah ya, bu ne mankafa biri, nasıl düşünceler bunlar, ha ha haaaaaaaaa

    Eylem devam etmektedir.. Öylesine kendimizle başbaşayızdır ki, bir başkası yoktur, varsa bile bir hiçtir....... Of Of Offfffffffffff.

  5. #5
    Üye
    KanatlıTırtıl Avatarı

    Gerçek Adı
    Vefa
    Üyelik Tarihi
    04.03-2003
    Son Giriş
    22.07-2015
    Saat
    10:43
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    319

    KanatlıTırtıl

    ops: Övgülerine layık isem ne hoş yüce sensei..

    Bu şiiri gecenin bir ucunda yazdıydım. Çoğu şiir gibi bu da sakat doğmuş ki sonradan anladım. Bir mısradaki kafiye de nereye kayboldu dedim? Ne yaptın vefaa? Aslında şiire müdahale etmezdim eskinden.. Sakat doğduysa doğsun, kaybolursa da ölürse de acısı bir işe yarar. :?

    Buna ufacık bir estetik ameliyat yaptım. Çok sızlanıp üzülüyordu ne yapayım.. :lol:

    Karıncalar... Atlı karıncalar....
    Kanatlı tırtıl, atlı tırtıl..
    Nerede kaldık?
    Ha perşembe di mi bugün..
    Devam et ne olur Sanem. :wink:

  6. #6
    Üye
    andante Avatarı

    Üyelik Tarihi
    11.01-2005
    Son Giriş
    15.12-2009
    Saat
    18:11
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    811

    andante

    Tamamdır, eğer sen estetik bir müdehale gerekliydi diyorsan, neden olmasın?......

    Sanırım kendi adıma konuşacak olursam toplumdaki sade bir birey olarak red etmenin sancılarını bir kaç kez yaşadım. Belki de bu sebeple bu konu etrafında dolanıp duruyorum.En büyük sancılardan bir tanesini de yaklaşık 5 sene önce babama alzheimer teşhisi konulduğu gün yaşadım. Gelişimini ve sonucunu çok iyi bildiğimden kabullenmekte en çok zorlandığım anların yaşandığı o zaman dilimini unutmam söz konusu değil.

    Arabayı nasıl kullandığımı ve annemle babamı evlerine nasıl getirdiğimi hatırlayamıyorum. Eve geldiğimizde annem gizlice sordu;

    Kızım çok mu kötü bir hastalık, ölümcül mü?.....

    "Bir kez duyar insan ölümün sessiz fısıldamasını
    Ama nasıl bir yerse burası
    Bir hançer sokup sokup çıkarılıyor....
    özlemlerim geliyor gözlerimin önüne
    yalnızlığım geliyor
    çaresizliğim geliyor
    ve
    hergün
    başka türlü ölüyorum anne......."


    Zor olan neydi ?......Tüm yaşamını bildiğin ve özelliklerine hayran olduğun bir insanın ilerleyen zaman diliminde tamamiyle farklı olacak olması mı?

    Bilmiyorum.... Bildiğim uzun süre kabullenmekte zorlandığım ve kesinlikle bu olayı red etme sürecim ve bu süreçte yaşadıklarımdır.(Kısaca çektiğim işkence )

    Aynı yıl mesleğim gereği dış ülkelere festivallere gittiğim için red etmenin çok daha garip boyutunu İspanya da yaşayacaktım. Ve bu red edişte son derece tanıdık gelmişti bana.

    Bilirsiniz ulusları birbirine benzetmek gibi bir alışkanlığımız vardır. Türkleri de genelde İtalyanlara benzetirler.Niye buna ihtiyaç duyulur bilmiyorum ama İtalyanlara benzemediğimiz bir gerçek.Böyle bir yorumlama yapılacaksa bazı davranışlarımızdan yola çıkarak ben İspanyollara benzediğimizi düşünüyorum

    Orada kaldığım 15 gün boyunca bir çok arkadaş edindim. Ama en yakın olarak evinde kaldığım Angel ve ailesini unutamadım. Angel bir öğretmendi. Bir ortaokul da kukla öğretmeniydi. Evet yanlış okumuyorsunuz kukla öğretmeni....Aynı zamanda klasik tiyatroylada çok ilgili biriydi ve tüm ülkelerin tiyatrolarını ,kukla oyunlarını biliyordu. Karagöz ve Hacivat konusunda inanın benden bilgiliydi.

    Genel anlamda sanat ve özellikle resim den konuşuyorduk. Gerçeküstü resimlerden çok hoşlandığını söyleyince dayanamadım.

    " Salvador Dali çok büyük bir santçı değil mi Angel?"

    " Dalimi ?!!!! .....hayırrrrr asla !!!!!"

    "Neden Angel ? "

    " O bir faşist ! "

    ( Aman tanrım !!!! gerçekten çok bilimsel bir açıklama Angel.Dali çok üzülecek.....Dali yi Dali yapan o denli büyük ve doğru özellikler var ki sen gidip bir küçük ayrıntıda takılı kaldın öyle mi ? Tüm dünya onu Dali olarak tanırken sen bir Angel olarak kalmaya adaysın.....)

    " Pekii Picasso ?"

    "Haa bak o büyük bir sanatçı "

    " Neden Angel ?"

    " Çünkü faşizm ülkemizde kol gezerken o kahramanca direnen büyük bir devrimcidir."

    ( Ah benim mavi gezegenden İspanyol arkadaşım Angel !!Picasso sana minnettardır.Küçültmeye devam et dünyanı. Yaratılanları değilde yaratanların özellikleriyle oluşmuş küçücük bir dünya kur kendine. Eleştirmek gibi en doğal ve güzel özelliğini bir kenara atarak red et.Sınırlar ve kalıplarla ördüğün duvarların seni boğmasına izin ver. Siyasetçilere benzer kavramlarla davranmayı sürdür. Sonra da yalan söyle; ben siyasetten hiç anlamam diye. Dünya dönmeye devam ediyor Dalilerin Picassoların ve bizim ülkemizdeki bir çok sanatçının yarattıklarıyla. Hatta yanlışlarla, çirkinliklerle. Ama güzel de var doğru da var, insan gibi yaşadığımız ve yaşattığımız sürece )

    Geç olmuş sonra devam edeyim....

  7. #7
    Üye
    andante Avatarı

    Üyelik Tarihi
    11.01-2005
    Son Giriş
    15.12-2009
    Saat
    18:11
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    811

    andante

    Pekii hiç red edildiniz mi dostlar ?......

    İlk red edilişim beş yaşındayken başıma geldi.

    Yaşamın akışı hiç düşünmediğimiz şeylerin yaşanmasına neden olabiliyor. Gerçekten de bu oluşumları önlemek gibi bir durumda çoğunlukla söz konusu olmuyor.

    Ben de küçücük bir çocuktum ve anaokulundaydım Hamburg ta. Bazen yetkililer beni alıp bir yerlere götürüyor orada bazı sorular soruyorlar, bazı şeyler yapmamı istiyor, resimler yaptırıyorlardı. Nerden bilebilirdim değil mi beni incelemeye aldıklarını, 5 yaşında bir çocuğun Almancayı nasıl okuyup yazdığını öğrenmek için beni didiklediğini....

    Sonra özel bir izinle beni oradaki anaokulundan alıp ilkokula gönderdiler.Artık okullu olduğumu söylediler bir de. İlk öğretmenim....Çok güzel bir bayandı beni elimden tutup sınıfa getirdi.

    Sınıfa girdiğimde bir öğrenci hemen dikkatimi çekti. Hani derler ya Tanrı boş zamanında yaratmış diye...Kocaman lacivert gözler, bembeyaz bir yüz ve simsiyah uzun saçlarıyla gerçekten bir sanat eseri gibi duruyordu.

    İçimden dedim ki; Umarım öğretmen beni bu kızın yanına oturtur.

    Ve duydu Tanrı bu sesi...

    " Bak Anita sen de yabancısın, Sanem de...İkinizin çok iyi anlaşacağını düşünüyorum. Bu sebeple onu senin yanına oturtmak istiyorum"

    Sevincimi düşünebiliyorsunuz değil mi? Ama çok kısa süren bir sevinçti bu.

    " Hayır!!, asla onun yanıma oturmasını istemiyorum....."

    Beş yaşındaki benin içinde nedenini bilmediği bir çok şey kırıldı döküldü, ve kimse bu kırılma anındaki şangırtıyı duyamadı...

    Çok sonra Türkiyeye geri döndüğümüzde Anitanın beni neden istemediğinin yanıtını bulacaktım. Ve o güne kadar hep kendi kendime neden diye soracaktım. Cevap sosyal bilgiler dersinde Kurtuluş Savaşıyla ilgili olarak öğretmenimizin verdiği bir derstti.

    Yunanlılar bizim düşmanımızdır.

    Yetişkin olup mesleğimi elime aldığımda yolum müzisyen arkadaşlarımızla bir gün Yunanistan a düşecekti. İtalyadaki bir festival için çılgınca bir plan yaparak Yunanistan üzerinden feribotla İtalya ya geçmeye karar vermiştik.

    Selanik e gittik.... Tarih kitaplarımızda Atatürk ün doğduğu o pembe boyalı evi gezdik. Garip bir duygu. Nereye dokunsam sanki Atatürk e dokunuyormuş gibi bir his.Acaba burda koşmuşmuydu???, ayağı takılıp düşmüş olabilir mi????binlerce soru geliyor insanın aklına ve kendinizi kötü hissediyorsunuz.

    Bu duygularla oradan ayrılıp feribotumuza bindik. Garip bir şekilde daha ülkemizden yeni ayrılmış olmamıza rağmen bir hasret var. Eşyalarımızı kamaralarımıza yerleştirdikten sonra bir kaç arkadaşla güverte kısmına çıktık ve güneşi izliyoruz.Hiç yabancısı olmadığımız bir güneş, çok tanıdık, oradan da ısıtabiliyor bizleri......

    Farkında olmadan Atatürk ün sevdiği türkülerden biri dökülüverdi sessizce dudaklarımdan.

    " Bülbülüm altın kafeste
    Öter aheste aheste...."

    Yanımdakiler eşlik etmeye başladı. Bir türküden bir türküye, bir şarkıdan bir şarkıya geçerken sesler yükselmeye ve güverteyi doldurmaya başladı. Meğer ne kadar çok Türk varmış feribotta...

    Ortaya kocaman bir koro çıktı. Etrafımızda yabancılar gelen seslere kulak kabartılar ve bu büyüleyici müziğin etkisiyle hiç duymadıkları sesleri dinlemeye başladılar.

    Güneş batarken ve bildiğimiz o kızıllığa dönüşürken bizlere garsonlar istemediğimiz halde uzo getirdiler.Kim nerden yollamıştı bu uzoları....

    Yarı Türkçe yarı ingilizce konuşan bir adam yanımıza yaklaştı ve ikinci kaptan olduğunu söyleyerek bu şarkılar rakısız gitmez ama rakımız yok uzoyla idare edin komşu dedi. Yanımıza oturmak için izin istedi.

    Konuşmasını sürdürdü ikinci kaptan;

    "Biz yıllardır sizlerle beraber yaşamız insanlarırız. Geçmiş insanları birbirine yaklaştırır, politikacılar ise uzaklaştırır."

    Artık Adriyatikte bir noktaydık sadece. Başımızın üstünde simsiyah bir gece ve o geceyi aydınlatan binlerce yıldız vardı .

    "Gönlüm özledikçe bulurdu hele
    lacivert kanatlı kumru olsaydım
    seni kıskanırdım rüya da bile
    ahu gözlerinde uyku olsaydım "

    Lacivert gözlü bir kız bakıyordu bize.....Anita senmisin? gel , gel bizler Mevlananın torunlarıyız, sen de otur yanımıza...

  8. #8
    Üye
    KanatlıTırtıl Avatarı

    Gerçek Adı
    Vefa
    Üyelik Tarihi
    04.03-2003
    Son Giriş
    22.07-2015
    Saat
    10:43
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    319

    KanatlıTırtıl

    BULUŞMA

    Alacakaranlıkta karşılaşan
    İki fosforlu tavuk o gece
    Birbirini didip sabaha dek
    Dört heceden icad olmuş
    Öyküler anlattı binlerce
    Gıdak da gıtgıdak, gak ve guk

    Biri demiş olamaz başka benden
    Diğeri demiş bir ateş böceğiyim
    Sen eğer gerçek bir tavuk isen

    kol kola, kanat kanada
    karanlığa gülerek
    Hayvanları saymışlar tek tek
    Sen o sun..
    yok busun..
    ya da şusun!
    Horoz ötmüş uzaktan..
    ..susun, susun!

    Sabah olmuş anlamışlar artık
    Söylenecek söz olmayınca
    Gıdak da gıtgıdak, gak ve guk
    Görmüşler ikisi de tavuk!

    8 Şubat 2005
    Vefa LÖK

    kung%20fu%20chicken - [Tartışma] Red Etmek Üzerine Dünya Görüşü ve Sanat...

  9. #9
    Üye
    andante Avatarı

    Üyelik Tarihi
    11.01-2005
    Son Giriş
    15.12-2009
    Saat
    18:11
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    811

    andante

    Ya sevgili Vefa! sen de olmasan kendimi tek başıma hissetmek işten değil. Zaman zaman burada bir monolog yaptığım hissine kapılsamda senin sayende yalnız olmadığımı anlıyorum.

    Bilirsin, tek başına olmak ve yalnız olmak benim için farklı kavramlardır. Tek başına olmayı pek sevmesem de yalnızlık hiç te fena değildir benim için.

    Red edip etmemen konusunda bir fikrimin olmadığı bir konuyla seni deşeyim istermisin?.......

    Yalnızlık, insanın kendine yabancılaşması ve yaşadığı dünyada kendine yer edinememesidir... Bence bu duyguyu hissetmeyen ve yaşamayan insan yok gibidir. Kuşkusuz kendini oluşturma sürecinde insana yarar sağlayan bir olgudur da. Kendimizi oluşturmak benim için asla son bulmayacağı için yalnızlık hep tercihim oluyor.

    Ancak biliyorum ki insanın tüm yaşamı bu duygudan kurtulma savaşıyla geçer. En çok kurtulmaya çalıştığı bir duygu olmasına rağmen, hemen her koşulda iç içe yaşadığı bir olaydır. kaçışı olmayan, beraber yaşanılmaya mahkum edildiğimiz bir karabasan !.....

    Oktavia Paz a göre aşkta, yalnızlığın sancısıdır.

    Yalnızlığın gerçeğinde var olan zıtların birliği ilkesini, aşk gibi bir kavramla birleştirmesi ilginç ve araştırmaya değer. Ona göre aşk eyleminde; yaratma ve yıkma iç içedir. Bana görede kabul edilebilecek bir gerçek.


    (Gerçekler daima güzel olduğundan aşkta güzel oluyor )

    Kadın ve erkek olarak iki zıt kutupta yaşanan bu duyguyu, bizim toplumumuzda da var olan bir düşünce yapısıyla ortaya koyuyor. Kısacası ; " kadın aşkı yaşayamaz " diyor.

    Bencede yaşayamaz.... Çünkü, aşk yaşanırken, erkeklerde var olan çıkarlarını korumak, güçsüzlüğünü örtmek, kaygı ve sevgisini istediği gibi yönlendirmek isteği ataerkil düzenin insanlığa armağanıdır.Yüzyıllardan beri ataerkil bir düzenin egemenliğinde teslimiyeti kabul eden kadın, bir araçtır sadece.

    Kadın kendisine verilen rolü oynamaktadır yüzyıllardan beri. Yanına uzanıldığında yumuşaklığının, ılık nefesinin duyulacağı, erkeğe bağımlı bir varlık. Böylesine bağımlı yaşamaya mahkum edilmişken, kadının kendi varlığını kabul etmesi ve bir dişi olduğunu anlaması için kaç yüzyıl geçmesi gerekir.

    Yani erkek erkek gibi yaşarken, kadının sadece cinsel bir meta gibi kullanılmayan dişi özellikleri nasıl ortaya çıkacak? Doğal olarak her türlü koşulda kendini korumayı öğrenen kadın, güçsüz imgesi altında kendi güçlülüğünü yaşarken; aşkı yaşayamayan, yaşatamayan, sadece incinen kişi olarak suçlamalarla yaşantısına devam edecektir.

    ( Kuşkusuz bu durum erkekler için de var ama ben genelden söz ediyorum )

    Kısacası, kendi yarattığı bir düzende en çok ihtiyaç duyacağı bir duyguyu erkekler kendi elleriyle yok etmişler, bunun sorumlusu olarakta en çok kadını göstermişlerdir.

    Kuşkusuz aşkın yaşanılmamasında ( istediğimiz gibi, istediğimiz uzunlukta, istediğimiz biçimde....) başka etkenlerde var. Her tarafından kuşatılmıştır insanlık.Erdemlerimiz, değerlerimiz işin içine girmiştir. Bunlar beraberinde endişelerimizi, korkularımızı, yasaklarımızı da getirecektir.

    İnsanlık tarihi akıl almaz aşkların yaşandığı olaylarla doludur. Ne büyük acılar çekmiştir insanlar aşk için. Ne büyük fedakarlıklarda bulunmuşlardır yine aşk için. Hatta ölümü bile göze almışlardır aşk için, yine aşk için....

    Yaşanan aşklarda ölümü bile göze alan kaç insan kaybetmeyi de kabullenecek kadar büyük bir tutkuyla sevmiştir acaba?

    Evrende var olduğumuz andan itibaren öğrendiğimiz ilk kavram bencilliğimiz değilmidir. Evrende var olabilme savaşımızda bu duyguyu kullanmıyormuyuz.Ki bu duygu, aynı zamanda evrende yok olma gerçeğini hızlandırmıyor mu?

    Aşklarımızda da yok mu bencilliğimiz? Ölümü göze alırken bile benciliz." Sen olmazsan yaşayamam" yani " benim ol ".... İnanılacak gibi değil. Aşkı için ölümü gözealabilen insan, kaybetmeyi de göze alabilse duyduğu bu tutku ve aşkın ateşi her nefes alışında ciğerlerini dolduracak ve yüreğini ısıtırken, yaşamın bir parçası olmaya devam edecektir.

    Ancak bunlar bizlere öğretilen kavramlarla yaşanılmaz. Başka yüreklere başka beyinlere ihtiyacımız var henüz tanımlanmayan !

    (Not; bunları okuyanlar sakın beni feminist falan zannetmesin, benim için beynin cinsiyeti yoktur. )

  10. #10
    Üye
    KanatlıTırtıl Avatarı

    Gerçek Adı
    Vefa
    Üyelik Tarihi
    04.03-2003
    Son Giriş
    22.07-2015
    Saat
    10:43
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    319

    KanatlıTırtıl

    Evrende var olduğumuz andan itibaren öğrendiğimiz ilk kavram bencilliğimiz değilmidir. Evrende var olabilme savaşımızda bu duyguyu kullanmıyormuyuz.Ki bu duygu, aynı zamanda evrende yok olma gerçeğini hızlandırmıyor mu?
    ... buradan tutunup bir maymun gibi şu dala sıçrıyor aklım...
    İzin ver çocuklar gibi çaresiz olsunlar,
    Çünkü güçsüzlük muhteşem bir şeydir
    ve güç, hiç bir şey.
    İnsan doğduğunda güçsüz ve uysaldır,
    öldüğünde ise, katı ve duyarsız.
    Bir ağaç büyürken hassas ve esnektir,
    ama kuruduğunda ve sertleştiğinde ölür.
    Sertlik ve güç, ölümün refakatçisidirler.
    Uysallık ve güçsüzlük, varlığın canlılığının dışa vurumlarıdır.
    Çünkü katılaşan hiçbir zaman kazanmaz.

    ( Stalker – Film )

  11. #11
    Üye
    Gülcan83 Avatarı

    Üyelik Tarihi
    19.01-2005
    Son Giriş
    29.07-2015
    Saat
    12:37
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    397

    Gülcan83 Re: Red Etmek Üzerine Dünya Görüşü ve Sanat...

    RENKLERİN DANSI

    Renklerin dansıdır dünya
    hüznün siyahı
    mutluluğun beyazı
    çaresizliğin grisi
    ve
    umudun yeşili gibi
    ne zaman hangi renge
    bürüneceğini bilemez insan
    hep beyazLar içinde olmak ister
    ama beyazda lekeleri belli eder
    tıpkı mutlu anlarımızda
    çektiğimiz acılar gibi
    dedim ya
    renklerin dansıdır dünya
    beyaz en az bulunanı
    yeşil ise her insanda olanı

    GÜLCAN 15/8/2003
    NOT:amatörce bir şiir oldu ama sizlerle paylaşmak istedim nasıl olmuş? ops:

  12. #12
    Üye
    andante Avatarı

    Üyelik Tarihi
    11.01-2005
    Son Giriş
    15.12-2009
    Saat
    18:11
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    811

    andante

    Çok güzel olmuş Gülcan eline yüreğine sağlık....

    Umarım hep burda da olursun !

  13. #13
    Üye
    Gülcan83 Avatarı

    Üyelik Tarihi
    19.01-2005
    Son Giriş
    29.07-2015
    Saat
    12:37
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    397

    Gülcan83 güzelmi?

    gerçekten güzelmi ay çok sevindim teşekkürler

  14. #14
    Üye
    Cigdemy Avatarı

    Gerçek Adı
    Çiğdem
    Üyelik Tarihi
    02.04-2003
    Son Giriş
    16.06-2015
    Saat
    13:37
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    684
    Blog Mesajları
    1

    Cigdemy

    Kim bilir belki de reddedilmenin itirafı zor olduğundandır bu suskunluk
    Bende ki suskunluk
    Sende ki suskunluk
    Suskunluk
    Susmak
    Bu aralar pek kullanır oldum bu kelimeyi
    Neden susmalıyım
    Neden susturulayım
    Neden zorla kendimi susturmaya çalışıyorum
    İlk ne zaman reddedildim anımsamıyorum, kötü anlarımın çoğunu anımsamıyorum zaten nedense...
    Hayatım boyunca sayısız gizli reddediliş yaşadım
    Yüreğimde gizliydi
    Bazen dile geldi bazen de benim gibi susmayı tercih etti....
    Ah o okul yılları yok mu...
    En çokta 23 nisan, 19 mayıslar da yaşadım reddedilmeyi....
    Sınıf arkadaşlarım prenses kıyafetleri giydiğinde...
    Neden ben prenses olamıyorum öğretmenim bile diyemedim
    Susmayı tercih ettim, aksak prenses olur muydu hiç...
    Eh araç üstünde de olsa, başka kıyafet giymiş olsam da katıldım ya geçit törenine...
    Ama anneee ben prenses olmak istiyorum....bile diyemedim
    En çokta şu yüreğime laf geçiremediğim zamanlarda yaşadım reddedilmenin acısını...
    Çoğu gizliydi, kim bilir belki reddedilmeyecektim ama ben yine her zaman ki gibi sustum...şişşttt duymasınlar
    Yıllar geçti ben büyüdüm, reddedilmenin yaşattığı sıkıntılar büyüdü
    Sonra dedim ki kendi kendime yeter artık, susma
    Susmaaa
    Hani sevmiştim ya o delikanlıyı, hani sevilmiştim ya
    Hani hayallerim gerçekleşmeye başlamıştı ya
    Bir geveze olmaya başlamıştım ki sorma
    Hiç susmuyordum, herkes duysun, herkes bilsin
    Fazlaca konuşmuştum
    Susturdular
    En büyük reddedilişi yaşadım ve sonsuza kadar sustum....
    Şiştttt bak sessizlik ne güzel.......

  15. #15
    Üye
    andante Avatarı

    Üyelik Tarihi
    11.01-2005
    Son Giriş
    15.12-2009
    Saat
    18:11
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    811

    andante

    İMC Medikal: Akülü Sandalyeler, Manuel Sandalyeler, Akülü Engelli Araçları, Ayağa Kaldıran Sandalyeler, Walker ve Yürüteçler, Koltuk Değneği ve Bastonlar, Klozet Oturakları, Yedek Parça ve Aksesuarlar
    Meyra Türkiye: Tekerlekli sandalye vb. tüm ürünler Almanya satış fiyatı ile Türkiye'de.
    Panthera: hafif, agresif ve zarif aktif tekerlekli sandalye...
    Bir şeyler yazmak gelmiyor şu an içimden, belki sonra devam ederim red edilmenin gizli , acı ,yok edici diline. İçimden Murathan Munhan okumak geldi, dünden beri aklımda zaten, bu sefer onun bir şiirini paylaşayım sizinle....

    ÖDÜNÇ HANÇER ÖLDÜRMEZ BENİ

    Bir küfür gibi kara
    Kayış dilini ver
    Binlerce kez açıklasam da
    Dilini çözemediğim ihanet
    Gel bir daha bende dene kendini
    Ne sen öldürebiliyorsun beni bu cenkte
    Ne ben yenebiliyorum seni

    Yazıldığın mevsime çok su ver kendi izinden
    Giden yolları suçlarından arındır
    Arkanda kaldı seni ilerde bekleyenler
    Unutkan şiirler, kopmuş alıntılar
    Hiç bir zaman kullanamadığım hatıralarla
    Kendine yazdığın yaşam öyküsü!
    Ah, bu kadar aşk her şeyi yanıltır

    Gelme üstüme
    Boşaltılmış yeminlerin bileği
    Ben sandığın sözcüklere vuran aksimdir
    Ödünç hançer öldürmez beni
    Ya başka bir silah seç kendine
    Ya bırak başkasının ellerine
    Ölüm aşkın işidir
    Kork benden sevgilim
    Ahiretin olurum senin
    Bu kadar çok seven öldürmesini de bilir

    Ben seni
    Çok yanılmış kalplerin sağlamlığıyla sevdim
    Gücümdü güçsüzlüğüm
    Ey izini sürdüğüm ruhumdaki kara gölge
    Büyüttüğüm oğullarımı bir bir elimden alan hayat
    Yanıltma beni, beni bana yakıştır
    Son darbeden önce ilk sözü söyleyemeyen!
    Kolay değil ödenmiş hayatın katili olmak
    Kör eder hançerini içimin gücü
    Ölümü göze alan yaşamasını da bilir !!!!




Sayfa 1 / 13 1234511 ... SonSon