PDA

İmajlı Sürüme Sıçra : [Tartışma] Red Etmek Üzerine Dünya Görüşü ve Sanat...



andante

02.02-2005, 16:52
Gri tonlarını sevmiyorum, bende hep belirsizlik ve tedirginlik yaratıyor.Pencereden dışarı baktım da, gökyüzü de gri.. Ahh !!! Perşembe Hırsızı yine aklıma getirdin;

Gök gri,
Deniz gri,
İçimde;
Yağmayan yağmurların serinliği....


"Bu başlık da ne?" mi diyorsunuz acaba?..

Bilmiyorum, ama ben insanların büyük bir çoğunluğunun yaşamlarını Red Etmek üzerine kurguladığını düşünmekteyim.

Red etmek!!!!.... Söz konusu sanat oldu mu, sanatın var olma sebebi. Çünkü sanatın ve doğal olarak onun uygulayıcıları olan sanatçıların üretkenliğinin ve devamlılığının ana maddesidir. " Kabul " ile sanatta bir yere varılmaz. Doğal olarak sorgulamanın, yargılamanın ve yeni fikirler üretmenin kaynağını oluşturur red etmek.

Sancılıdır !...... Hiçte kolay değildir insan bünyesi için bu gelgitlerde dolanmak. Haykırışları içinde barındırır ve dayanılmaz ağrılıdır.

Ama red etmek yaşantımızın hemen her kesiminde karşımıza çıkan bir olgu olmaya başladı. Ya da tam tersi olarak teslimiyetçi bir anlamda " kabul "

İkisinin arasında bir yerde olamazmıyız acaba?...Bu ikisinin arası yer neresi?

Sanatta bir üretkenliği simgelesede toplumu oluşturan bireylerin kendi dünyasında, yada bazen toplumlarda bile bir daraltmanın simgesi olabilir red etmek.

İnsan olarak red etme hakkımız çok doğal gibi gözükse de ben red etme yerine eleştiriyi bu anlamda insanlara daha çok yakıştırıyorum.Kuşkusuz beğenmeme, hoşlanmama gibi kişisel seçimlerimiz vardır. Ve bunları nedenleriyle bilimsel olarak ortaya koyabildiğimizde nefes alışımız daha rahattır aslında.

Ama hayır !... Biz nefes almamızı zorlaştırmak için elimizden ne gelirse yapmaya devam ediyoruz. Kendi dünyamızı küçültmeye gösterdiğimiz özeni belki de hiç bir şeye göstermiyoruz.

Bir şeyi gözden kaçırıyoruz. Red ettiğimiz bir konunun bir başkası tarafından kabulu her zaman söz konusudur. Ve red ediş biçimlerimizi de aslında son derece duygusal nedenlere oturttuğumuzdan, kabul edişlerimiz de aynı duygusallıkla cevap bulmaktadır. Sonuç olarak kendimizi istesekte, istemesekte takım tutar gibi bir takımın içinde buluveriyoruz. Ve hepimiz bu anlamda gönüllü amigolara dönüşüyoruz.

Takımımızın liderleri çıkıveriyor bir anda ve bu liderleri bir ilah haline getirip onlar gibi düşünen, onlar gibi davranan, onlar gibi yaşayan varlıklar haline gelip, bu kişileri ilahlaştırıp onlara tapınmaya başlıyoruz.

Kendimiz nerdeyiz bu senaryoda ?.....Galiba hep figüranlık seçimimiz haline gelmiş bir durumda.

Uzun iletiler okunmaz biliyorum ve en büyük eksikliğimiz okuma alışkanlığımızın olmaması yüzünden sizleri sıkmamak için şimdilik burda keseceğim. Ama bu sayfada kaldığım yerden hep devam edeceğim.

Umarım sizlerde olursunuz bu sayfada.

KanatlıTırtıl

02.02-2005, 17:47
Eline sağlık yüce sensei :) Bu konuya bir kaç nefes de benim sözüm olacak. Şekil aldığı an buraya yazacağım. Devam et ne olur, çünkü çok iyi denk geldi..

KanatlıTırtıl

03.02-2005, 00:51
PİZA KULESİ, KARINCA KAFİLESİ,
YAŞLI HOCA VE GİZEMLİ HAFİF AŞKI

yine bir ilkbaharda, ülkelerden bir ülkede
bir elinde taş diğerinde pamukla bir dede

belki delirmiş belki bir kuyu bulamamış diye
itinayla tırmanmıştı ki bir garip kuleye

yüz yirmi beşinci karınca kafilesi tek tek
derin yuvalardan çıktı göğe selam vererek

önce zevkle yeşil çim kokusu ve papatyalar açan
sonra da şöyle biraz ettiler etrafı kolaçan

dizilip uygun adım düzenle milyonlarca yıllık
atalarıyla aynı yolda, atalarıyla aynı kılık

aynı şarkılar ve neşeyle birlikte yol aldılar
sonunda dağ gibi bir kule dibine geldiler

kimi dedi bu yüce bir dağ, kimi yüce çınar dedi
kimi sustu, kimi dedi kazalım, tırmanmakta kimi

çıktılar ardarda bir kısmı bölük bölük
bir dalı dümdüz, biri zigzaglı, biri dolanık

artık zigzagcılar, dolambaççılar ve dümdüzcülerdi
şimdi üç ayrı dal gibi hem kardeş hem yabancılardı

kan ter içinde tırmandılar inatla bir süre
zizgzagcılar haykırdı "dikkat edin serçelere!"

dolambaççılar yok yok yok yalandır o dedi
aralarında bir çoğu pençeler ile can verdi

üzülüp ağlayıp da dolanmaya devam ettiler
geri kalmamak için aceleyle yol tuttular

dümdüzcüler tırmandıkça bir şeyler anladı
biri yıkılacağız arkadaşlar galiba dedi

dümdüzcüler yükseldikçe büyüdü kaygılar
denk gelen her karıncayı bir bir uyardılar

dolambaççılar dedi ha ha ha öyle şey olur mu
bunca azametli bir dağ hiç yamulur mu

dümdüzcüler of of of dedi ve yola devam etti
kazıcıların çoğu diplerde son uykuya yattı

rüzgâr, güneş ve kuşlardan telef oldu herkes
kalmadı kıpırtı, kalmadı başlardaki güçlü ses

son kazıcı çıkınca diğer uçta yamuk yumuk
bir taş ile öldü ve hemen yanında pamuk

aha diye haykırdı, buldum dedi yaşlı hoca
aynı anda düşüyoruz senle demek atlayınca!

3 Şubat 2005
Vefa LÖK

http://www.bobmcleod.com/pisa.gif

andante

03.02-2005, 14:24
Bir bütün olarak güzel bir şiir be Vefa.... Ama bilirim sen pek hoşlanmazsın övgülerden . Mütevazilik insana kesinlikle yakışan bir davranış. Kibir ve kendini beğenmişlik ise yakışmıyor aslında insanlara.

Hep derim ya, müzikte en önemli şey nüanslardır, tıpkı yaşam gibi..Nüansaların dozunu kaçırdığımız anda , yada yerli yerinde kullanmadığımızda herşey çok farklı olabiliyor. Bu şiirde çok güzel bir şiir ve bu konuda mütevazilik yaparsan eğer hem kendini hemde şiiri red etmiş olursun ve buda konumuza hiç uygun olmaz. :lol:

Şiirdeki;

Yok yok,
ha ha,
of of

siyah yazıyla belirtilmiş kelimelere takıldım uzun bir süre.

Red etmenin simgeleri ne güzel yansıtılmış dikkatli olarak incelendiğinde. Eğer bir şeyi red etmeye kararlıysak ilk kullandığımız sözcüktür "yok" kelimesi.

Üstüne basa basa, hatta haykırarak hayır anlamında kullanmazmıyız çoğunlukla yokkkkkkkkkkkk kelimesini.....

Red etmeye devam etme sürecimizde bir de aşağılamaya kalkarız... hay allah ya, bu ne mankafa biri, nasıl düşünceler bunlar, ha ha haaaaaaaaa

Eylem devam etmektedir.. Öylesine kendimizle başbaşayızdır ki, bir başkası yoktur, varsa bile bir hiçtir....... Of Of Offfffffffffff.

KanatlıTırtıl

03.02-2005, 14:43
:oops: Övgülerine layık isem ne hoş yüce sensei..

Bu şiiri gecenin bir ucunda yazdıydım. Çoğu şiir gibi bu da sakat doğmuş ki sonradan anladım. Bir mısradaki kafiye de nereye kayboldu dedim? Ne yaptın vefaa? Aslında şiire müdahale etmezdim eskinden.. Sakat doğduysa doğsun, kaybolursa da ölürse de acısı bir işe yarar. :?

Buna ufacık bir estetik ameliyat yaptım. Çok sızlanıp üzülüyordu ne yapayım.. :lol:

Karıncalar... Atlı karıncalar....
Kanatlı tırtıl, atlı tırtıl..
Nerede kaldık?
Ha perşembe di mi bugün..
Devam et ne olur Sanem. :wink:

andante

05.02-2005, 03:35
Tamamdır, eğer sen estetik bir müdehale gerekliydi diyorsan, neden olmasın?......

Sanırım kendi adıma konuşacak olursam toplumdaki sade bir birey olarak red etmenin sancılarını bir kaç kez yaşadım. Belki de bu sebeple bu konu etrafında dolanıp duruyorum.En büyük sancılardan bir tanesini de yaklaşık 5 sene önce babama alzheimer teşhisi konulduğu gün yaşadım. Gelişimini ve sonucunu çok iyi bildiğimden kabullenmekte en çok zorlandığım anların yaşandığı o zaman dilimini unutmam söz konusu değil.

Arabayı nasıl kullandığımı ve annemle babamı evlerine nasıl getirdiğimi hatırlayamıyorum. Eve geldiğimizde annem gizlice sordu;

Kızım çok mu kötü bir hastalık, ölümcül mü?.....

"Bir kez duyar insan ölümün sessiz fısıldamasını
Ama nasıl bir yerse burası
Bir hançer sokup sokup çıkarılıyor....
özlemlerim geliyor gözlerimin önüne
yalnızlığım geliyor
çaresizliğim geliyor
ve
hergün
başka türlü ölüyorum anne......."


Zor olan neydi ?......Tüm yaşamını bildiğin ve özelliklerine hayran olduğun bir insanın ilerleyen zaman diliminde tamamiyle farklı olacak olması mı?

Bilmiyorum.... Bildiğim uzun süre kabullenmekte zorlandığım ve kesinlikle bu olayı red etme sürecim ve bu süreçte yaşadıklarımdır.(Kısaca çektiğim işkence )

Aynı yıl mesleğim gereği dış ülkelere festivallere gittiğim için red etmenin çok daha garip boyutunu İspanya da yaşayacaktım. Ve bu red edişte son derece tanıdık gelmişti bana.

Bilirsiniz ulusları birbirine benzetmek gibi bir alışkanlığımız vardır. Türkleri de genelde İtalyanlara benzetirler.Niye buna ihtiyaç duyulur bilmiyorum ama İtalyanlara benzemediğimiz bir gerçek.Böyle bir yorumlama yapılacaksa bazı davranışlarımızdan yola çıkarak ben İspanyollara benzediğimizi düşünüyorum :)

Orada kaldığım 15 gün boyunca bir çok arkadaş edindim. Ama en yakın olarak evinde kaldığım Angel ve ailesini unutamadım. Angel bir öğretmendi. Bir ortaokul da kukla öğretmeniydi. Evet yanlış okumuyorsunuz kukla öğretmeni....Aynı zamanda klasik tiyatroylada çok ilgili biriydi ve tüm ülkelerin tiyatrolarını ,kukla oyunlarını biliyordu. Karagöz ve Hacivat konusunda inanın benden bilgiliydi.

Genel anlamda sanat ve özellikle resim den konuşuyorduk. Gerçeküstü resimlerden çok hoşlandığını söyleyince dayanamadım.

" Salvador Dali çok büyük bir santçı değil mi Angel?"

" Dalimi ?!!!! .....hayırrrrr asla !!!!!"

"Neden Angel ? :o "

" O bir faşist ! "

( Aman tanrım !!!! gerçekten çok bilimsel bir açıklama Angel.Dali çok üzülecek.....Dali yi Dali yapan o denli büyük ve doğru özellikler var ki sen gidip bir küçük ayrıntıda takılı kaldın öyle mi ? Tüm dünya onu Dali olarak tanırken sen bir Angel olarak kalmaya adaysın.....)

" Pekii Picasso ?"

"Haa bak o büyük bir sanatçı "

" Neden Angel ?"

" Çünkü faşizm ülkemizde kol gezerken o kahramanca direnen büyük bir devrimcidir."

( Ah benim mavi gezegenden İspanyol arkadaşım Angel !!Picasso sana minnettardır.Küçültmeye devam et dünyanı. Yaratılanları değilde yaratanların özellikleriyle oluşmuş küçücük bir dünya kur kendine. Eleştirmek gibi en doğal ve güzel özelliğini bir kenara atarak red et.Sınırlar ve kalıplarla ördüğün duvarların seni boğmasına izin ver. Siyasetçilere benzer kavramlarla davranmayı sürdür. Sonra da yalan söyle; ben siyasetten hiç anlamam diye. Dünya dönmeye devam ediyor Dalilerin Picassoların ve bizim ülkemizdeki bir çok sanatçının yarattıklarıyla. Hatta yanlışlarla, çirkinliklerle. Ama güzel de var doğru da var, insan gibi yaşadığımız ve yaşattığımız sürece )

Geç olmuş sonra devam edeyim.... :)

andante

07.02-2005, 17:03
Pekii hiç red edildiniz mi dostlar ?......

İlk red edilişim beş yaşındayken başıma geldi.

Yaşamın akışı hiç düşünmediğimiz şeylerin yaşanmasına neden olabiliyor. Gerçekten de bu oluşumları önlemek gibi bir durumda çoğunlukla söz konusu olmuyor.

Ben de küçücük bir çocuktum ve anaokulundaydım Hamburg ta. Bazen yetkililer beni alıp bir yerlere götürüyor orada bazı sorular soruyorlar, bazı şeyler yapmamı istiyor, resimler yaptırıyorlardı. Nerden bilebilirdim değil mi beni incelemeye aldıklarını, 5 yaşında bir çocuğun Almancayı nasıl okuyup yazdığını öğrenmek için beni didiklediğini....

Sonra özel bir izinle beni oradaki anaokulundan alıp ilkokula gönderdiler.Artık okullu olduğumu söylediler bir de. İlk öğretmenim....Çok güzel bir bayandı beni elimden tutup sınıfa getirdi.

Sınıfa girdiğimde bir öğrenci hemen dikkatimi çekti. Hani derler ya Tanrı boş zamanında yaratmış diye...Kocaman lacivert gözler, bembeyaz bir yüz ve simsiyah uzun saçlarıyla gerçekten bir sanat eseri gibi duruyordu.

İçimden dedim ki; Umarım öğretmen beni bu kızın yanına oturtur.

Ve duydu Tanrı bu sesi...

" Bak Anita sen de yabancısın, Sanem de...İkinizin çok iyi anlaşacağını düşünüyorum. Bu sebeple onu senin yanına oturtmak istiyorum"

Sevincimi düşünebiliyorsunuz değil mi? Ama çok kısa süren bir sevinçti bu.

" Hayır!!, asla onun yanıma oturmasını istemiyorum....."

Beş yaşındaki benin içinde nedenini bilmediği bir çok şey kırıldı döküldü, ve kimse bu kırılma anındaki şangırtıyı duyamadı...

Çok sonra Türkiyeye geri döndüğümüzde Anitanın beni neden istemediğinin yanıtını bulacaktım. Ve o güne kadar hep kendi kendime neden diye soracaktım. Cevap sosyal bilgiler dersinde Kurtuluş Savaşıyla ilgili olarak öğretmenimizin verdiği bir derstti.

Yunanlılar bizim düşmanımızdır.

Yetişkin olup mesleğimi elime aldığımda yolum müzisyen arkadaşlarımızla bir gün Yunanistan a düşecekti. İtalyadaki bir festival için çılgınca bir plan yaparak Yunanistan üzerinden feribotla İtalya ya geçmeye karar vermiştik.

Selanik e gittik.... Tarih kitaplarımızda Atatürk ün doğduğu o pembe boyalı evi gezdik. Garip bir duygu. Nereye dokunsam sanki Atatürk e dokunuyormuş gibi bir his.Acaba burda koşmuşmuydu???, ayağı takılıp düşmüş olabilir mi????binlerce soru geliyor insanın aklına ve kendinizi kötü hissediyorsunuz.

Bu duygularla oradan ayrılıp feribotumuza bindik. Garip bir şekilde daha ülkemizden yeni ayrılmış olmamıza rağmen bir hasret var. Eşyalarımızı kamaralarımıza yerleştirdikten sonra bir kaç arkadaşla güverte kısmına çıktık ve güneşi izliyoruz.Hiç yabancısı olmadığımız bir güneş, çok tanıdık, oradan da ısıtabiliyor bizleri......

Farkında olmadan Atatürk ün sevdiği türkülerden biri dökülüverdi sessizce dudaklarımdan.

" Bülbülüm altın kafeste
Öter aheste aheste...."

Yanımdakiler eşlik etmeye başladı. Bir türküden bir türküye, bir şarkıdan bir şarkıya geçerken sesler yükselmeye ve güverteyi doldurmaya başladı. Meğer ne kadar çok Türk varmış feribotta...

Ortaya kocaman bir koro çıktı. Etrafımızda yabancılar gelen seslere kulak kabartılar ve bu büyüleyici müziğin etkisiyle hiç duymadıkları sesleri dinlemeye başladılar.

Güneş batarken ve bildiğimiz o kızıllığa dönüşürken bizlere garsonlar istemediğimiz halde uzo getirdiler.Kim nerden yollamıştı bu uzoları....

Yarı Türkçe yarı ingilizce konuşan bir adam yanımıza yaklaştı ve ikinci kaptan olduğunu söyleyerek bu şarkılar rakısız gitmez ama rakımız yok uzoyla idare edin komşu dedi. Yanımıza oturmak için izin istedi.

Konuşmasını sürdürdü ikinci kaptan;

"Biz yıllardır sizlerle beraber yaşamız insanlarırız. Geçmiş insanları birbirine yaklaştırır, politikacılar ise uzaklaştırır."

Artık Adriyatikte bir noktaydık sadece. Başımızın üstünde simsiyah bir gece ve o geceyi aydınlatan binlerce yıldız vardı .

"Gönlüm özledikçe bulurdu hele
lacivert kanatlı kumru olsaydım
seni kıskanırdım rüya da bile
ahu gözlerinde uyku olsaydım "

Lacivert gözlü bir kız bakıyordu bize.....Anita senmisin? gel , gel bizler Mevlananın torunlarıyız, sen de otur yanımıza...

KanatlıTırtıl

08.02-2005, 21:33
BULUŞMA

Alacakaranlıkta karşılaşan
İki fosforlu tavuk o gece
Birbirini didip sabaha dek
Dört heceden icad olmuş
Öyküler anlattı binlerce
Gıdak da gıtgıdak, gak ve guk

Biri demiş olamaz başka benden
Diğeri demiş bir ateş böceğiyim
Sen eğer gerçek bir tavuk isen

kol kola, kanat kanada
karanlığa gülerek
Hayvanları saymışlar tek tek
Sen o sun..
yok busun..
ya da şusun!
Horoz ötmüş uzaktan..
..susun, susun!

Sabah olmuş anlamışlar artık
Söylenecek söz olmayınca
Gıdak da gıtgıdak, gak ve guk
Görmüşler ikisi de tavuk!

8 Şubat 2005
Vefa LÖK
http://www.gel.com.au/koala/kung%20fu%20chicken.gif

andante

09.02-2005, 16:34
Ya sevgili Vefa! sen de olmasan kendimi tek başıma hissetmek işten değil. Zaman zaman burada bir monolog yaptığım hissine kapılsamda senin sayende yalnız olmadığımı anlıyorum.

Bilirsin, tek başına olmak ve yalnız olmak benim için farklı kavramlardır. Tek başına olmayı pek sevmesem de yalnızlık hiç te fena değildir benim için.

Red edip etmemen konusunda bir fikrimin olmadığı bir konuyla seni deşeyim istermisin?.......

Yalnızlık, insanın kendine yabancılaşması ve yaşadığı dünyada kendine yer edinememesidir... Bence bu duyguyu hissetmeyen ve yaşamayan insan yok gibidir. Kuşkusuz kendini oluşturma sürecinde insana yarar sağlayan bir olgudur da. Kendimizi oluşturmak benim için asla son bulmayacağı için yalnızlık hep tercihim oluyor.

Ancak biliyorum ki insanın tüm yaşamı bu duygudan kurtulma savaşıyla geçer. En çok kurtulmaya çalıştığı bir duygu olmasına rağmen, hemen her koşulda iç içe yaşadığı bir olaydır. kaçışı olmayan, beraber yaşanılmaya mahkum edildiğimiz bir karabasan !.....

Oktavia Paz a göre aşkta, yalnızlığın sancısıdır.

Yalnızlığın gerçeğinde var olan zıtların birliği ilkesini, aşk gibi bir kavramla birleştirmesi ilginç ve araştırmaya değer. Ona göre aşk eyleminde; yaratma ve yıkma iç içedir. Bana görede kabul edilebilecek bir gerçek.


(Gerçekler daima güzel olduğundan aşkta güzel oluyor :D )

Kadın ve erkek olarak iki zıt kutupta yaşanan bu duyguyu, bizim toplumumuzda da var olan bir düşünce yapısıyla ortaya koyuyor. Kısacası ; " kadın aşkı yaşayamaz " diyor.

Bencede yaşayamaz.... Çünkü, aşk yaşanırken, erkeklerde var olan çıkarlarını korumak, güçsüzlüğünü örtmek, kaygı ve sevgisini istediği gibi yönlendirmek isteği ataerkil düzenin insanlığa armağanıdır.Yüzyıllardan beri ataerkil bir düzenin egemenliğinde teslimiyeti kabul eden kadın, bir araçtır sadece.

Kadın kendisine verilen rolü oynamaktadır yüzyıllardan beri. Yanına uzanıldığında yumuşaklığının, ılık nefesinin duyulacağı, erkeğe bağımlı bir varlık. Böylesine bağımlı yaşamaya mahkum edilmişken, kadının kendi varlığını kabul etmesi ve bir dişi olduğunu anlaması için kaç yüzyıl geçmesi gerekir.

Yani erkek erkek gibi yaşarken, kadının sadece cinsel bir meta gibi kullanılmayan dişi özellikleri nasıl ortaya çıkacak? Doğal olarak her türlü koşulda kendini korumayı öğrenen kadın, güçsüz imgesi altında kendi güçlülüğünü yaşarken; aşkı yaşayamayan, yaşatamayan, sadece incinen kişi olarak suçlamalarla yaşantısına devam edecektir.

( Kuşkusuz bu durum erkekler için de var ama ben genelden söz ediyorum )

Kısacası, kendi yarattığı bir düzende en çok ihtiyaç duyacağı bir duyguyu erkekler kendi elleriyle yok etmişler, bunun sorumlusu olarakta en çok kadını göstermişlerdir.

Kuşkusuz aşkın yaşanılmamasında ( istediğimiz gibi, istediğimiz uzunlukta, istediğimiz biçimde....) başka etkenlerde var. Her tarafından kuşatılmıştır insanlık.Erdemlerimiz, değerlerimiz işin içine girmiştir. Bunlar beraberinde endişelerimizi, korkularımızı, yasaklarımızı da getirecektir.

İnsanlık tarihi akıl almaz aşkların yaşandığı olaylarla doludur. Ne büyük acılar çekmiştir insanlar aşk için. Ne büyük fedakarlıklarda bulunmuşlardır yine aşk için. Hatta ölümü bile göze almışlardır aşk için, yine aşk için....

Yaşanan aşklarda ölümü bile göze alan kaç insan kaybetmeyi de kabullenecek kadar büyük bir tutkuyla sevmiştir acaba?

Evrende var olduğumuz andan itibaren öğrendiğimiz ilk kavram bencilliğimiz değilmidir. Evrende var olabilme savaşımızda bu duyguyu kullanmıyormuyuz.Ki bu duygu, aynı zamanda evrende yok olma gerçeğini hızlandırmıyor mu?

Aşklarımızda da yok mu bencilliğimiz? Ölümü göze alırken bile benciliz." Sen olmazsan yaşayamam" yani " benim ol ".... İnanılacak gibi değil. Aşkı için ölümü gözealabilen insan, kaybetmeyi de göze alabilse duyduğu bu tutku ve aşkın ateşi her nefes alışında ciğerlerini dolduracak ve yüreğini ısıtırken, yaşamın bir parçası olmaya devam edecektir.

Ancak bunlar bizlere öğretilen kavramlarla yaşanılmaz. Başka yüreklere başka beyinlere ihtiyacımız var henüz tanımlanmayan !

(Not; bunları okuyanlar sakın beni feminist falan zannetmesin, benim için beynin cinsiyeti yoktur. :D )

KanatlıTırtıl

09.02-2005, 16:55
Evrende var olduğumuz andan itibaren öğrendiğimiz ilk kavram bencilliğimiz değilmidir. Evrende var olabilme savaşımızda bu duyguyu kullanmıyormuyuz.Ki bu duygu, aynı zamanda evrende yok olma gerçeğini hızlandırmıyor mu?

... buradan tutunup bir maymun gibi şu dala sıçrıyor aklım...


İzin ver çocuklar gibi çaresiz olsunlar,
Çünkü güçsüzlük muhteşem bir şeydir
ve güç, hiç bir şey.
İnsan doğduğunda güçsüz ve uysaldır,
öldüğünde ise, katı ve duyarsız.
Bir ağaç büyürken hassas ve esnektir,
ama kuruduğunda ve sertleştiğinde ölür.
Sertlik ve güç, ölümün refakatçisidirler.
Uysallık ve güçsüzlük, varlığın canlılığının dışa vurumlarıdır.
Çünkü katılaşan hiçbir zaman kazanmaz.

( Stalker – Film )

Gülcan83

10.02-2005, 21:12
RENKLERİN DANSI

Renklerin dansıdır dünya
hüznün siyahı
mutluluğun beyazı
çaresizliğin grisi
ve
umudun yeşili gibi
ne zaman hangi renge
bürüneceğini bilemez insan
hep beyazLar içinde olmak ister
ama beyazda lekeleri belli eder
tıpkı mutlu anlarımızda
çektiğimiz acılar gibi
dedim ya
renklerin dansıdır dünya
beyaz en az bulunanı
yeşil ise her insanda olanı

GÜLCAN 15/8/2003
NOT:amatörce bir şiir oldu ama sizlerle paylaşmak istedim nasıl olmuş? :oops:

andante

10.02-2005, 22:28
Çok güzel olmuş Gülcan eline yüreğine sağlık....

Umarım hep burda da olursun !

Gülcan83

11.02-2005, 01:48
gerçekten güzelmi ay çok sevindim teşekkürler

Cigdemy

11.02-2005, 12:57
Kim bilir belki de reddedilmenin itirafı zor olduğundandır bu suskunluk
Bende ki suskunluk
Sende ki suskunluk
Suskunluk
Susmak
Bu aralar pek kullanır oldum bu kelimeyi
Neden susmalıyım
Neden susturulayım
Neden zorla kendimi susturmaya çalışıyorum
İlk ne zaman reddedildim anımsamıyorum, kötü anlarımın çoğunu anımsamıyorum zaten nedense...
Hayatım boyunca sayısız gizli reddediliş yaşadım
Yüreğimde gizliydi
Bazen dile geldi bazen de benim gibi susmayı tercih etti....
Ah o okul yılları yok mu...
En çokta 23 nisan, 19 mayıslar da yaşadım reddedilmeyi....
Sınıf arkadaşlarım prenses kıyafetleri giydiğinde...
Neden ben prenses olamıyorum öğretmenim bile diyemedim
Susmayı tercih ettim, aksak prenses olur muydu hiç...
Eh araç üstünde de olsa, başka kıyafet giymiş olsam da katıldım ya geçit törenine...
Ama anneee ben prenses olmak istiyorum....bile diyemedim
En çokta şu yüreğime laf geçiremediğim zamanlarda yaşadım reddedilmenin acısını...
Çoğu gizliydi, kim bilir belki reddedilmeyecektim ama ben yine her zaman ki gibi sustum...şişşttt duymasınlar
Yıllar geçti ben büyüdüm, reddedilmenin yaşattığı sıkıntılar büyüdü
Sonra dedim ki kendi kendime yeter artık, susma
Susmaaa
Hani sevmiştim ya o delikanlıyı, hani sevilmiştim ya
Hani hayallerim gerçekleşmeye başlamıştı ya
Bir geveze olmaya başlamıştım ki sorma
Hiç susmuyordum, herkes duysun, herkes bilsin
Fazlaca konuşmuştum
Susturdular
En büyük reddedilişi yaşadım ve sonsuza kadar sustum....
Şiştttt bak sessizlik ne güzel.......

andante

11.02-2005, 13:37
Bir şeyler yazmak gelmiyor şu an içimden, belki sonra devam ederim red edilmenin gizli , acı ,yok edici diline. İçimden Murathan Munhan okumak geldi, dünden beri aklımda zaten, bu sefer onun bir şiirini paylaşayım sizinle....

ÖDÜNÇ HANÇER ÖLDÜRMEZ BENİ

Bir küfür gibi kara
Kayış dilini ver
Binlerce kez açıklasam da
Dilini çözemediğim ihanet
Gel bir daha bende dene kendini
Ne sen öldürebiliyorsun beni bu cenkte
Ne ben yenebiliyorum seni

Yazıldığın mevsime çok su ver kendi izinden
Giden yolları suçlarından arındır
Arkanda kaldı seni ilerde bekleyenler
Unutkan şiirler, kopmuş alıntılar
Hiç bir zaman kullanamadığım hatıralarla
Kendine yazdığın yaşam öyküsü!
Ah, bu kadar aşk her şeyi yanıltır

Gelme üstüme
Boşaltılmış yeminlerin bileği
Ben sandığın sözcüklere vuran aksimdir
Ödünç hançer öldürmez beni
Ya başka bir silah seç kendine
Ya bırak başkasının ellerine
Ölüm aşkın işidir
Kork benden sevgilim
Ahiretin olurum senin
Bu kadar çok seven öldürmesini de bilir

Ben seni
Çok yanılmış kalplerin sağlamlığıyla sevdim
Gücümdü güçsüzlüğüm
Ey izini sürdüğüm ruhumdaki kara gölge
Büyüttüğüm oğullarımı bir bir elimden alan hayat
Yanıltma beni, beni bana yakıştır
Son darbeden önce ilk sözü söyleyemeyen!
Kolay değil ödenmiş hayatın katili olmak
Kör eder hançerini içimin gücü
Ölümü göze alan yaşamasını da bilir !!!!

KanatlıTırtıl

11.02-2005, 13:45
:oops: Çiğdemmm, sabah sabah yere serdin bizi.. Sağ ol sen. VAR OL.

Cigdemy

11.02-2005, 15:37
Ben burada yazarken değişiyorum başka bir ben oluyorum sanki, evde kalem defter elimde öylece duruyorum dakikalarca içimdekileri bir türlü dökemiyorum kağıda...
Her zaman diyorum ya hiç tanımadığım, bilmediğim diyarlarda oturan siz dostlarımın yazdıklarında kendi yansımamı görüyorum çoğu zaman...
Ve hüznümü bile tebessümle yaşıyorum...
Sen de sağ ol Vefa....

KanatlıTırtıl

11.02-2005, 17:59
Çiğdemm...... Eski bir anıyı canlandırdın..

MUHABBETİMİZ, SAĞIR VE DİLSİZ

Soğuk gerçekleri ve ateşli hislerimi
Tek tek dizdim dilimin ucuna
Titredi, dondu ve kilitlendi dudaklarım
Susturuldum..

Bir cesaret buldum, sana yalvardım
Yabancılar vardı, yalancılar vardı
Davetsiz kulaklar vardı etrafta
Susturuldum..

Eve geldim, aynı kavga ve feryatlar
Herkes sinirli, birbirine düşman
Odama hapsoldum, radyomu açtım
Susturuldum..

Yine sana koştum, sözünü aldım
İkimiz, uzaklarda, birgün konuşacaktık
Mucizevi bahanelerin çıktı önüme birden
Susturuldum..

Kaçtım, ıslak yollara bıraktım güneşimi
Hep tekbaşıma yürüdüm, kendimle konuştum
Yolda biri görür, beni delirmiş zannederdi
Susturuldum..

Gururu hiçe saydım, yine sana sığındım
Beni anlamadın, duygularımı hafife aldın
Önüme duvarlar diktin, yankılara karıştım
Susturuldum..

İnsanlar konuşurdu, bu muydu benim farkım?
Ben hiç konuşamadım, konuşturulmadım
Ağlamak istedim, bağırmak çığlık atmak istedim
Susturuldum..

Hep korkaklık ve ürkeklikle savaştım
Hep kalabalık gürültülerde kayboldum
Kalemimde yandı, satırlarımda söndü kelimelerim
Susturuldum..

Şimdi konuşacak bir şey kalmadı
Şimdi bütün harfleri unuttum
Bu sefer de, ben istedim, kasten sustum
Ben sustum.. sen kurtuldun..

Vefa LÖK
23 Aralık 1994

CaKi

12.02-2005, 00:13
Gri tonlarını sevmiyorum, bende hep belirsizlik ve tedirginlik yaratıyor.Pencereden dışarı baktım da, gökyüzü de gri.. Ahh !!! Perşembe Hırsızı yine aklıma getirdin;

Gök gri,
Deniz gri,
İçimde;
Yağmayan yağmurların serinliği....


siyahla beyazı herkes görebilir önemli olan griyi görebilmek neden bunu dert ediniyorsun sevinmen gerekir belkide ....

insanlar bilmediği şeylerin düşmanıdırlar kimsede düşmanı kabul etmez reddeder ....bir şeyle öğrenmeye başlayınca korku kaybolur ve kabul ediş başlar ...bir lider bulma konusuda yine korkudan ön plana çıkmaktan korkmak olabilir bence ...bence sanatın ve diğer yapılan herşeyin kaynagı korku diye düşünüyorum ...yok olmaktan korkmak unutulmaktan korkmak kendisini ifade edememekten korkmak korkmak oğlu korkmak :oops:

andante

18.02-2005, 19:55
Bir kaç gündür yazmıyorum. İyiki hayatımı yazarak kazanmıyorum, ne zor olurdu benim için yazmak zorunluluğunu hissetmek.....

Kalem kendisi yazmalı bence,kalemi tutan parmaklar sadece bir araç olmalı beynimizden gelenleri kağıda dökmek için.

Ama verdiğim sözleri ne pahasına olursa olsun yerine getirmediğimde kendimi kötü hissederim. Sohbet odasında anlattığım bir olayı geç geldiği için kendisine aktaramadığım sevgili arkadaşım için kalem kendiliğinden yazmasa da parmaklarımı kullanarak tekrarlayacağım;

Hemen hemen bütün insanların kendisini çok kötü hissettiği, kendinden vaz geçtiği ve aynı zamanda tekrar yapılanması gerektiğine inandığı anları vardır.Benimde böyle anlarım oldu. Hatta kendimi yeniden oluşturma düşüncesiyle harekete geçtiğimde bunun asla bitmeyecek bir olgu olduğunu ilerleyen zaman dilimi gösterecekti.

Kendimi yeniden oluşturabilmek için gidebileceğim en uzak yere gitmiştim.Van, yaşamımda bir çok şeyin dönüm noktası olan benim için ilahi bir şehir.....

Çok gençtim kuşkusuz ama kendimi 1000 yaşında gibi hissediyordum.Düşüncelerle yolda yürüdüğüm bir anda , o zaman için Van ın tek 5 katlı binası olan binadan şangırtı seslerini duyunca kafamı kaldırdım..... Bir adam 5. kattan düşüyordu.. Polis otosunun üstüne ve oradan da benim donakaldığım yere ve ayaklarımın dibine seriliverdi.

Korkunç bir an... Birden bire etrafımın çevrildiğini ve onca erkeğin içinde tek kadın olarak kaldığımı ve nefes alamadığımı hatırlıyorum. Hiç farkında olmadan kazanılmış bir refleksle evime geldim.

Bir bekar odasını düşünün.... İstanbul' dan taaaa Van 'a öğretmen olarak gitmiş bir genç kızın evi nasıl olur? Gerekli eşyaların dışında hemen hemen hiç bir şeyin olmadığı boş alanlarla dolu bir ev di benim ki..Tek başıma olduğumdan yaşadığım olayı anlatabileceğim kimsemde yoktu. Uyumaya çalıştım ne kadar başarılı oldum hatırlamıyorum, hatırladığım sabahın olduğu, her karanlık günün sonunda bir aydınlığın doğması gibi, ve okula giderken bana " günaydın " diyen öğrencilerimdi....

Onlara cevap vermeye çalışırken farkına vardım ki, konuşamıyordum.Dilim tutulmuştu. Koşarak okula girdiğimi ve ne dediğim anlaşılmaz bir biçimde gözyaşlarıyla içimdekileri ve dilime kadar gelen ancak dilimden sözcüklere dönüşmeyen kelimeleri geveleyip durduğumu çok iyi hatırlıyorum.

Bana sakin olmamı söylüyorlardı.

Olamıyordum......

Geçer, geçer diyenler vardı,

Geçmiyordu.....

Üzülme ve kendini topla diyenlerde vardı,

Üzülüyordum ve toparlanamıyordum...

Güç bela olup biteni daha çok yazarak müdürüme anlattım . Ve tam o anda telefonum olduğunu söylediler.

Kendimle ilgili konularda kimseyi üzmek istemediğimden İstanbuldan ailem olabileceğini düşünerek ellerimle başımla konuşmak istemediğimi anlatmaya çalıştım. Ama arayan üniversitede beraber okuduğum Silvan da öğretmenlik yapan bir arkadaşımmış. Ona durumumu anlattılar ve bizlerin zamanında dostluklar yada arkadaşlıklar henüz şekil değiştirmediğinden ertesi gün yanımdaydı sevgili arkadaşım Tülay.

İki sevgili eski arkadaş yeniden bir araya gelmişti. Konuşulacak çok şey vardı ama ben biraz daha iyi olsamda hala konuşamadığımdan genellikle monolog yapmak zorundaydı sevgili arkadaşım. Yanında o zaman yeni çıkmış olan Zülfü Livaneli nin ADA kasetini getirmişti. Evdeki eski püskü kaset çalarla tüm gün boyunca dinledik ve sonrada uyumak için yattık.

Gecenin ilerleyen saatlerinde ben bir ses duydum daha doğrusu bir hışırtı. Gözlerimi açtığımda bugün bile görsem çok iyi tanıyabileceğim bir adam bize doğru yaklaşıyordu.

Korkuyla Tülayyyyyy diye bağırdım. Neye uğradığını şaşıran arkadaşım " ne var ne oldu " diye sorular soruyordu. Ve ben de " Bir adammmmmmm bir adammmmm" diye bağırmaya devam ediyordum.

Bizim sesimizden ürken gecenin istenmeyen konuğu kaçmaya çalışırken, elimizde olmadan adamın arkasından koşmaya başladık. Sanki yakalayacakmış gibi veya bir şeyler yapacakmış gibi.

Yaptığımızın farkına varınca kapıyı kapattığımızı ve kapının arkasına elimize neler geçerse yığdığımızı da hatırlıyorum. Tabikii tir tir titreyişimizi de. Ne yapacağımızı bilmeden uzun bir süre öylece kaldık. Sonunda Tülay " bari müzik dinleyelim, zaman geçer "dedi.

Dediğinide yaptık. Kaset çaları açtığımızda öyle bir yerde yarım bırakmışız ki kaseti......Zülfü Livaneli şarkısına devam ediyordu;

" Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak herşey....."

Bu anlamlı güzel söz o anda bize o kadar anlamsız ve saçma geldi ki anlatamam. Boşalan sinirlerimizle kahkahalarla gülmeye başladık.

Dünyayı güzellik kurtaracakmış Tülayyyyy............

Hangi dünya, hangi güzellikkkkkkkk

Bir insanı sevmekle başlayacakmış hemde herşeyyyyyyyyy

Ya bu adamı da sevelim ne dersin, gecenin siyahına siyahlık katan korkularımızı körükleyen bu adamı da sevelim, olur Zülfü neden olmasınnnnnnnnn!!!!!

Birden bire arkadaşım ciddileşti ve dedi ki;

Evet, evet Sanem bu adamı da sevelim...

Ne diyorsun ya sen bu adamı da mı sevelim?

Evet, özellikle bu adamı sen çok sevmelisin !!!!

Saçmalama Tülay, sende şoktasın galiba

Bir şeye dikkat etmedin mi Sanemmmmm?

Neye dikkat etmeliymişim?

Bak Konuşuyorsunnnnnnnnnnn.

Gerçekten doğruydu söylediği. Sanki bir Türk filmi klasiği yaşanıyordu. Ani bir şokla kör olan kız nayır nolamazzzz diyen kız, yine bir şokla dünyayı yeniden görüyordu, nayret, nasıl olur yaa, hayat güzelll diyerek.

Zaten o gün bu gündür asla Türk Filimlerine laf söyletmem !!! :)

Yaşamlarımızın akışı hep bir şeylere bağlı. Sevdiğimiz yada sevmediğimiz, istediğimiz yada istemediğimiz.Galiba kendi başımıza yapacağımız şeyler çok azınlıkta. Bilemiyorum.....

Yaşamı yada insanları olduğu gibi kabul etmenin dışında başka türlü huzur bulmadığımı biliyorum.

Valla sevgili Zülfü ! bir insanı sevmekle mi başlayacak her şey onu da bilmiyorum.

Büyük bir düşünürün söylediği gibi; tek bir şey biliyorum o da hiç bir şey bilmediğimdir.......

KanatlıTırtıl

18.02-2005, 20:43
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey...

Sevmeyin anne beni bu kadar!
Gidin azcık..
Yine birbirinizi sevin anne.

Bir insanı sevmekle başlamış her şey;

Beni var eden o beş dakikalık,
Aşkı parlatan her neyse,
Benden önce nasıl seviyorsanız,
Öyle sevin işte!
Ufacıktı gırtlağı bebeğin,
O lokmanızı bana bölmeyin anne!

Bir insanı sevmekle başladı her şey;

Sakatlandım uçmak isteyince
Kime yanaştıysam ürküyordu benden
Ne uçabildim o Şehrinaz' a
Ne koşabildim ona düzgünce
Öyle büyüktü kanatlarım.

Bana ait olmamalı bu dünya,
Kanatlarım etrafıma dolanıyor anne!

18 Şubat 2005
Vefa LÖK

http://artdept.umn.edu/art/gary_hallman/4_03.jpg

andante

03.03-2005, 17:54
Sanatçıların red edişlerinde zaman zaman sarsıcı gelgitler yaşansa da bazen bu red ediş biçimleri benim için gülümseme de yayabiliyor dudaklarıma.

John Cage..... 20. yüzyılın en uçuk bestecilerinden ve piyanıistlerinden biri. Piyanonun doğal sesi rahatsız etmiş olmalı ki John Cage i piyanonun iç donanımına bir sürü ilaveler yaparak,tahta tencere kapağı gibi nesneleri bile kullanarak, alışagelmemiş seslerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. 4 dakikalık sus adlı parçasını seslendirdiği o konser salonunda olmak isterdim....

Sahneye gelir, alkışlardan sonra piyanosunun başına oturur ve bir tuşa dokunur. Aradan tam 4 dakika geçer, ayağa kalkar ve seyirciyi selamlar...... Parça bitmiştir :D

Ne hissetmiştir acaba seyirciler ? Bu konuyla ilgili bir bilgiye rastlayamadım. Ama bu satırları yazarken sizlerin neler düşünebileceğini az çok tahmin edebiliyorum. Evet, sanatçılar düşündükleri gibi yaşadıkları sürece onların önünde saygı ile eğilmekten başka elimden bir şey gelmiyor.

20.yüzyılın bu büyük bestecisi ve piyanisti düşündüğü gibi yaşayanlardandır.Yaşayanlardandı demek daha doğru galiba.....20. yüzyılın eski yüzyıllar gibi olmayacağını bu yüzyılın başında kabul edenlerdendir.

" Karşımıza çıkıveren her türlü sorumluluğu sessizce kabul edivermek kendimize karşı en büyük sorumsuzluktur " diyen Jonh Cage, aykırılık adına değil, dünyada olup bitenden en ufak zerreciğin bile sorumlu olduğuna olan inancıyla hem yaşamını hem de sanatını ortaya koyan kişidir.

Ancak dikkat ediyorum da büyük bir çoğunluğumuz günlük hayatımızda kendimizi öylesine büyük görünmeyen zincirlerle bağlayarak hapsediyoruz ki......ve bunun için kelimeleri kullanıyoruz üstelik.

Herşeyin bir tanımını, bir açıklamasını yaparak hemde....Son derece soyut kavramları bile tanımakla meşguluz. Kelimelerin anlamlarıyla her şeye ama her şeye bir isim koymaya başladığımızdan kaçan ipin ucunu göremiyoruz gibi geliyor bana. Kelimeler sınır getiriyor, hele anlamları iyice daraltıyor her şeyi.

Aşk ı kelimelerle nasıl tanımlarsınız.... ya da sevgiyi.... ya mutluluğu......
Bunları tanımlamaya çalışırken insan olarak taşıdığımız ruhun ve bedenin dilini de çöpe atıyoruz.

Bende bir gariplik mi var ne?.... Ben yaşamı da herhangi bir sıfatla yorumlayamıyorum. Son derece basit aslında. Bu basitliğinde düşünemediğimiz kadar büyük bir görkem de var üstelik. Onu kelimelerle sınırlamadan, onu karmakarışık hale getirmeden olduğu gibi kabul etmeyi öğrenebildiğim andan itibaren her şey çok daha farklı benim için.

Son derece basit, yalın ve alabildiğine özgür.....

Dikkat edin güzel demiyorum. Sıfatlarla tanımlayamıyorum dedim ya....Çünkü yaşamın içinde sadece yaşam var. Ona sıfatları sokan yada başka şeyleri bizleriz.

Gülerim
Gülerim bu işe ben,
İrkilirsin
duyduğun bu sesten,
anlamazsın
şaşırırsın.....

Ne bir zafer çığlığıdır bu
Ne de acının feryadı
Boşuna arama anlamını sözlüklerden;
Bulamazsın !

Başlama harfi bile
oluşmamışken beyninde
bir bütünün anlamını bulmak
senin neyine?

Sanma ki aşağılanmaktasın bu satırlarla
Sana öğretilen
öğrendiğini sandığın dil
değildir duyduğun

Kocaman bir fil gövdesinde
Bir sinekle eş değerdir
kapladığın alan

Boşuna bakma aynalara
Göremezsin !
Aslında hep doğru söylerde
Kör olan sensin.

KanatlıTırtıl

05.03-2005, 17:08
Sevgili Andante!

Buraya alıntı yapmaya korkuyorum, ama bugün gelen şu yazıyı eklemeyi çok istedim. Beni mazur gör.


BİLMEK VE ÖĞRETMEK

Yüzyıllar önce, dünyanın ıssız bir köşesinde bulunan bir adaya ateş, geç de olsa gitmişti. Bu adada dört ayrı kabile bulunuyor, adanın dört köşesinde birbirlerinden kopuk yaşamlarını sürdürüyorlardı.

Bir bilge, öğrencileri ile birlikte bu adaya gezi düzenlemeye karar verdi. Bir gemiye bindiler, zor bir yolculuktan sonra adaya ayak bastılar. Birinci kabileye ulaştılar.

1 – Bu kabilede ateşi sadece rahipler kullanabiliyordu. Bunun kendilerine verilmiş kutsal bir armağan olduğuna diğerlerini inandırmışlardı. Sadece rahipler ısınıyor ve sıcak yemek yiyordu, diğerleri soğuktan donuyor ve çiğ et yiyorlardı.

Bilgenin öğrencilerinden biri:

-Ben burada kalacağım ve bütün insanların ateşten yararlanmalarını sağlayacağım, dedi.

Bilge ve öğrencileri onu orada bırakıp yollarına devam ederek ikinci kabileye ulaştılar.

2 – Bu kabiledeki insanlar ateşin ilahi bir güç olduğuna inanmışlardı ve ateş

yakmaya yarayan bütün araçlara tapıyorlardı. Ama ateş yakan yoktu. Bir öğrenci:

- Ben de burada kalıp bunlara ateş yakmayı ve yararlarını öğreteceğim, dedi ve orada kaldı.

Diğerleri yollarına devam ederek üçüncü kabileye ulaştılar.

3 – Bu kabilede, bir zamanlar ateşi adaya getiren adamın totemleri yapılmış ve her yere yerleştirilmişti. Halk onun tanrı olduğuna karar vermiş ve ona tapıyordu. Ama kimse ateş yakmıyordu.

Öğrencilerden biri de burada kalmaya ve ateşten halkın yararlanmasını sağlamaya karar verdi ve kaldı.

Bilge ve öğrencileri yollarına devam ederek dördüncü kabileye vardılar.

4 – Bu kabile de ateş yakmıyor, ateş hakkında yaygın abartılı söylentilere inanıyordu. Ateş yakmayı kimse bilmiyor ama hep ateşin gücü hakkında masallar anlatılıyordu.

Başka bir öğrenci de burada kalmak istedi. Bilge ve öğrencileri adayı biraz daha dolaştıktan sonra, aynı yolu izleyerek geri dönmeye karar verdiler.

Birinci kabiledeki öğrenci konuşmaya başlar başlamaz rahiplerce suçlanmış ve bir yabancıya inanacağına kendi rahiplerine inanan halk öğrenciyi yakalayıp öldürmüştü.

İkinci kabiledeki öğrenci, halkın tapındığı aletleri kullanarak ateş yakar yakmaz, halk korkmuş, tapındıkları nesnelerin yakılmasına tepki göstermiş, öğrenciyi öldürmüşlerdi.

Üçüncü kabiledeki öğrenci, bir insanın totemine tapmanın yanlışlığını belirterek söze başlayınca hemen öldürülmüştü.

Dördüncü kabiledeki öğrenci de, ateşin ne olup ne olmadığı konusunda söze başladığı anda öldürülmüştü.

Bilge ve sağ kalan öğrenciler gemiye dönüp denize açıldılar. Bilge bu gezinin sonucunu şöyle özetledi:

- Öğretmek bilmekten çok daha zordur. Bilmek istemeyenlere bir şey öğretmek de en zorudur. Cahiller bildiklerine inanırlar ve yeni bilgilere direnirler. Aynı zamanda bir huzursuzluk içindedirler, bu yüzden de gerçekten bilen insanlardan nefret ederler, onları yakarlar, öldürürler.

"İnsan, insanlığın yararı için düşünebildiği kadar insandır!"

FELSEFE YAZILARIM:
http://www.felsefem.net

Grubumuzun Web Adresi:
http://groups.yahoo.com/group/felsefemiz


Sevgiler Sensei Sanem.
Sevgiler herkese.

06.03-2005, 00:02
en kısa zamanda okuyacağım okmaya değer bir yazı

andante

06.03-2005, 13:25
Sevgili Vefa,

Öylesine güzel bir alıntı yapsını ki, derslerine ilk kez girdiğim sınıflarda öğrencilerimin yüzünde beliren benim anladığım ama onların ilk önce anlamadığı bir konunun açıklaması gibi....

Ne mi yaparım, inandığım bir şeyi;

" Sevgili öğrenciler benim adım Sanem Uçar, müzik öğretmeniyim, ve sizlerle müzik dersinde beraber olacağım.Ama bilin ki sizlere bir şey öğretmek için burda değilim. Çünkü öğrenmek bireyseldir. Öğrenmek için çeşitli metaryeller kullanabilirsiniz. Kitapları kullanırsınız, interneti kullanırsınız, doğayı kullanırsınız, insanı kullanırsınız, beni de kullanabilirsiniz.

Ben sizde sadece öğrenme ateşini ateşleyebilirsem mutlu olurum.Bu ateş yakılırsa elimi öğrenmek isteyenlere uzatacağımdan hiç kuşkunuz olmasın.Asla çekilmeyen bir el olacaktır bu konuda size söz veriyorum. Ama bu ateş yakılamazsa yapabileceğim herhangi bir şey yoktur."

andante

06.03-2005, 13:55
Her insanın kendine özel bir öyküsü vardır. Kaç kişi kendi öyküsünü önemser bilmem ama en çok rastladığım başka öykülere olan ilgilerdir. Kendi öykümüzde figüran rollarindeyken başkalarının öykülerinde başrole soyunmamız ise nasıl açıklanır bilmiyorum.

Sanırım kendi öykülerimizde yaşadığımız düş kırıklıklarının yarattığı içimize kapanma refleksiyle başkalarının öykülerinde yapmamız gereken davranışların gölgelerini yaşayabilme imkanı buluyoruz.

Futbola meraklı olanlarımız hatırlayacaktır. Bir kaç yıl önce görebileceğimiz her yerin sarı kırmızıya dönüştüğü, cimbomlu nakaratların yankılandığı o günleri.... Hepimiz neredeyse aynı anda Galatasaray lı oluvermiştik. Kendi öykülerimiz çok farklı olsa bile.

Açıkca itiraf etmek gerekirki çok büyük bir başarıydı. Doğal olarak başarı red edilebilecek bir şey değil. İyi de bu kimin başarısıydı?

Bu başarı ilk başta Fatih Terim ve futbolcularındır. Onları kutlamanın ötesinde, bu bizimde başarımızmış gibi kendimizi bu mutluluğun içinde görmemiz nasıl açıklanabilir acaba?

O mutluluğun içinde kocaman bir hüzün var aslında.Atılan sevinç kahkaları görünmeyen gözyaşlarının değiştirilmiş şekli.

Sanırım dedik ki;

Ey sayın Fatih Terim ve sevgili futbolcular, ben uzun zamandan beri bir şey yapamadım kendi öykümde. Öyküme baktığım zaman görebildiğim çoğunlukla başarısızlıklar ve acılar. Ama sizin öykünüzde başarı var, mutluluk var. Lütfen öykünüze alın beni. Başarınızla kendimi başarılı gibi hissetmemi sağlayın.

Mutlu değilim, mutsuzum. Ve mutluluğunuzla benim de kendimi mutlu gibi hissetmeme izin verin.........

Tam bir fiestaya dönüşen o günlerdeki kutlamalar gerçek fiestaların yaşandığı latin ülkelerindeki karnavalların çoşku ve neşesi içindeyken aslında gerçekte var olan kocaman bir yalnızlığın değiştirilmiş şekli değil mi?

Fiestalarda yalnızlığın ve çaresizliğin yankılanması kılık değiştirmiş mutluluklarla. Tüm yıl boyunca ekonomik anlamda beter durumda bir halk; yılgın, bitkin bir yaşam sürerken, üstüne üstlük katolik kilisesinin koyu ve bağnaz rüzgarıyla soluk alamazken bir günde ne değişiyor ki hayatlarda kahkahalar, mutluluklar, çılgınlıklar kaplıyor hertarafı.....

Kendi öykülerimiz güzel. Hangi rolde olursak olalım başka öykülere öykündüğümüz anda büyüyen bir yalnızlığımız oluyor sanal mutluluğun içinde.

Kendi öykülerimiz gerçekten güzel. Senaryo nasıl olursa olsun o bizim çünkü. Gökyüzünün mavi olması kadar gerçek. Suya olan ihtiyacımız kadar gerçek. Ve senaryolarımız içinde hangi yaşanmışlığı barındırırsa barındırsın, gerçek... Ve gerçekler daima güzeldir.

Yardımını esirge benden
Bırak kendim öğreneyim.
Tutma elimden bırak !
Düşersem düşeyim...

Bir fidan olmama izin ver
Köklerim ilerlerken toprakta
Aldığım yolla büyüyeyim.

Karşılaştığım engelleri bırak!
Bırak toplama önümden
Tüm mevsimleri yaşayıp
Ta içime çekeyim

Yaz olayım,
Kış olayım,
Döküleyim sonbaharla
İlkbaharda yeşereyim....

KanatlıTırtıl

06.03-2005, 16:31
demedi
üzerime kim koydu bunca yükü?

demedi
nerede güneş, toprak ve su?

demedi
ben doğarken
neden hızla geçiyor
umarsızlar ordusu

demedi
güç verin, sevgi verin bana

etrafımda hayat olmasza benim
niye yaşarım ki bu boşluğu
bu mücadelem niye demedi

ve kızıl
kan kızıl bir yürek gibi fışkırıp
yeni bir öpücük verdi göklere

yine gökler yıkılmadı!

http://www.divinemayhem.com/mayhem/pics/Photo/Leslie_at_airport/Flower.jpg

andante

25.03-2005, 00:11
Geçen günlerde arkadaşlarımızdan biri Can Dündar ‘ın “ Neden kadın şairlerimiz yok ? “ başlıklı yazısını burada yayınlamıştı.Bir şeyler yazmak istedim ama o anda hani hepimizin kötü bir şeyler olacağını bile bile, sorunu yok sayarak , gelecek günü erteleme adına giriştiği anlamsız çırpınışlar vardır ya, bende böyle bir çırpınış içinde olduğumdan kelimeler dökülemiyordu.

Bundan sonra oluşacak cümleleri sevgili arkadaşım İlksen için yazıyorum;

Canım arkadaşım,
Biliyorsun her şey çok çabuk gelişmekte. Hiç beklemediğimiz anda öylesine garip gelişmeler oluyor ki gerçekten Türk filimlerinin “ bu kadarı da olmaz yani ! “ dedirten cümlelerinin içinde bile bulabiliyoruz kendimizi.

Son günlerde zıtların birlikteliğinin en iyi örneklerinin yaşandığı günler yaşadık seninle. En mutlu olduğumuz bir an, en mutsuz olabileceğimiz bir an a da gebe aslında. Başlangıç ve bitiş birbirini tamamlayan unsurlar……

İkinci çocuğuna hamile olduğunu öğrendiğin gün, kocanın da mide kanseri olduğunu da öğrenmen hangi fırtınaları kopardı içinde ? Nasıl bir ateşle yandı o güzel yüreğin?....
Her umutsuzlukta bir umut taşımaya endeksli düşünce yapımız, bir anda dağılmanı engelleyerek mavi gözlerinle yine baktı dünyaya… Gözbebeklerimiz yine birleşti. Gülümsemeler yine yayıldı yüzüne, yüzümüze ve kelimeler ayakta kalman için özenle seçildi kendiliğinden…..

Hiç kötü bir olasılık getirmedik ne sen, ne de bizler aklımıza. Doğacak olan yeni bebeğinin sana verdiği güçle bir kez daha sarıldın hayata. Minik bir el daha tutuyordu elini. Yedi yaşındaki sevimli kızının eliydi bu da. Onun olup bitenleri şaşkınlıkla izleyen gözlerine bile umut verebilecek ve küçücük ayaklarıyla ayakta kalmasını sağlayabilecek kadar büyüktün.

Bir an, bir an bile dağılmadın sevgili arkadaşım. Düşünmen gereken ve yapman gereken ne çok şey vardı ve zaman, şu kahrolası zaman, yine bildik hızıyla geçip gitmeye devam ediyordu.

24 saate neleri doldurdun? Sanırım geleceğin ve yaşayamayacağın şeylerin yapabildiğin kadarıyla hepsini….Anıların renklerinin solacağını bildiğinden tüm ayrıntıları beyninin en küçük hücrelerine silinmemecesine kazıdın.

Beklemediğimiz o gün çok çabuk geldi. Biz inanmakta zorlanırken bir çok şey takıldı bizim kafalarımıza. “ Bugün değil!” dedik canım, bilesin….Tanrım bugün değil!!!!.... Bir baba, kızının doğum gününde ölmemeliydi ya… Ama aynen böyle oldu.


Bu sıralar çok sıklıkla başıma gelen son veda yolculukları, senin görüntünle dondu kaldı. Bir şiir gibiydin canım arkadaşım. Hiç duyulmamış, ezgileri sen olan kocaman bir senfoniydin. Hiçbir ressamın tuale aktaramayacağı bir bedendin sen. Kelimelerin bildik anlamlarını yitirdiği, sana özel kelimelerle yazılmış bir romandın.

Neden kadın şair yok diye mi soruyorlar ?Gereksiz bir soru…Kadın, kadın kimliğinin içinde, tamamiyle yoğunlaşıp yaşarken bunu satırlara, notalara, tuallere kim istiyorsa yansıtsın!!!

Son yolculuğumuzu yerine getirmek üzere sana doğru gelirken, arabada Musa Eroğlu türkü söylüyordu.

Telli turnam selam götür
Sevgilimin diyarına
Üzülmesin ağlamasın
Belki gelirim yanına

Hasret kimseye kalmasın
Sevdalılar ayrılmasın
Ben yandım eller yanmasın
Sevdanın aşkın narına

Gönüle hasret yazıldı
Sevgiye mezar kazıldı
İki damla yaş süzüldü
Gözlerimin pınarına.

KanatlıTırtıl

25.03-2005, 09:10
:cry: Sevgili dost Sanem,

Başka bir kıtadan duyuyorum hep acılarını; son günler, aylar ve yıllarda.
Başka bir kıtadan bir kaç satır vızıltımı yollayabilmekti yaptığım.

Yine de duyurabildim ya sana cılız sesimi bunca mesafeden...

Biliyorum, çünkü sen durmuş dinliyorsun geceyi.

Sevgiler.

Cigdemy

25.03-2005, 10:25
yazdım
sildim
yazdım
sildim
yazmak istedim
yazamadım
güçlü olmalı ve güç vermelisin
Sevgiler

andante

03.04-2005, 18:40
PERŞEMBE HIRSIZI

Kadıköy ‘den Karaköy’ e yol alan vapurun güverte kısmını bu sefer sadece sigara tiryakileri doldurmamıştı. Belki de içmeyenler daha çoktu içenlerden.
Çoğunlukla birbirlerini tanımayan insanların yan yana ya da karşı karşıya sıralanışlarında uzun süren bir kışın ardından güneşle yapılan dansın sessiz müziği dolaşıyordu.

Bir de gazete okuyanlar vardı aralarında. Doğal olarak sayfa değişiminde ya da rüzgarın yaladığı andaki hışırtıların dışında pek ses yoktu.
Vapurla yarışan martıların çığlıklarını hesaba katmazsak…..
Bu anı bir adam bozdu !
“ Oh be nihayet ! “ diyordu dudaklarından dökülen sözcükler…..

Uzun zamandan beri beklenen bir olay esnasında hissedilen bir coşkuyla, farkında olmadan dudaklarından dökülen bu sözlerle yetinmedi. Elindeki gazete de okuduğu bölümü işaret eden parmağı inip kalkarken, tanırmışcasına konuşuyordu yanındakilerle.

“ Ben söylemiştim böyle olacağını. Yakalarlar demiştim!”

Bir anlık anlamsız bakışların üstünde olduğunun bile farkına varmadan ceketinden çıkardığı sigara paketinden bir sigarayı ağzına alıp yaktıktan sonra, tüm dumanı içine çekme anında “ oh be nihayet ! “ cümlesi yine döküldü dudaklarından.

Meraklıyızdır, bilirsiniz…..Bu sebeple yaşlı bir kadının “ ne olmuş ki oğlum ?” sorusuna şaşıramazsınız.

“ Perşembe Hırsızını bulmuşlar teyze !!!”

Bir konu hakkında en ufak bir bilgimiz olmasa dahi bilmemenin ayıplığı kulağımıza hep fısıldandığı için, biliyor gibi gözükmek te adetimizdir, bilirsiniz……Öyleyse yine şaşırmayın.

“ Sahi mi evladım ! yakalamışlar mı o perşembe hırsızını ?” deyiverdi yaşlı kadın da.

Durum bu kadar açık ve netken, siz halâ olayın içinde değilseniz, olup bitenlerden halâ bir şey anlamıyorsanız, anlıyor gibi davranmamız için dalıvermeliyiz konunun içine. Şaşırmayacağınızı bildiğim için yazıyorum.

“ Asacaksın böyle gavatları ! Taksim’ de kuracaksın bir darağacı, sallandırıvereceksin ! “ dedi bıçkın bir delikanlı.Ve martıların çığlıkları bir kahkaha şeklinde yankılanıverdi etrafta.

Yine bilirsiniz, durum böylesine bir aydınlığa kavuştuysa; mutlu, kararlı ve kendinden emin bir tavırla “ doğru, çok doğru! “ demelisiniz.

Diyemeyenlerdenmisiniz yoksa?!!!....

Öyleyse asıl öykü bundan sonra başlar. Yazılacaktır merak etmeyin ama siz şimdilik bununla idare edin.

Perşembeler mi kayboldu?
Kim neden çaldı perşembeleri?
Çarşambalar da sevgiler saklıydı
Salı da salıverdik umutları
Pazartesileri hep unuttuk
Cumartesilerde yeniden doğduk
Pazarları öldük yine öldük…
Sahi,
Perşembelere ne yaptık?

KanatlıTırtıl

03.04-2005, 18:53
Bir tanesini ben çaldım sensei! Saklıyorum biliyorsun.

Hey siz garip insanlar!
Dün yine gün boyu muhalifimle savaştım.
Ben dün gece de yalnız gittim odama.
Özleyenim olmadı.
Dün de bir bir ışık yoktu -sevildiğime dair-.
Siz yürüyen uğultular hey..
Selamlaşmaktan bile mi acizsiniz?
Ya ısrarla baktığım o suratınız
Nerede çürüdü?
Gülün biraz.. Ne olur gülün!
Bu gölgeyi bulaştırmayın bana..
Sizin yüzünüzden,
Sanki.. yaşlanıyorum.

http://www.tuncelyapi.com/vefa/elimkelebek.jpg

Yavuz

03.04-2005, 19:07
arkadaşlar insan reddedilişini nasıl dile getirir.
çok zor bi iş bu
reddedil ve sus işte bu

Pegasus

04.04-2005, 00:54
Burada neler oluyor???



Nedir bu toz, bu duman bulutu?

Nasıl bir yoğunluk, nelerin çığlığı bu hep yarım haykırılan?

Acı dolu bir türkünün ezgilerinden bildik, bir türlü dökülemeyen saklı gözyaşları mı?

Yoksa gittiğimiz yolun tabelalarını dikememenin sancısı mı bu çığlıklarınızda düğümlenen?

Gerçekten burda neler oluyor? Nedir bu bağrında ucu sayısız yanlış cevaplara gebe sorular barındıran nevrozlar?

Yoksa hüzünlerden yapılmış totemlere tapınılan bir garip diyara mı geldim?

Yokoluşun kendini gösteren soğuğundan üşümeye başlamanın sayıltıları yayılmış dörtyana...Ki onlar sanatın anasıdır...Bilirim...

Cevaplarının belkide hiç bilinemeyeceği sorular sormak...

Ve unutmak ; henüz sanat denilen şeyin bile modernizmce uydurulan bir kavram oldugunu. İnsanlığın milyonlarca süren topal yolculugunun geldiği noktanın artık onun bu yolculuk esnasında şekillenmiş zihnine çok geldiğini...Bu çokgelişle yeşerecek ortam bulan sayısız cevapsız sorular üretilebilinileceğini...



Ey yaşamdan ve onu çözümleyen insandan verebileceğinden çok şeyleri isteyenler!

Hadi durun biraz!!!
Soluk alın hı...
:roll:

andante

04.04-2005, 20:10
Soluk almak……

Kesinlikle bunu yapmalı insan. Kahkahalarla gülerken bile kesilmez mi soluğumuz?....

Hay aksi yine bir soru sordum!...Ya arkadaşlar vaz geçemiyorum ben soru sormaktan, kim demiş çocuklar çok soru sorar diye, kaç yaşına geldim halâ sorular sorular…..Ama olsun! Annemin halâ çocuğuyum nasıl olsa.

Bu bölümde red etmekle ilgili bir sürü şeyler yazıldı. Red etmenin bazı durumlarda insanları sınırladığından falan bahsedildi. Ama bir şey söyleyeyim mi; bazen red etmek öylesine güzel bir anlamda bulabiliyor ki, sorma gitsin!.....

Şu anda çalıştığım okul 1993 yılında eğitim öğretime açılmış bir okul. Ve ben de açıldığı günden beri bu okulda görev yaptığım için bayağı eski bir öğretmen oluyorum. Emekliliğe bu sene “evet” diyeceklerdenim, ama okulum daima yaşayacaktır, her zaman ki muhteşemliğiyle. Yapabilirsem eğer, OKULUMU SEVİYORUM adında burada yaşanılan şeyleri kaleme almayı düşünüyorum.

İlk kurulduğunda Anadolu Liseleri henüz ilkokul dan öğrenci aldığı için 12 yaşındaki çocuklardan oluşmuş iki sınıfla eğitim ve öğretime başladı. Onlarla her şey sanki biraz daha mı farklıydı ne?

Her şeyin en güzelini yaratmak için kolları sıvamıştık, tabii bu işte Beden Eğitimi öğretmeni de baş rol oynuyordu.Çok güzel bir basketbol takımı kurdu ve onlarla gece gündüz demeden çalıştı. Ve nihayet yarışmalar geldiğinde sanki askere oğul gönderen aileler gibi bizde basketbol takımımızı uğurladık ve getirecekleri başarı dolu haberleri beklemeye başladık.

İlk gelen haber bizler için üzücüydü….. yenilmişti takımımız !.... Olsun dedik, ne olur yani bunun başka günleri de var.

Takım yarışma yerinden döndükten sonra bizler dersteyken bağrışmalarla dışarı fırladık. Takımdaki öğrenciler formalarını yerden yere atarken “ bu formayı giymeyi red ediyorum !”,”Kimse ama kimse bize bu formayı bir daha giydiremez !” sesleri koridorda yankılanıyordu.

Okulumuzda ki ilk eylem gerçekleşiyordu. Olacak şey değil !. Biz ki onlar için neler yapmıştık ! Ama bu veletler nankör bir davranış sergileyerek bir de eylem yapıyorlar ha!....

Yazıklar olsun !......

Dedim ya sorulardan bir türlü vaz geçemiyorum, soruların bir cevapları olsa da bazılarımızın dediği gibi cevapları da olmayabilir, bir de bazı sorular öylesine gizem doludur ki içinizdeki merak körüklenir birden;

“ Neden, bu formayı bir daha giymeyeceklermiş ?”

Canım öğrencilerim benim. Ne güzel anlatmışlardı red ediş sebeplerini.

“ Ya hocam ya! Tüm yıl nasıl çalıştığımızı biliyorsunuz. Derslerimizi bile ihmal etmeyi göze aldık. Giydik formalarımızı çıktık basketbol sahasına. Bir uğultu vardı önce sonra kesilir gibi oldu gülüşmeler başladı. Gülüşmeler yerini kahkahalara ve sonrada tezahurata bıraktı mal mal diye.”

“ Ne malı evladım ? “ ( Hay Allah yine soru sormuşum!)

Öğrenci formasını getirip açtı önümde. Kocaman harflerle MAL yazıyordu.

“ mallar geldi mallar geldi diye bağırdılar ya hocam “

Haklıydı, bizim için öylesine alışıktı ki bu MAL kelimesi. Çünkü okulumuzun adının kısaca yazılmış haliydi. Maltepe Anadolu Lisesi….. Ama bu bir başkası için çok farklı şeyler ifade edebilirdi ve hatta bizimkilerin moralinin bozulmasına ve yenilmesine de sebep olabilirdi.

Önce bir soluk alın dedim bende ne garip değil mi? Kızmak için de gülmek için de ya düşünmek için de her şey için soluk almak gerekiyor galiba ?

Yahu arkadaşlar sorular sorarak çevreye verdiğim rahatsızlıktan ötürü ben sizden özür diliyorum, bir daha yapmayacağım desem bile inanmayın, sanırım ben duramam.. ( galiba bu da bir soruydu )

KanatlıTırtıl

04.04-2005, 20:59
SENSEİ VE ÇEKİRGE : DERS NO = 500240401302

- sensei doğru yere bıraktım mı sence?
- bekle ve gör çekirge, sorularla zaman harcama.. bak bulutlara, soruyorlar mı "usta şimdi hangi yöne uçucaz?" diye..
- peki sensei....
- ...


* * *

- sensei, neden rayların üzerinde gitmeye mecbur onlar? bizim gibi arazide gezmek istemezler mi?
- bu onların tercihi çekirge.
- bizim tercihimiz ne peki sensei?
- bekle ve gör çekirge, sorularla zaman harcama! önce kendi etin, kemiğin, ciğerlerin ne diyorsa onları dinle sen.
- peki sensei.
- ...


* * *

- sensei.. sensei.. uyan!
- ne oldu çekirge! nedir tatlı rüyamı bölen!
- tren geliyor!
- ne treni çekirge??!!
- bekle ve gör sensei, sorularla zaman harcama! az sonra ganimetimizi, bölüşeceğiz.
- çekirge!! bu kaçıncı ders! beni kopyalama çekirge!! lafımı çalma çekirge!! kimseyi, hiç kimseyi beni bile taklit etme çekirge!
- oss sensei! oss.....


* * *

- sensei, tren neden yavaşlamıyor?
- ...
- geçip gitti sensei.. geçip gitti! ve hiç sendelemedi bile. yanlış muz kabuğu mu? yanlış yer mi seçtim? neden hiç bir şey olmadı? neden sensei? hem hiç yavaşlamadı bile acaba makinist görmedi mi tuzağımı?
- ...

- ... :(
- dinle çekirge. işte senin fikirlerin de ancak bu muz kabuğu gibidir.. ne makinist dikkat eder. ne tren etkilenir. bir dahaki istasyona dek aynı hızda giderler. aynı şekilde çizgi çizgi bir dünya seyreder yolcular pencereden. en yakındaki gerçekler hızla kayar ve belirsizdir onlara. uzaktakileri seyretmeyi tercih ederler. sen sen ol fikirlerini sunma bir istasyonda. birileri düşer incinir de tonla dayak yersin. kurtarmam seni!
- oss sensei. sustum.
- ve unutma düşüncelerinin bu yolda bir istasyon olması diye bir amaç edinme sakın. üstelik bu seviyeden bile çok uzaksın. şimdi deriiiin bir nefes al ve hiç bir şey düşünme!!


* * *

- hiç bir şey düşünmediğimi nasıl anlayacağım sensei?
- daha o derse gelmedik çekirge! sus yeter!!

v.l.

http://www.dicaco.com/gallery/04/grand.jpg

Pegasus

04.04-2005, 21:44
E tırtıl sen çok yaşa emi...:) selam olsun senseine de çekirgenede...

Sorular dökülmeli tabi her daim. Zira dudaklardan en güzel dökülenler olmasalarda en etkin oldukları su götürmez.... Onlar ki; kimi zaman çözümsüzlüklerine rağmen değerin öz unsurlarındandırlar. Ama dostlar çok su içmekde zehirlenmeye yol açabilir , çok bal yemek gibi...

andante

06.04-2005, 23:23
Ya Vefa, sevgili dostum sana ne desem bilmem ki iki gündür yüzüme hiç eksilmeyen bir tebessüm kondurdun, hatta zaman zaman daha ileri gidip kendi kendime gülmeye başlıyorum ki " deli mi bu kadın ? " diye düşünecekler diye aklımdan geçmiyor değil..... Sen çok ama çok yaşa emi?

Seninle VAR OLMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ ni hissediyorum.

Sevgili arkadaşlarım, gerçekten bizim okul muhteşem bir okuldur. Sanki burda reklam yapıyormuş gibi bir izlenim yaratıyor gibi gözüksem de inanın değil. Sizlerle bu muhteşemliği paylaşabildiğim için de ayrıca sevinmekteyim.

İzin verirseniz sizlere çok sevdiğim ingilizce öğretmeni arkadaşımı tanıtayım;

Yeryüzüne inmiş bir melektir bana soracak olursanız. Öğretmen olmanın tüm donanımlarına sahip olmasının yanında kendine özgü özellikleri de vardır. Bu özelliklerinden bir tanesini acayip kıskanırım....

Öyle güzel rüyalar görürür ki... Ve bunları öylesine güzel anlatır ki.... Bende yaşantısı boyunca bir veya iki rüya görmüş biri olarak onu acayip kıskanırım.

Son derece zevklidir ve çok hoş bir giyim tarzı vardır. Bunu neden mi yazdım? Çünkü biraz sonra anlatacağım rüyada önemli bir rol oynuyor bu.

Rüyasında dersine bir müfettiş gelir arkadaşımın. Kafka nın romanlarındaki kahramanlara benzer bir müfettiştir gelen.... İçeri küstahca girer, tüm dünyayı sanki o yaratmış gibi ve bir böcek gibi bakar sevgili arkadaşıma....

Arkadaşım dersini bitirdikten sonra yanına çağırır ve başlar konuşmaya;

" Siz nasıl bir öğretmensiniz? "

" Nasıl yani efendim anlayamadım..... "

" O nasıl ders anlatış öyle !!!! hadi hepsinden vaz geçtim ya bu kılık kıyafet te ne !!!! "

" Anlayamadım efendim ! kılık kıyafetim de ne var !????....."

" Bir de utanmadan konuşuyorsunun kes sesini !!!!"

..........

Rüyanın devamında sevgili arkadaşım ipleri eline alır;

" Size teessüf ederim sayın müfettiş ! beni beğenmemiş olabilirsiniz, ama size bir şey söyleyeyim mi? siz de beş kuruş etmezsiniz, herşeyden önce bir bayanla nasıl konuşacağınızı asla bilmiyorsunuz!!!! "

demiş ve bununla yetinmemiş " tüüüüüüüüüü" diye yüzüne tükürmüş müfettişin.

Müfettiş durur mu hemen durumu bir raporla müdüre bildirmiş ve müdür de sevgili arkadaşıma soruşturma açması için sarı zarfı uzatmış..... :lol:

Ama asıl öykü şimdi başlıyor.

Rüyanın bu biten bölümünde bizler " amma rüyaymış" diye fikirlerimizi ortaya dökerken beden eğitimi öğretmenimiz söze karıştı;

" Olurmu yaaaaaa hiç bu olaya sarı zarf verilir mi? ".... :D

Bir an şaşkınlığımızı attıktan sonra rüya anlattığını açıklamaya çalıştık.

Ama bilirsiniz sevgili dostlar bir konuda itiraz etmeye kararlıysak komik durumlara düşeceğimizi bile bile devam etmeye hazırızdır. Red etmenin ve özellikle itiraz etmenin dayanılmaz sancısını yaşamak bizim kaderimizdir.

" Olsun rüya olsun ! rüya da bile bu olaya sarı zarf verilmezzzz"........
:cry:

KanatlıTırtıl

06.04-2005, 23:55
SENSEİ VE ÇEKİRGE : DERS NO = 500240609232

- İyi bakın şişko kafalılar..! Neymiş unutmadığım, İyi bakın da görün!

- Ne sayıklıyorsun çekirge! Ne yapıyorsun burada.. Ne tuhaflık becerdin yine?

- Şey sensei, bütün sesli harfleri kullandım biliyor musun?

- Ne diyorsun sen yahu? Ne sesi, ne harfi?

- "İyi bakın şişko kafalılar..! Neymiş unutmadığım, İyi bakın da görün!" dedim ya demin.. İşte orada bütün sesli harfler var.

- Pes yani, kurtardın mı şimdi? Çıldırtma beni de burada ne arıyorsun, bu kupkuru meydanda söyle?

- Yağmur yağması için dua ediyorum sensei, muz ağacı ekeceğim.

- Nası bir duaymış bu?

- UZUN KULAKLI RÜYALAR

Ağlar sabahlara kadar
Tutup kulaklarından astığım rüyalar

Asılı kalır öylece
İdamlık mahkum gibi tüm gece

Ve sadece benim gibi inekler
Samanyolundan düşecekleri bekler

Gün ağarırken sokakları yalar
Güneşe yapışıp kalan rüyalar

- Ah çekirge ah, ara sıra ettiğin bu sözler olmasa var ya muz ağacı diye seni ekeceğim buraya. Ama yok, bu kupkuru toprakta muzu bırak diken bile yaşamaz.

- Muhabbetine pervaneyim sensei!

- Yalanmayı bırak da, söyle buraya nereden geldin ne işin var?

- Çocukken icad ettiğim bir oyun yüzünden kurudu burası sensei.

- ...?

- Çocuklarla su içme yarışı oynardık saatlerce içer içer kusardık gene içerdik.. Ağzımızı musluğa dayayıp, en çok suyu içerek kazanmaya çalışırdık sensei. Hehe.. çok defa ben kazandım!

- İyi halt ettin!! Vallahi şu zavallı toprağa bile çare bulunur da senin kafandaki koca çatlakları nası dikeceğim Allah bilir.. Nasıl oldu sana sensei oldum bilmiyorum. İşim çok vallahi. Yazık şu ömrüme yahu!

- Os sensei, os! ..Sensei, şş, oss dedim sensei! Sensei uyan ne olur, sana yeni şiirimi okuyayım "makarna süzgecine düşen muz ve .." Sensei yaa! Uçuşa geçmenin zamanı mıydi şimdi?

http://www.tuncelyapi.com/vefa/catlak.jpg

KanatlıTırtıl

18.04-2005, 01:25
SENSEİ VE ÇEKİRGE : DERS NO = 500240814500

- Abonemize şu an ulaşılamamaktadır, lütfen daha sonra tek...
- Ah çekirge, ah çekirge :x neden açmazsın şu telefonunu:?

* * *

- Alo, alo.. Sensei sahile geldim ben! Sen neredesin?...
- Az bekle yahu, çatırdama, yakınlardayım.

* * *

- Biliyor musun sensei, halen parılıtısıyla şaşı ve şaşkın dolandığım o sözünü düşündüm de.. İyi ki söylemişsin. Sana saygım katlandıkça katlanıyor. Hani derler ya hiç bir kağıdı yedi defadan fazla kendi üzerine katlayamazsın diye.. Katladıkça genişliyor ve yayılıyor o sözün.
- ;)
- Haklısın, gülmekte haklısın, bırak sindirmeyi, ben yutamadım bile o lokmayı halen. Gerçekler dedin.. Gerçekler daima güzeldir dedin. Ya çirkin olan bir şey, bir varlık, bir eylem? Çirkin olan her şey gerçek dışı mı? Yok mu yani? Hmmm. Çirkinlik diye bir şey yok o zaman hı? Ah sensei.. Bu lafınla beni yörüngendeki bir kaya parçasına çevirdin.
- Çekirge! Yanlış yoldasın!
- ??
- Sensei ve çekirge'yi sil aklından!
- Nasıl olacak bu sensei? Sen silebiliyor musun beni?
- Hayır!
- ??.. Anlamadım affet sensei..
- Gerçek tektir çekirge. Sen bana pervane olduğunu sansan da, Sen ve ben onun etrafında dönmekteyiz aslında. Çekirge olmasa senseinin hükmü kalır mı? Birbirimize aynı seviyede muhtacız.
- Gerçeğe ne kadar yaklaşabildin sensei?
- Bilmiyorum!
- Neden?
- Bilmiyorum.
- Sen bilmiyorsan kime danışacağım? Ya büyük bir yanlışa kapıldıysak?
- Her soruya cevap verebilecek en büyük bilge ZAMANDIR bu evrende. Bekleyip göreceğiz çekirge. İstisnası yok bunun. Gerçek eninde sonunda herkesi kavrayacak. Soru sormaktan asla kaçma çekirge. Cevabı olmayan bir soruyu sorabilecek kadar bile geniş değil insanoğlunun beyni.
- Aklım karıştı, kim sensei kim çekirge derken bir anda bulanıklaştı durum. Ya ben mutluyum çekirge halimden.
- Ah! Olamaz, koş, inelim, vapur boşalmış, yeni yolcular biniyor!
- ...!
- Elimden tut çekirge, araya düşmeni istemem.
- ..
- Hoppa, vallahi atladın bile kıyıya!
- Hahhaha! Pek düşünülebilir bir ihtimal değildir bir çekirgeyle elele yürümek. Daha doğrusu zıpzıp zıplamak! Alışılmış bir tercih olamaz kişinin kendini yerden yere vurması.
- Seni anlamak istemiyorum!! Bu konuyu kapat. Ama bugünkü gibi telefonunu kapatma! Ulaşamadım yolda sana.
- Sensei biliyorsun nefret ediyorum teknolojiden! Hareket halindeyken açmam ki cebimi.
- O nefret ettiğin teknoloji, bilgisayarlar, internet vesaire i de biraz da senin yardımınla kullanıyorum. Bak işte gördün mü nasıl da birbirine bağlı sensei ve çekirge!
- Aaah sensei, dünya da bir numaralı elektronik veya bilgisayar uzmanı olsam ne fayda! Dediğin cihazlar, o karmaşık dediğin her makine, her program, her devre.. Son derece katı bir basitliğin üzerine inşa edilmiş sensei. Bir veya sıfırsın onların gözünde. Bir "galiba" veya "keşke" yi bile kavrayacak teknolojimiz yok ki!!
- Neyse çekirge, sen mutlu ol, senseinim ben! Bir süre insanların şu fotoğraf çekme ve günlük tutma huyları üzerine düşün e mi? Sonra hatırlarsak beraberce tartışırız bunu.
- Peki sensei.


http://www.tuncelyapi.com/vefa/cep.jpg

andante

18.04-2005, 17:34
Galiba bazen "susmaktır bazı şeyleri anlamlı kılan " .......susmak üzerine yazılmış dizeleri yada deyişleri düşünmekteyim derin bir sessizliğin içinde. Eylemsizlik gibi algılansa da sessizlik çoğunluk tarafından, bence hiç te öyle değildir. İçinde inanılmaz bir çığlığı barındırır sessizlik, hele kendi sessizliğimiz.

Öğrenci önüme imzalamam için yine bir kağıt parçası tutuşturdu. Aman Tanrım ! ne çok kağıt tüketiyoruz diye düşünmeden kendimi alamıyorum.Acele ve günlü olup asla gününde elimize ulaşmayan bir sürü emir ve genelgelerin duyurularından birisiydi altına imza atacağım şey....

İlk okuduğumda özellikle bir paragraf dikkatimi çekti. Yazı bir bütün olarak son derece güzel bir gerçeğe dokunuyordu. İlköğretim okullarında ve liselerde düzenlenecek Türk Halk Müziği ve Türk Sanat Müziği koro ve solo yarışmalarıydı...

Kim nasıl itiraz edebilir ki böylesine güzel bir etkinliğe?. Okullarımızda kendi kültürümüzü yaşatmak için yarışmalar düzenleniyor. Kaç kere katıldım bende bilmiyorum ama bu sefer niye tüylerim diken diken oldu öyleyse?

Güvendiğim bir öğrenciyi yanıma çağırarak işaret ettiğim paragrafı okumasını istedim ve okuduktan sonra ne düşündüğünü söylemesini istedim.

Okudu ve neden benimde okumamı istediniz ve düşüncemi neden merak ediyorsunuz şeklinde bir merak uyandı gözlerinin içinde. Onun cevabını almadan merakını gidermeliydim;

Kelimeler önemlidir bilirsin... senin için hiç bir şey ifade etmeyen bir kelime bir başkası için çok farklı şeyler ifade edebilir. Bir yanlışlık yapmak istemiyorum, bir harekette bulunacaksam eğer doğruyu anlamışmıyım emin olmak istiyorum... :)

Emin olamıyormusunuz hocam?

En son adımı atmadan asla emin olamam,attığım son adım emin olduğumdur, şimdi söyle bu paragraf sende nasıl bir duygu uyandırdı?

Valla kıl oldum hocam....

Çok şükür!!! ya ne güzel bir şey seninle aynı frekansta olan insanları bulabilmek. Haklısın demek anlamında değil, bazen aynı gözle bakabilmeyi, aynı kulakla duyabilmeyi istiyor insanoğlu, ben de o dönemdeyim demek ki.....

Ne mi rahatsız etmişti beni:

Sadece bir emir rahatsız etmişti.

Falanca filanca bölümünün aldığı şu ,şu, şu sayılı emir gereğince okullarımızda şu etkinlikleri yapmaya karar verdik. Gereğinin yapılması duyrulur.....

Ya bir anlamlı iş ,nasıl bir çabayla böylesine komik durumlara düşebilir?Öylesine güzel bir şey nasıl bir yöntemle son derece sevimsiz hale getirilebilir?....

Bana soracak olursanız; kelimelerle....tonlamayla.....ifade ediş biçimiyle....duruşla.....sıralayın sıralayabildiklerinizi boşluklar doldurulabilir..............

Kuşkusuz gerçekler çok güzeldir. Güzel olmayan bir gerçekle karşılaşmadım ben. Ya da bana öğretemediler gerçeklerin çirkin olduğunu.

Ancak çok iyi biliyorum ki; lekelenmiş gerçeklerimiz de vardır.İnsanoğlu tarafından dokunularak kirletilmiş gerçeklerimiz de vardır.

Ölüm en büyük gerçeklerimizden. Ölümle hiç bir problemim yok diğer insanlar gibi. Ölümlerde dökülen gözyaşları ölümün kendisine değil, kendi bencilliğimize aslında. Duyamayacağımız, göremeyeceğimiz, dokunamayacağımız, konuşamayacağımız, birdaha yaptıklarımızı yapamayacağımız anda duyulan korkunun gözyaşları....

Bir bitiş ve olması gereken, son derece doğal ve gerçek, kuşkusuz sonuçları olmasa bile kendisi güzel.

Ama aynı ölüm, bir bombanın altında kafatası parçalanmış beyni dağılmış bir çocuğun da yanı başında savaşlarda... İnsan eliyle lekelenmiş gerçek...

Hep deriz ya.. ne güzeldi eskiden yediğimiz domatesler ne güzel tadı vardı. Öyleydi doğanın kendisinden orataya çıkıverirdi bir gerçek olarak ve gerçekten çok ama çok güzeldi.

Şimdi de var domateslerimiz...Doğanın kendi iradesiyle değil değişime uğrayarak ama yine gerçek.....İnsan eli tarafından lekelenmiş bir gerçek ama.

Kısacası doğanın kendi dengesi içersinde gerçek olan her şey çok ama çok güzel.Bizler tanrı rolüne soyunup yarattığımız her şeyde bir başka gerçek ortaya çıkartıyoruz ama unutmayalım bunların hepsi LEKELENMİŞ GERÇEKLER....

Bu kadar çok lekelenmiş gerçek varken, gerçekten " gerçekler " daha bir anlam kazanıyor ve güzelleşiyor.

Yaşasın gerçekler!!!!! :)

KanatlıTırtıl

10.05-2005, 15:56
SENSEİ VE ÇEKİRGE : DERS NO = 500250012261

- Ne dinliyorsun sen öyle keyifle hı?

- "Voices of Düdük" . Bir iltifat mı bu çalgıya bu isim yoksa alay mı anlamadım.

- Düdük ha? Ahhahahaa ilginç, gördüm şimdi albüm kapağını. Tamam tamam dur hele şimdi. Bir dalarsak vaktinde çıkamayacağımız bir konu bu. Sonra konuşuruz bunu hı? Ne yaptın bugün?

- Bilge kediye rastladım patikada. Bir masal anlattı bana. Dur bak unutmadan anlatayım:

" Vakti zamanında, büyükler küçükleri pireler berber, develer tellal diyerek oyalarken; Üç milyar kişi mi desem, üç yüz bin kişi mi yoksa üç bin mi desem bilmiyorum.. Ben üç kişi diyeyim de senin için kolaylık olsun. Üç arkadaş annelerine veda edip çıkmışlar yola. Bir oyun parkını, bir okulu ve bir çarşıyı geçmişler. Deniz gibi geniş, dümdüz ve yemyeşil bir kır manzarasına gelmişler. İleride, çok ileride, minik bir nokta gibi görünen o ağacı görmüşler. Büyüklerden öğrendikleri ve yol boyunca ikna edildikleri yüce bir ağaçmış bu. Ona ulaşmak, gölgesinde dinlenmek, meyvasını yemek ve beraberce hayata dönmek insanların aklına kazınan binlerce yıllık bir mirasmış. Uzun bir yolu neşeyle geçip o dev ağacın dibine varmışlar. Çok yorgun ve açmışlar. Dallarda meyva görmüşler. Biri tırmanmış, biri tarif etmiş, biri de düşen meyvaları tutmuş. Ve ağaca sırtlarını yaslayıp, bir süre meyvalarını seyre dalmışlar. Biri ısırarak yemiş, biri dilimleyip, biri de kabuğunu soyup yemiş. Biri demiş "en güzel ben tadı ben aldım!", diğeri demiş "hayır ben! siz yanlış şekilde yediniz!", üçüncüsü de "Aman be! Ne delisiniz! Asıl benim gibi yemeliydiniz. " demiş. Uzun süre konuşmuş, tartışmışlar fakat kimse kimseyi kabul edememiş. Sonunda yorgun düşünce bir karar vermişler. Yüce ağacın gölgesinde uyuyacaklarmış. Uyanınca da kendi yedikleri meyvaya ait birer posa ile şehire döneceklermiş. Girişteki çarşıda bir tezgah açıp, posalarını satacaklarmış. Sonuçta kim daha pahalıya satarsa, kazanan o kişi olacakmış.... Pazar kurulmuş, alan almış, satan satmış. Yine de anlaşıp barışamamışlar.. Biri çarşıda tüccar, biri okulda hoca, biri de parka bekçi olmuş.... Bunların ettiği halt da neymiş söyle bana hı? Neymiş adı bu bokun? "

- Hahahahaha!!! Bu Bilge Kedi var ya, hepimizi gölgede bırakır. Ne güzel tarif etmiş sana tuvaletin yolunu. Küçük insanların büyük oyunları veya büyük insanların küçük oyunları bu.

- Zayıfım. Çok zayıf hem de sakar. Zayıfım, kalmıyor aklımda hiç bir şey sensei. Kırılgan ve pahalı eşyalarla dolu bir evde misafir olmak kadar zormuş öğrenmek denen iş! Kavramların üzerinden usulca geçiyor ellerim. Bırak eşyaları kullanmayı, ben bu halimle hiç birini kavrayıp yerinden bile oynatamam ki. Bu manzaradan İki mum gibi titrek, her an sönecekmişcesine tedirgin ve gizlice süzülüyor ellerim.

- Kavramlar, kalıplar, tanımlamalar, maskeciler ve maskeler! Bu seni durdurmaz ki! Durduramaz, aksine vakit kazandırır! Gerçekler daima güzeldir çekirge. Sen de bir "gerçek" olduğunu varsaydığında bu kurala uymalısın. Çakıl taşlarını daima yanında taşı çekirge. Sen talihlisin çünkü çoğunluk gibi çakıl taşı aramak zorunda değilsin. Çakıl taşların ceplerinde girmişsin bu bahçeye. Güzelliğin de gerçek, evet gerçek! Ama güzelliğe aldanma çekirge. Eğilip baktığın o büyük havuza atabileceğin bir kaç çakıl taşın olmalı her an yanında.

- Sensei sen sormuştun ya bana geçen; "Neden insanlar fotoğraf çekme veya günlük tutma ihtiyacı duyar? " diye.. Onu düşündüm de dün biraz. Bak istersen sana bir resim ile tarif edeyim bu konudan ne anladığımı?

- Sonraki sefer anlat hı? On dakika sonra çıkmam gerekli.

- On dakika hı.. On. Neden her şeyi ölçüp biçme derdindeyiz ya?

- Haha, bak aklıma ne getirdi. Anlatıp gideyim.. Geçenlerde bir sergideydim. Ve net olarak gördüm ki, maskeler ve maskeciler o meydandaydı. Yaptıkları işe dair, sanata dair, hayata dair.. Daha bilmem neye dair atıp tutuyorlardı. Masada rengarenk bir kavram salatası, kadehlerde felsefe.. İştahla çalışıyordu çeneler ve mide. Mimarın biri, ki mimarları oldum olası sevmem, şöyle konuştu yaratıcılık hakkında;

" Ben şehirde gezi yaparken her yapıyı, her binayı, her ayrıntıyı gözlerimle ölçerim. En ufak bir eğriliği, hatayı algılarım ben. Zor oluyor tabi böyle gezmek. Çok üzülüyorum. Yaratıcılık adına her şey yok oluyor günden güne. Bakın bir projemde ben, eşiyle beraber tuvalete gitmek isteği olan bir müşterim için, iki klozetli banyo yaptım. O kadar şaşırıp, sevindiler ve memnun oldular ki tarif edemem! "

- Sensei, sen de Bilge Kedi gibi işi getirdin nereye bağladın.. Vallahi diyecek söz bulamam. Os Sensei!!

- Aaa, neden böyle konuşuyorsun çekirge? İnsanlar için daha mühim kaç duygu var ki böylesi etkide rahatlatan? Bak mimar ne dehşet bir eser koymuş ortaya! Ben çıkıyorum. Haydi kal sağlıcakla.

- Peki Sensei!




http://www.altayyazilim.com/depo/karargah.jpg

KanatlıTırtıl

11.05-2005, 13:50
http://www.altayyazilim.com/depo/vefa_oss.gif

Bir hafta yokum buralarda. Her şey güzel olsun. Düşlerimiz sizlere emanet.
OS SENSEİ.

andante

12.05-2005, 00:06
Ah sevgili tırtıl, canım vefam benim,

Senin nerde ve nasıl olduğunu bilmek beni burada mutlu etmeye devam ettirirken, aslında nefes aldığın havada, tebessümünde, gözlerinle baktığın her yerde bende olacağım.

Çok mutlu olacağını bilmek, bende de gülümseme şeklinde kendini gösterdi dudaklarımda.

Bembeyaz bir dünya da olacaksın, düşlerindeki beyazlıkta sana çocuk sevinci diliyorum.

andante

19.05-2005, 15:25
Günlükler ve fotoğraflar

Sanırım babama her zaman çok şey borçlu olarak kalacağım.İlk ve son fotoğraf makinamı bana armağan ettiğinde ortaokulu bitirmek üzereydim. O yaz tatili önüme gelen her şeyin fotoğrafını çekerek işe başlamıştım. Çok güzeldi. Sanki bir yerde kendini tanrı yerine koyup zamanı durdurmak gibi bir şeydi. Ne çok fotoğraf çektim o zamandan bu yana. Hiçbirinde yer almadım doğal olarak çeken kişi olduğumdan. Hatta bu işle profesyonel bir şekilde ilgilenmemi isteyenler bile çıktı. İşte o zaman çok gülmüştüm.

Neydi fotoğraf çekerken beni mutlu eden ?.....

Uzun bir süre fotoğraf çekenleri de izlemeyi sürdürdüm. Özellikle yaptığım geziler süresince denk geldiğim Japon turistleri....Son derece düzgün bir şekilde rehberlerinin ağzından çıkanları dikkatle dinleyen ve kesinlikle verilen emirlerden dışarı çıkmayan, ne kadar kalabalık olursa olsun asla kaybolmayacak Japon turistleri........

Bense sürüden her zaman ayrı olan kendine özgü bir varlıktım.Söylenenler değil, ellerimle, gözlerimle kendi kulaklarımla tarihin yada doğanın sesini dinlemeye çalışırken tek başımayken ne kadar çoğuldum aslında.....İşte bu gezilerimde tek başına olmakla yalnızlık arasındaki farkı keşfettim. Tek başına olabilirdin ama asla yalnız değildin.

Arabamın bagajındaki katlanır koltuk ve masayla birlikte konaklayacağım yerlerde uyuyabileceğim bir sırt çantasıyla gezmediğim yer kalmadı. Bir çok yere bir kaç kez gittim. İlk gittiğim yerde asla fotoğraf çekmedim. Orda yaşanılan tüm anı bir küçücük pencereden bakarak yaşamak hiç işime gelmedi.Zamanın olduğu gibi kaldığını aslında hareket edenin sadece bizler olduğunu çok sonraları anlayacaktım. Bu sebeple telaşla fotoğraf çekme ve bu anı ölümsüzleştirme peşinde olmadım. Hareketime ve bu hareket esnasında hissettiklerimle mutlu olmaya izin verdim kendime.

Ve hala gördüğüm Japon turistlere tebessümle bakıyorum.....

Edebiyata olan ilgim artmaya başladıkça gördüm ki şiirler benim için daima ilk önceliği getiriyor.Zamanla şairlerin şiirlerini okudukça şiir benim vazgeçilmezim oldu. Kuşkusuz bu konuda idollerim oluştu zamanla.Bizden Nazım Hikmet, sonradan keşfedeceğim Ece Ayhan ve Edip Cansever idollerimi oluştururken, şiirlerin çevirisinin zorluğunu bildiğimden yabancı şaiirlerden ilk idolüm Mayakovski oldu. Ne garip bir şairdi be tanrım!!!!

Yine aynı dönemlerde yani ortaokulu bitirdiğimde sevgili abim, Mayakovski ye olan ilgimi bildiğinden bana doğum günümde onun bir kitabını armağan etmişti.

Şiirleri olduğunu düşünerek kitabı heyecanla okumaya başlarken, şiir kitabı olmadığını hemen anlayacaktım.Yaşantısında çok önemli bir yer etmiş olan Lili Brik le olan yazışmalarını ve günlüğünün bir parçasını oluşturuyordu kitap.

Ben şiirlerini seviyordum, kuşkusuz nasıl yaşadığı , yaşantısında kimlerin olduğu bilinmek istense de ben hiç merak etmemiştim.Lili Brik e duyduğu aşk inanılmazdı. Aşk kavramını gerçekten yaşayarak bilenler için son derece güzel yazılmış tanımlar içeriyordu. Ama herşeye rağmen, iki insan arasında yaşanılmış,veya bir insanın bilinenin dışında bir kimlikle ortada olması ne kadar doğruydu?

" Senin köpeğin" diye attığı imzaların biz okuyanlar için ne anlamı olabilir kiiiiii. Ve asla o günden sonra kimseye ait günlükleri okumama gibi bir karar aldım ve bu kararıma bu yaşıma kadar sadık kaldım.

Bu satırları yazarken bir taraftan Cem Karaca nın şarkısını dinliyorum;

Dışarda kar yağarsa
Hissederim görmem
Ayak sesin uzakta, koklarım duymam
Bir köşeye savrulmuş
Buruş buruş ceketim
Sensiz ellerim üşür
İçerimde kar yağar....

Hepimiz için bazı şeyler sanki aynı gibi etkiyi yaratsa da hepimizde yaşanılanlar kendine özgü ve kendi gerçekliğindedir.

andante

26.05-2005, 17:08
Son zamanlarda hemen hemen heryerde çeşitli etkinliklere katılmak zorunda kalıyorum.İster istemez hiç bir bilgim olmadığı halde bu etkinliklerin içinde olmak durumunda olduğumdan," organizasyon" konusunda da düşünmeye başladım.

İnsanlar neden organizasyonlar düzenler ?.......

Bu organizasyonlara insanlar neden katılırlar?.....

Çok aptalca ve cevabı çok kolay sorular gibi algılıyorsanız valla benim diyecek bir şeyim olmaz bu konu da, ama yinede söyleyeyim; ben cevabı bulmakta zorlanıyorum artık......

Verilecek cevaplar çok çeşitli olmakla beraber her iki sorunun da cevabı tek bir başlıkta toplanabilir mi acaba?....

İnsanları bir araya getirmek,tanımak ve tanıtmak.....Kuşkusuz bu başlığa ulvi değerler de katarak soylu bir iş yapıyor görüntüsüyle kendimizi ve başkalarını kandıran tüm organizasyonları red ediyorum.

Ben bir müzik öğretmeniyim. Tek bir amacı vardır müzik dersinin, ancak ne yazık ki okullarımızda bu amaca yönelik hiç bir çalışma yapılmaz. Anlamsız zorlamalarla öğrencileri flüt çalmaya zorlamak,solfej gibi müzik için gerekli ama asla çocukların anlayamayacağı bir mantıkla mide bulandırıcı hale getirerek; sıradan, hatta müzik yaşamımızda önemli olsa dahi, müzik dersi en altta bir duruma getirilmiştir.

Nedir pekii müzik dersinin amacı?....

Öğrencide tek başına yada toplu olarak iş yapabilme yeteneğini geliştirmek.Onun birey olmasında katkıda bulunmak.

Bu amaca yönelik mesleğini yapmaya çalışanlar tehlikeli maddelerdir.

Ben de bu anlamda tehlikeli bir madde olmuş oluyorum.Klasik batı müziği eğitimi almış olmama rağmen, gençlik dönemim rock müziğin en mükemmel örneklerinin sergilendiği dönem olduğundan, beğenim arasına bu müzik türü de girdiği için, okul bahçesinde ölü bir kedi bulunduğunda, rock gurubu öğrencilerimle birlikte sorguya çekilirken bu dünyayı onlara nasıl anlatabilirim?

Ya da katıldığımız bir yarışmada sponsor " OKEY" olduğundan ertesi gün; " Eşeğin aklına karpuz kabuğu getirmeyin hocahanım!!!" sözünü algılamada zorluk çekerken Uganda malı jeton kullanmama rağmen uyanabildiğimde " Eşeğin aklında karpuz kabuğunun hep olduğunu" bu düşünce mekanizmasına nasıl açıklayabilirim?

Yetiş imdadıma Nietzsche, sen yine haklısın;" Benim ağzım senin kulaklarına göre ağız değil"

Toplumun hemen hemen her kesiminde açık yada gizli bir şekilde engellenmeye devam ediyoruz açıkcası. Doğru yaşam tarzı da, ne koşulda olursa olsun her şeyi göze almakla doğru orantılı....Tüm engellemeler bir şekilde insanın doğasında karşı çareyi de üretmeyi getiriyor.

İşte bu anlamda tüm etkinlikler, ya da organizasyonlar en iyi öğrenme yeridir. İyi ya da kötü, güzel ya da çirkin, söz konusu öğrenciler olduğu zaman kabulumdur.

Bu sene başında 10 tane genç yanıma gelerek dans gurubu kurmak istediklerini söyledi. Hevesliydiler, ancak bu konuda ki yeteneklerini bilmiyordum.Ya da becerilerini diyeyim..... Düşlerini ise; daha önceki senelerde diğer öğrencilerin gösterdikleri başarıları ve o anda yaşanılanları kendilerinin de tatması oluşturuyordu.

Bana göre yanlış bir başlangıç amacı ama olsun.....

Uzun bir süre dansın onlar için gerçekte ne ifade ettiği konusunu konuştuk. Kesinlikle işin bu aşamasında benden nefret ettiler, eminim....Öyle ya bir an önce kreografiler oluşmalı, müzik belirlenmeli, ve çalışma başlamalıydı....

Ah keşke; " Gençler düşünebilse, yaşlılar uygulayabilse....."

Sonunda fark ettiler ki dans kendini ifade ediş biçimi. Bir dil yani. Bedenin Dili, özetle. Ergenlik denen çoğunlukla başa bela gibi algılanan, ama ergenliğin sadece sivilcelerden ibaret olmadığı, bunun insan ruhunda yaşanan gelgitlerin en yoğun olarak hissedildiği çalkantılı dönemin en üretken dönem olduğunu fark ettiler.Kendi gerçekliklerini fark ettiklerinde kendilerini sevdiler.

Onlarca fikirler ürettiler.Güldüler, birbirlerine kızdılar,kabul ettiler, red ettiler.....Her şeyi olması gerektiği gibi yaşarken, dans edecekleri senaryo kendiliğinden ortaya çıktı, kareografileri birden bire yarattılar, tüm bunlara uygun müziği yaratmakta hiç zor olmadı....

Kendin olabildiğin sürece, kimseye öykünmeden, kendi gerçekliğinle, kabulun, her türlü zorluğu yenme başarısı da beraberinde gelecektir. Çalıştığın yerin halı kaplı olmaması, bir salonun en ücra köşesinde sıcakta yada soğukta çalışmak artık önemli değildi.....

Sabırla kendi çalışmalarını sergileyecekleri ve kendilerini ifade edecekleri etkinliği beklediler.

O gün de geldi elbette... Hangi beklenen gün gelmez ki?????

Belki adı çok büyük ama etkinliği çok kötü organize etmiş bir üniversitemizin düzenlediği dans yarışmasında sabırla sonuçları beklediler. Sondan başa doğru dereceler açıklanırken en heyecanlı an geldi.

" Ve şimdi sıra birinci okulumuzda sayın seyirciler!" diyordu sunucu. Okulumuzun adı dökülüverdi sunucunun ağzından. Sahneye fırlayan 10 genç, sevinç çığlıkları içinde ellerine alacakları kupayı heyecanla beklerken sunucunun sesi bir kez daha yankılandı salonda;

" Pardoooooooon!!! yanlışlık oldu. Özür dilerim birinci siz değilsiniz..."

O sahneden inişlerindeki yüz ifadelerini anlatmak hiç işime gelmiyor. Çok acı çekiyorum onlar adına. Onlarla bu yılki dans yolculuğumuz Maltepe sahilinde adalara karşı içilen biralarla son buldu.

Her türlü duygunun birbirine karışarak yaşandığı o gün, kahkahalarımızda martılara karıştı bir ara. Bir rekora imza atmıştık her şeyden önce;

En kısa süreli birinciliği yaşama rekoruydu bu...

Her şey bir yana, yaşama dair bir çok şey öğrenildi. Ama ben niye son zamanlarda beynimden ve dilimden Fikret Kızılok un Kalbim parçasını atamıyorum henüz bulamadım...

kalbim
neden hep olmazlarda
neden hep çıkmaz sokaklarda
kalbim
dayanmak artık kolay değil
bırakacak gibisin yarı yolda kalbim

sevdin olmadı
bir dünya istedin kardeşçe
olamadı
kalbim
dayanmak artık kolay değil
bırakacak gibisin yarı yolda kalbim

KanatlıTırtıl

30.05-2005, 11:32
SENSEİ VE ÇEKİRGE : DERS NO = 500250031154

- Hayat! Bildiğimiz her şey onun ekseninde seyretmekte. Yaşarsın veya seyredersin. Yaşarsın veya şikayet edersin. Yaşarsın veya yazarsın. Yaşarsın veya resmini, heykelini yaparsın. Sen bir şeylerle didinmekteyken, yanıbaşında, sağında, solunda, damarlarının içinde ve her yanda dansetmektedir hayat! Yaşarsın veya düşünürsün.. Seni bir çam ormanından veya bir ceylan sürüsünden ayıran kutsal bir armağan ve derin bir ağrıdır beynine mıhlanan.

Yaşarsın veya saatlere bakarsın!

- Ama, ama, ahh.. Evet Bilge Kedi, yıllar yıllar oldu koluma saat takmıyorum. Bekleyenim veya beklediğim bir şey olmaması çok acı. Ama bir yandan da hayatımı kolumdaki saatin tik taklarıyla meşgul etmemenin büyük zevkini yaşadım. Düşünsene bir kırlangıcın boynuna saat taktığını. Herhalde bu endişe kuşların uçmasını bile değiştirirdi.

- Selam Çekirge!

- Hoşgeldin Sensei! Çok özledim seni ben.

- Hoşbulduk, ne yapıyordun az evvel? Sanki biriyle konuşuyordun.

- Mavi Kedi' yle sohbet ediyordum. Sana göstereceğim fotoğrafı getirdim Sensei. İşte bak...

http://www.altayyazilim.com/depo/yatak.jpg

- Bu ne? Neresidir, nedir?

- Benim yatağım.

- Hı? Çok garip. Çok garip. Ne bunlar, yorganındakiler kedi mi?

- Evet.

- Ne çok kedi var ve ne çok halde geziyorlar üzerinde.

- Hhhaahaa! Evet, hani vardir ya Schrödinger'in Kedisi denen bir kuramsal deney.. Bu deneyde, bozunup bozunmadığı dışarıdan bilinemeyecek, uyarılmış bir atom ile bir kedi aynı kutuya kapatılıyor. Atom bozunacak olursa bir tetikleme mekanizması aracılığıyla bir siyanür şişesini kıracak ve kediyi öldürecektir. Kuantum mekaniğin kapsamında son derece sıradan diye nitelendirilebilecek biçimde, atom, hem bozunmuş hem de bozunmamış sayılabiliyor. Bundan yola çıkarak, kendisi de atomlardan oluşan kediyi de hem canlı, hem de ölü sayabilir miyiz? Henüz kimse bu soruya herkesi tatmin edebilecek bir yanıt bulamadı.

http://entropy.brneurosci.org/schrodinger-cat-blackboard.jpg

- Çekirge! Dur biraz! Dur.. Hmm.. Yorgan ve türlü hallerde kedi desenleri.. Manyaksın sen yahu. Yorganı üzerine örtüp dalınca düş alemine sen, burada kalanlar için de, senin için de belli belirsiz ve aynı zamanda hoş bir alemde seyrediyor hayat. Gerçek ve düş arasında gezinebilecek en uygun canlı kedi galiba! Of harika bir şey bu. Bak bu hiç aklıma gelmemişti, kediler gerçek mi??!! Kediler bu dünyadan çekip gitse, geride ne kalır estetiğe, gizeme, cazibeye ve sevdaya dair??

- Kedisiz olmaz sensei!

- Ee, bakıyorum da iki yastığın var, ooh, geniş geniş iyisin vallahi.

- İki yastık! Biri "varlık" diğeri "yokluk"! Ya başımı varlığa koyup, yokluğa sarılarak dalıyorum uykuya veya yokluğa dalıp gitmişken varlığa tutunmuş şekilde buluyorum kendimi. "Neredeyim, nerede kalmalıyım?" a dair soruları çoktan sildim aklımdan. Geceler bir ufuktan diğerine pırıl pırıl seriyor hayatı yüzüme.. Yıldızları barındıran bir mendil gibi.. Serin, nemli, pürüzsüz ve kocaman bir öpücük gibi.

- Tamam çekirge, sormuyorum artık perdelerin neden siyah ve kalın diye.. Sormuyorum!

andante

15.06-2005, 23:18
Hiç etrafınızda başka melodiler yankılanırken sadece sizin duyduğunuz ezgileri mırıldandınız mı kimseye belli etmeden?....

Üryan geldim gene üryan giderim
Ölmemeğe elde fermanım mı var?
Azrail gelmiş de can talep eder
Benim can vermeye dermanım mı var?

Dirilirler dirilirler gelirler
Huzur- u mahşerde divan dururlar
Harami var diye korku verirler
Benim ipek yüklü kervanım mı var?

Karacaoğlan der ki, ismim öğerler
Zehir oldu yediğimiz şekerler
Güzel sever diye itham ederler
Benim Hakk tan özge sevdiğim mi var?.....

İçimde duyduğum ve kimsenin duyamayacağı bir sesle söylediğim şarkı Cem Karaca nın bu şarkısıydı, etrafta neşeli şarkılar çalıp insanlar onlara eşlik ederken....

Yerine getirmek zorunda olduğumuz alışkanlıklarımız var, belki de beklediğimiz alışkanlıklar bunlar....

Devletteki hizmet süremi tamamlayarak uzun yıllar beraber olduklarıma " hoşçakal" dediğim kutlamalarda neler hissedilir neler yaşanılır?......

Güzel sözler...... hak edilen yada edilmeyen ama niyese hep güzel sözler.....Bir bitiş yaşanılır hep bu kutlamalarda.Oysa biten bir şey yok ortada. Ne bitebilir ki zaten istemedikten sonra?....sadece başka bir başlangıca adım atıyor atmanın bitişle ne ilgisi olabilir ? Ama bizler bizden ötesi yok anlamında yaşamaya alıştığımız için, varlığımızı fiziksel olarak aynı odada bulunmakla özdeştirdiğimiz yaşama bakış açımızla nereye kadar dayanabilirz acaba?

Seni görüyorsam, sesini duyuyorsam, sana dokunuyorsam ve aynı havayı teneffüs ediyorsam varsın....Seni görürken, sesini duyarken, ve seninle aynı havayı teneffüs ederken yaşadıklarımız harikaydı.....

Şimdi artık sen yoksun....Çünkü seni görmeyeceğim, sana dokunamayacağım, aynı havayı teneffüs edemeyeceğim...

Hay allah ya!!! Bu nasıl bir dünya görüşü ya da ben ne kadar salak biriyim...Düşündüm de hiç bir bitiş yok benim için, gariplik bende gerçekten dinazor gibi hissediyorum son zamanlarda kendimi, neslim tükendi de yeni farkına varıyorum.

Daima başlangıçlar var, tüm bitişleri red ediyorum.....

Evet müzik öğretmeni olmak başa beladır senden daima müzik isterler, pekii öyle olsun;

Ben suyumu kazandım da içtim
Ekmeğimi böldüm de yedim
Alkışı duydum, ihaneti gördüm
Sesim de oldu, sessizliğim de
Seviştiğim de oldu benim...

Sen de başını alıp gitme ne olur
Ne olur tut ellerimi
Hayatta hiç bir şeyim az olmadı senin kadar
Hiç bir şeyi istemedim seni istediğim kadar

Sende başını alıp gitme ne olur
Ne olur tut ellerimi....

Sema

19.06-2005, 12:56
"Reddeden olmak" mı , "Reddedilen olmak" mı zordur??? :roll:
Evet... hangisi zordur arkadaşlar?

andante

04.07-2005, 15:50
Sevgili Semacığım,

Güzel bir soruydu ancak cevap gelmedi........

Uzunca bir süre bende ne cevap gelecek diye beklemedim değil hani....

Açıkcası benim fikrimi de soracak olursan ikisi de kendine göre zordur diyorum ama daha zoru da var bana soracak olursan.... :P

Dışarıdan bakıldığı zaman, kendine göre kuralları olan biz insan denilen varlıklar, bu kurallar zincirine uymayan herhangi bir an yakaladığımız anda, red etmemiz bir anda kendiliğinden oluşuyor. Kendimizi de bu kurallara alıştırdığımız için, sonrasında red edişlerimizde pek fazla sıkıntı yaşamıyoruz. Kendimizi haklı çıkartacak her koşulu yaratmadaki becerimiz sayesinde ayakta kalabiliyoruz.

Konu birebir bir insanı red etmek üzerine kurgulandığında belki biraz daha sıkıntı yaşayabiliriz ama, durum hemen hemen aynı mantık sinsilesiyle devam ediyor aslında.

Red edilen bir durumda kalmak ise bir anda büyük bir çöküntü yaşamamıza sebep olabiliyor. Ama yine, bu çöküntünün etkisi zaman karşısında azalmaya başladığında açılan yaralar kabuk bağlamayı da beraberinde getirebiliyor. Zaman zaman kabuk tekrar kanamaya başlayabilir ama biz insanoğlu her koşulda çıkış noktasını yaratma konusundaki becerimizle bunları da aşabiliyoruz.

Ben, kendi adıma en büyük sancıyı, red etme anlamında, kendi kendimi red etme konusunda yaşadım. Kendi kendinizi red etme durumunda kaldınız mı hiç?.....

Hadi anlatayım;

Beş yıl önce çokta güzel bir şeyden birden bire kendimi kopardım. Profesyonel bir şekilde beraber olduğum müzik gurubundan ayrıldım.İyi işler yaptık. Ülkemizin müziklerini yurt dışında tanıtmaya kadar götürdük işleri. Gezmediğimiz ülke kalmadı bu anlamda.Bu işten ayrılma sebebim ise büyük depremin ardından Yunanistan da vereceğimiz bir konserin etkisi oldu mu diye kendi kendime çok sordum , sanırım yanıt evet ti.

Hatırlarsınız, o depremin ardından yıllardır her türlü iyi niyete rağmen düşman olarak adlandırılan iki ülkenin arasında dostluk rüzgarları esmeye başlamıştı. Depremin ardından garip bir şekilde Yunanistan a gitmek bir anda moda haline gelmişti.

Bizimki böyle bir şey değildi. Biz davet edilen her ülkeye gitmiştik, ve yine davet üzerine Yunanistan a gitmeye karar vermiştik.Yakın olduğu için otöbüsle gitmek istedik.

Yunanistan ı gezmek için yolculuğa çıkan diğer vatandaşlarımızla aynı otöbüsteydik. Edirne den sınır a varışımız kolay oldu. Çoğunlukla uçakla yolculuk yaptığımız için kendi ülkenin topraklarından adım adım ayrılışı izleme şansımız olmamıştı. Garip bir duygu....

Meriç nehrinin üzerinde bir köprüde yol alırken Mehmetçi ye son el sallayışımızdan bir kaç dakika sonra kendi topraklarında değilsin artık köprü de olsan bile, çünkü otöbüs duruyor, Yunan topraklarındasın ve otöbüsünüz yanlardan gelen sularla dezenfekte ediliyor.......

Dezenfekte ediliş bittikten sonra otöbüs yola devam ediyor ve tekrar durduruluyorsun, içeriye Yunan polisleri giriyor ve pasaportlarınızı topluyor.

Buraya kadar her şey normal... uzaktan Mehmetçiyi görebilirsin ama artık kendi topraklarında değilsin. Ne kadar sürer sizce pasaportların kontrolu?... Bir saat , iki saat.... daha uzun sürebilir miiiiiiiiiii?

Gece saat 22.00 civarlarında alınan pasaportların gece 03. 00 olmuş halal kontrol edilmemiş ve sen hala otöbüsün içindesin....

Kapalı yerde uzun süre kalamama hastalığım tekrar ortaya çıkıyor ve arabanın camları üzerime doğru gelmeye, nabız atışım yükselmeye ve nefes alamamaya başlıyorum... Birer ikişer her şeye rağmen aşağıya iniyoruz. Tam anlamıyla bir yasak yok, ama öyle bir gizli yasak var ki, dışarıya çıkmana çok sevimli bir gözle bakılmıyor.

İnceldiği yerden kopsun diyorsun kendi kendine.

Otöbüsün şöförü kan ter için de bir şeyler konuşuyor gümrüktekilerle, merak ediyorsun, nasıl bir aksilik olabilir ki?.....

Ve şöför yanımıza gelip konuşmaya başlıyor.

"İçinizde müzisyenler varmış"

Sorun bu mu diye geçiriyorsun içinden, ne salakça bir durum......

Şöför konuşmaya devam ediyor...

" Yıllardır gidip gelirim, bazen içlerinden bir salak çıkar ve bizi hiç neden yokken burda tüm gün boyunca bekletir, konser vermenizi istiyorlar...."

Beyninizden vurulmuşa dönüyorsunuz.

Konser vermek miiiiiiii, nedennnnnnnnn?

Ya böyle bir şey olabilir mi ?..... hayatta olmaz !!!!!

Binlerce soru üretiyorsunuz orda kendiliğinden....

Ya biz sokak çalgıcısı değiliz, kim oluyor onlar istiyor diye gecenin bu vakti tüm çalgıları bagajdan çıkarıp onlar için şarkı söyleyeceğiz,bu küfürden de kötü, ölelim daha iyi...........................

Saatlerden beri bekleyen insanların perişan gözlerle size o bakışları yok mu?????

Çalın bir şeyler de kurtarın bizleri bu bekleyişten, bu beladan.

En çok bu dile yansımayan gözlerdeki sözler yaralıyor insanı. Kendini kendin yapan bir sürü değerler üretmişsin bu an a kadar ve bunlarla yaşamışsın, hiç ödün vermeden, inandıkların olmuş ve bu uğurda verdiğin bir savaş olmuş...... Hiç birinin önemi yok bir başkası için.

Türk toprağına doğru yürümek geliyor içinden her türlü dur ihtarına karşı ve sırtından bir kurşunla orda can vermek geliyor....

Yapabilirsin aslında, yapmaman için hiç bir neden yok. Kendini bir kenara koyup, tüm tarihin geliyor gözlerinin önünden ve Atatürk ün bir tek cümlesi yankılanıyor kulaklarında.

" Gerçek bağımsızlık ekonomik bağımsızlıktır "

Her zaman, yalnızlık ve tek başına olmak farklıdır der dururum. Yalnızlıktan korkar insanlar, oysa yalnızlık çoğulluktur. Yalnız değilim orda ama ne yazık ki tek başımayım.

Tek başına olduğunda onca kalabalığın arasında bir hiç oluyorsun.

Niyazi olmak ta değil derdin o an, eğer öleceksem ölümüm işe yaramalı diyorsun, yaramayacağını o an da hissediyorsun.

Yaz sıcağında kışın serinliğini hissediyorsun tüm damarlarında. Ağlamak güzeldir yeri geldiğinde ama gözyaşların bile içinde hissettiğin serinlikle buz tutmuş akmıyor....

Ölüm ne ki anne diyorsun kendi kendine....

Bir kez duyar insan ölümün sessiz fısıldamasını

Ama nasıl bir yerse burası

Bir hançer sokup sokup çıkarılıyor

Değerlerim geliyor gözlerimin önüne

Ve her an

Parça parça

Adım adım ölüyorum anne diyorsun.................

Çalgılar mevcut koşullara göre sıralanıyor, geçiyor müzisyenler çalgılarının başına ne için , kim için ne çaldıklarını bilmeden melodileri yayıyorlar gökyüzüne....

Mehmetçik te duymuştur kesinlikle bu melodileri diyorsun gecenin karanlığında ve özür dileyerek ondan, kendinden ,ve o anda bilemediğin herşeyden, sözler dökülüyor melodilerle.....

Kimseye etmem şikayet
Ağlarım ben halime......

Sema

04.07-2005, 18:38
Sevgili andante ,

Aslında o günkü ruh durumumla ilgili bir soruydu?
Konu başlığını görünce , içimden sormak geldi...
Şükür ki, bazen aşamadığımız , aşmaya çalıştığımız o ruh hali sizin de söylediğiniz gibi , zaman karşısında azalabiliyor...

"Reddeden olmayı" , terazinin bir kefesindeki "vicdan" ve "Reddedilen olmayı" da diğer kefesindeki "gurur" gibi düşünüyorum.

Reddedilen olmayı ; -ne kadar kabullenmesi zor gelse de- , kendi iç dünyamızda bir çıkar yol bularak aşabileceğimizi düşünüyorum aynen sizin gibi.. :) Ve bu durumu kendi yöntemlerimle atlattığım zamanlar, yaşanmışlıklar oldu.



Red edilen bir durumda kalmak ise bir anda büyük bir çöküntü yaşamamıza sebep olabiliyor. Ama yine, bu çöküntünün etkisi zaman karşısında azalmaya başladığında açılan yaralar kabuk bağlamayı da beraberinde getirebiliyor. Zaman zaman kabuk tekrar kanamaya başlayabilir ama biz insanoğlu her koşulda çıkış noktasını yaratma konusundaki becerimizle bunları da aşabiliyoruz.

Fakat reddeden olmanın verdiği çöküntüyü aşabilmek diğeri kadar kolay olmadı , vicdan terazinin kefesinde ağır bastı, taşıması epeyce güç oldu.

Kendimi reddetme konusunda :roll: bi düşüneyim... sanırım karşılaşmadım böyle bir durumla . sizin de söylediğiniz gibi hepsinden zoru bu olsa gerek... Müzik kariyerinizi bu şekilde bırakmanız gerçekten üzücü :( Ama aşabilecek güçtesiniz , buna eminim.

KanatlıTırtıl

06.07-2005, 08:53
http://photos1.blogger.com/img/252/894/1024/atardecer.jpg

Reddetmeye alışır insan ama reddedilmeye alışabilecek olan var mı hı?
Mutlaka, ki mutlaka bir umut getirir o noktaya kadar seni.
Önceki yerinden uzaklarda, çok yükseklerdesindir artık.
Uzaklar...
Yüksekler...

HAYIR!
HAYIR!

HAYIR!
HAYIR!

Önce İtalyanca bir şarkı duyduğunu filan sanarsın.

HAYIR!
HAYIR!

HAYIR!
HAYIR!

Düştüğün yerde bir başına kanarsın.
Kanarsın.
Kanarsın.

Buna alışamaz ki bir insan.
Bunlar hep Ölüme dair acemice deneylerdir.

Sinsice yeni bir umut ekilmiştir çoktan.
Ölmedin ki çünkü daha.
ÖLMEDİN.

andante

14.07-2005, 13:14
Eğer sıcağı sıcağına bu yazının ardından bir şeyler yazmaya kalkışmış olsaydım, cümlelerin nasıl olacağını çok iyi bildiğimden engelledim kendimi.

Nasıl güzel anlatmışsın yine böyle durumlarda içimizde kopan fırtınaları, red edilirken duyduğumuz haykırışlardaki kabul edememenin red edişini....

" Kırmızı " rengin her çeşidinin bir ressam edasıyla tualde sergilenişini...

Ama bu sefer bir değişiklik yapacağım, aynı konu da bir beyaz öykü anlatmak istiyorum sizlere;

Kahramanımızın bir adı var ama izin verirseniz bu adı hiç kullanmayacağım. Çünkü televizyon kanallarımızdan birinde haber editörlüğü yapan bu kişiyi tanıyabilme olasılığınız var, benim çok sevdiğim bir öğrencim de, hikayesinin kullanılmasına iznim var ancak adının geçmesine yok, olmamalı da....

İlk öğretmenliğe başladığım Van da dersine girdiğimde dikkatimi çekenlerdendi bay X. Herşeyden önce kıpır kıpır yerinde duramayan özelliğiyle, daha sonra da çenesiyle dikkatimi çekmişti. Çok güzel konuştuğu gibi son derece etkileyici bir ses tonu vardı. Zamanla bay X in bir özelliği daha çıktı ortaya. O kadar sık aşık oluyordu ki.....

Ve aşık olduğu zaman bunu her davranışından o hiç bir şey söylemese de anlamak mümkündü.Dışarıya yansıttığı izlenim benim açımdan, hayatın güzelliğiydi, içinde zaman zaman fırtınalar kopsa da. Bir devamlılığın kanıtıydı bay X....

Aradan tam 22 yıl geçti ve hiç bir şey değişmedi onun için. Artık öğrenci kimliğinin dışında gerçi bana hala " hocam " dese de benim çok sevdiğim dostlarımdan biri.

Bundan bir kaç sene önce diğer arkadaşlarıyla evime geldi. " Bizim bay X yine kötü " dedi diğer öğrenci dostlarım.

Ve anlatmaya başladı;

Ya hocam nasıl güzel bir kız size anlatamam.Onu ilk tanıdığımda içimden bir şeyler aktı ama yine her zamanki gibi bunu ifade etmedeki eksiliğimle belli edemedim ve bir süre sonra onun sıcak kişiliğiyle dostluk kendiliğinden ortaya çıktı.

Bundan nefret ediyorum ya hocammmmm!!!!. Dost olduğun zaman gerçek duygularını aktaramıyorsun ki bir kıza !...Hep maskelenmiş bir yüzle dolaşmak zorunda kalıyorsun yanında, ve ister istemez onunla ilgili herşey seni çok ilgilendirirken, hem yakın olmak hemde uzak olmak gibi bir şey bu.

Sonunda dayanamadım ve kendi kendime tüm duygularımı açıklamaya karar verdim değil mi ama bu işkence benim için bitmeliydi !.

Haklısın bay X. Sonucu ne olursa olsun katlanmayı bilmeli insan.

Siz bizim öğretmenimizken o anda anlamadığımız ama galiba bu kadın iyi bir şey dedi diyerek yıllar sonra anladığımız bir çok sözünüz geldi aklıma. " Yaşamınızda hiç bir şeyi ertelemeyiniz " demiştiniz hatırlıyormusunuz hocam ?

Bilmemki bay X demişimdir kuşkusuz sen devam et....

Bu sözden aldığım gazla iş yerine gittim ve karşıma alıp kızı " bak kızım şu dostluk maskesini bir kenara bırakalım ben seni seviyorum " demeye kararlı adımlarla dolanırken karşıma çıkmaz mı....

" bay X, bay X, sana söyleyeceğim çok önemli bir şey var " diye koşar adımlarla yanıma gelişini izlerken elim ayağım buz kesti ya hocam.

" Ne oldu? " diye heyecanla sordum ve aldığım yanıt neydi biliyormusunuz?....

Neydi bay X?....

" Nişanlanıyorum!!!"

Hadi yaaaa.....

Ya hocam beraber dolandığı adam da fena bir adam değil biliyorum ama gel sen bunu bana anlat. Onun en mutlu günü benim en mutsuz günüm oldu. Dost maskeme bürünüp onun mutluluğuna ortak olurken neler yaşadığımı anlatamam size.

Buna mı üzgünsün yaniiii...

Olur mu hocam bu hikayenin başlangıcı....

Neyse nişanına da gittim dostum yaaaaaaa, zamanla alıştım bu duruma ama onu her gördüğümde , bana her selam verdiğinde içimde kanayan bir yara olmaya devam etti.Aylar sonra tam herşeye , herşeye rağmen alışmışken beni çağırdı bay X seninle konuşmak istiyorum diye. Çok üzgündü, hemen koştum yanına tabii..

"Nişanlımdan ayrıldım " dedi ve ağlamaya başladı.

Burda bay X ayağa kalkıyor ve sol omzunu gösterek " işte hocam burda gözyaşları saklı" diyor...devam ediyor bay X

Bu sefer onun en mutsuz günü benim en mutlu günüm oldu hocam, çok mu adiyim sizce?

Tabii bu soru karşısında biz kopuyoruz gülmekten, diğer öğrencilerle kendimizi yerlerden toparladığımızda yanıt vereceğiz de toparlanamıyoruz.

Ve asıl öykü bundan sonra başlayacak ama isterseniz bu yazının uzun olmaması için onu bir sonraki yazıda anlatayım. Bay X in aceleyle Ukrayna ya gidişi....... :wink:

andante

15.07-2005, 17:36
Kendimizi toparlayabildikten sonra bay X in beklediği cevabı nihayet verebildim;

Sanmıyorum bay X, olsa olsa bu durum bir eşitlenme sorunudur. Çünkü onun en mutlu olduğu anda sen mutsuzdun! :)

Sevgili bay X uzun bir süre içine gömdüğü duygularını dostluk maskesiyle sürdürürken iç dünyasında kendisiyle konuşmayı hiç ihmal etmemiş. Ve kendine göre 20 haziran gününü bir milat olarak kabul ederek karar vermiş.

20 haziran benim için tarihi bir dönüm noktası olmalı diye düşündüm hocam

Bu tarihin senin için bir önemi varmıydı kiiiiiiii, ya insanın aklına geliyor neden 20 haziran diye, 19 değil yada 21, illaki 20.....

Hiç bir nedeni yok sadece 20 haziran a kadar halledilmeli diye düşündüm.

Bu arada diğer öğrenci dostlarım araya giriyor ve sormamı istiyorlar;

Bu kararı verdiği günün hangi tarih olduğunu sorsanıza hocam?

Sahi ya, mart ayında falanmıydın?...

Yok hocam karar verdiğim an 17 hazirandı.

Şimdi düşünün uzun zamandır yapamadığı bir işi bizim bay X üç gün içinde halledecek.... Gittikçe ilgi çekici olmaya başlıyordu durum. Kararlı olmanın verdiği güvenle iş yerine giden bay X gözucuyla kızı arıyor ama görünürlerde yok. Etrafındakilere sorduğunda yerinden fırlayacakmış gibi oluyor.

Bir çekim için Ukraynaya gitmiş esas kızımız arkadaşlarıyla.

" Olamaz benim haberim niye yok "diye soruyor sevgili bay X. Çevresindekiler şaşkın.... İyi de sayın bay X gitme kararını siz imzalamadınız mııııııı?

İnanabiliyormusunuz hocam, kafam nasıl meşgulsa imzaladığım bir kararı bile hatırlamakta zorlanıyorum. Kafama dank etti ki bu çekim 21 haziran a kadar sürecek ve o gün yada bir sonraki gün dönecek bizim ekip.

Oğlum haberleri gerçekten sen mi hazırlıyorsunnnnnnnnn?

Ve ani bir karar vererek o da Ukraynaya gitme planı yapıyor ama bu o kadar kolay değil.Herşeyden önce vize derdi var, diğer ülkelere göre kolayda belirlediği tarihte olabilmesi için 3 günü var ve bu süre vize alabilmek için yeterlimi acaba?.....

Şimdi mantıklı kişler şöyle düşünebilir;

Olan olmuş, bu durumu kıza geldiği zaman söylesin, bunca zahmete katlanmaya değer miiiii?

Siz bu soruyu aklına getirdiyseniz önce şunu hatırlamalısınız;

1) Ne demiş ona öğretmeni; "Yaşamda hiç bir şeyi ertelemeyin" Siz benim öğrencimin sözümden dışarı çıkacağını sanıyorsanız aldanıyorsunuz.

2) Söz konusu bay X olduğu zaman hiç bir şeye şaşırmayacaksınız. Bay X lise sondayken bir gün sınıf başkanı olduğunu gördüm. Sınıf başkanı olmak gibi bir şeyle şimdiye kadar ilgilenmeyen bay X neden birden bire bir darbe yaparak kendi başkan olmuştu diye hep düşünmüşümdür. Yanıtını sonraki yıllarda alacaktım,

Benim dersim seçmeli dersttir. Yani zorunlu değildir. O zamanlar çalıştığım okulda seçmeli ders olarak bir de resim iş dersi vardı. Öğrenciler yeteneğine göre birinden birini seçer ve liseyi bitirene kadar bunları değiştiremezdi. Ve ders esnasında sınıftakiler ikiye bölünür, müziği seçenler müzik odasına , resim iş dersini seçenler resim atölyesine giderdi.

Bay X in o zamanlar aşık olduğu kız, ne yazık ki resim dersinde olduğundan uzun bir süre seçmeli dersini değiştirmeyi düşünmüş. Olmamış tabii. Ama biliyorsunuz, öğretmenler yaptıkları işleri sınıf defterinde göstermek ve imzalamak zorundadır. Böyle ikili durumlarda sınıf başkanı sınıf defterini diğer öğretmene imzalatır.

Ve benim canım öğrencim haftada bir gün, 80 dakika görmemeye dayanamadığı kız için sınıf başkanı olur ki, imzalatmaya gittiğinde bir kaç dakikalığına bile olsa sevdiğini görebilsin.

Bu sebeple böyle bir soru aklınıza gelmesin.

Kolları sıvayan bay X hemen bir faksla vize sorununu halledebilmek için bir yazı yazar;

Ben bay X, ekibim şu anda Ukrayna da bir çekim için bulunmaktadır. Acilen durumu denetlemek için gitmem gerektiğinden, gerekli vize işlemlerinin bir gün içinde yapılmasını arz ederim.

Gelen cevap olumsuzdur ve bay X yıkılırr ama yılmazzzzzzzz.

İkinci bir dilekçe yazar,

O zaman size gerçeği söylüyorum. Sevdiğim kız falan filanca şu anda ülkenizde bir çekim için bulunmaktadır. Ona süpriz yaparak evlenme teklifinde bulunmak istiyorum. Gerekli vize işlemlerinin bir günde halledilebilmesi için bana yardımcı olmanızı istiyorum.

Bu sefer gelen cevap olumludur ve bay X ertesi gün vizesini alır ancak uçak 19 haziran gece yarısıdır, hiç önemli değildir artık bir şey bay X için.O sadece kızın yanına gidip yıllardır içinde biriktirdiği şeyleri nasıl aktaracağının cümlelerini kurar kafasında.

Ya yine uzun olmuş.Bay X in sevdiği kızla karşılaşması gelin onu da yarın anlatayım.

andante

20.07-2005, 01:30
Ya sevgili arkadaşlar size " yarın yazarım " diye bırakmışım ama araya o kadar çok şey giriyor ki bazen istemediğimiz halde verdiğimiz sözleri yerine getiremiyoruz. Evet hikayenin son bölümünü de yazayım da bay X in serüveni nasıl olsa hep devam edeceğinden, bu kısmı tamamlanmış olsun.

Bay X uçağa binmeden önce Yeşilköy Hava Limanından kocaman bir buket çiçekte yaptırır. Doğrusu çok düşüncelidir, gerçekten en ufak ayrıntıları bile ihmal etmemeye kararlıdır.

Uçak Havaalanına inip kızın kaldığı otele doğru giderken düşünebileceğiniz gibi kalbi hızla çarpmaktadır. Hani zamanın durduğu ve gerçekten hiç geçmiyormuş gibi bir izlenim yarattığı o an, bay X içinde söz konusudur. Otele gelir ve artık herşeyle yüzleşme anıdır. kaldığı odanın kapısını vurur ancak cevap veren olmaz. Telefon etmemeyi de iyice aklına koyduğundan inatla kapıyı vurmaya devam eder. Gürültüyü duyan diğer odadaki insanlar bir şeyler söyler ama bizim bay X bu dili bilmediğinden anlamaz dediklerini. Sonra resepsiyona giderek Türk ekibinin nerde olduğunu sorar. Resapsiyondaki genç, çekim ekibi için bir davet verildiğini birazdan dönebileceklerini ve beklemesini ister.

Zaman yine ayağına tonlarca yük bağlamış gibi geçmektedir. Ama yine her zaman olduğu gibi beklenen her an mutlaka gelir. Otelden içeri girer Türk ekibi ve herkes olabidiğince sarhoştur. Bizim bay X in gözleri kızı arar ve bulur da;

Ya hocam nasıl sarhoştu anlatamam, ayakta zor duruyordu. Kafamda yarattığım karşılaşma sahnesine hiç uygun bir şey değildi ama yinede ayaklarım beni ona doğru ilerletti.

Çantasını yere bırakır ve elinde taşıdığı çiçekle kıza doğru ilerler. İçinden neler geçmektedir o anda anlatamadı burda . Hani insanın boğazını tukayan bir şey olmasa da yutkunmakta zorlandığı kelimelerin çıkmamak için savaş verdiği o zor anlardan birini yaşıyordu bay X anlatırken bile.

Kız bunu görür ve başını hafifçe kaldırmaya çalışırarak sadece şunu der;

" Neden geldin ?".................

Ya hocam hani insanı öldürmek için taşa sopaya silaha gerek yok derler ya , vallahi öyle !! Bir tek kelime bile öldürmeye yetebiliyor. " Neden geldin !!, neden geldin !!!! " bu soru cümlesi hala kulaklarımda çınlıyor. Sanki bir böcek gibi hissettim o anda kendimi. Gereksiz, ortada olmaması gereken, hatta belki de yok olması gereken. Ama öylesine sarhoştu ki odasına kadar götürmek zorunda kaldım. Anahtarıyla açtım kapısını ve yatırdım yatağa.

Diğer ekip arkadaşları yarın döneceklerini ve bay X inde onlarla dönüp dönmeyeceğini bu durumda bilet işini halledebileceklerini söyler. Yapılması gerekeni ister bizim bay X te.

Bu arada kendinden geçmiş te olsa kız ha bire " neden geldin " cümlesine eklemeler yapmaktadır. Bir kere öldürmek yetmez bizlere,devamını getirmek isteriz, en kendimizde olmadığımız anlarımızda dahi..

" Ne işin var ya burda !!!!, sana kim gel dedi yaaaaa !"

Asıl can alıcı soru hangisi oldu biliyormusunuz hocam?

Hayır bilmiyorum!...

O elindeki çiçeklerde ne, kime, niye getirdin onları?

Bizimkiler ertesi gün öğleden sonra yurda dönüş için uçaktadırlar ve bay X in elinde hala getirdiği çiçekler vardır. Hostes bir ara yanına yaklaşır bay X in.

"Çiçekler solmak üzere bayım isterseniz onu bir suyun içine koyayım?"

Tüm öfkesini yada tüm yıkılmışlığını bir tek cümleyle özetler bay x hostese;

Hayırrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr

Sizlere bu satırları yazarken bilgisayarımdan müzikte dinliyorum. Bulabilirseniz dinleyin derim sizlere ne güzel denk geldi aman Tanrım!!!
Recuardos de la Alhambra

andante

21.07-2005, 16:29
Ah benim sevgili menekşem !!!..........

Kim mutlu sonları istemez ki ?.....Keşke son bizim istediğimiz gibi olabilseydi, ama olmadı. Biliyormusun belki son değişmez ama kullanacağımız yöntemle acıların derecesini azaltabiliriz.

Hepimizin yaşantısında " hayır " demek zorunda kaldığı dönemler olmuştur. Söz konusu bir insana hayır demekse durum gerçekten daha da zorlaşabiliyor. Ne kadar insan sevgisiyle dolu olsan da, bazen birilerine hayır denilebiliyor. En sevdiklerimize bile zaman zaman hayır diyebiliyoruz. Bence sevmek; bazen ona hayır da diyebilmektir zaten.

Nasıl olmalıydı bence bu son biliyormusun, eylemin kendisini hiç bozmadan üstelik.....

Kızın bay X i gördüğü anda kullandığı cümleler değişebilir. Onu gördüğüne sevinebilir. Çünkü bir insan ta İstanbul dan kendisi için Ukrayna ya kadar gidebiliyor, bunu görmeli bence. Ve bundan mutluluk duyabilmeli. Bir insanın bir insan için harcadığı emek var çünkü.

Ona istediği karşılığı veremeyecek olmaktan da üzüntü duyabilmeli aynı zamanda, ama hayat böylesine zıtların birliğiyle iç içedir değil mi?

Beyazın olduğu yerde mutlaka bir siyahlıkta vardır, ya da tam tersi. Hiç bir şey dümdüz bir çizgi şeklinde değildir.

Diyebilmeliydi ki;

Bay X seni gördüğüme sevindim. Benim için bunca zorluğa katlanmışsın. Bundan gurur duydum. Beni gerçekten onurlandırdın. Seni sevdiğimi biliyorsun ama keşke bende seni istediğin şekilde sevebilseydim.Bunu yapamam, yapamıyorum da zaten. Senin istediğin sevgiyi sana verememekten üzüntü duyuyorum ama bu anlamda yapabileceğim bir şey yok.Varlığınla daima mutluluk duyacağımı bil...

Daha sancısız bir acı olacağından hiç kuşkum yok, ne dersin?......

kardelen39

22.07-2005, 16:23
Sanat, toplum, yaşam ve ben. Eskiden beri severim şiiri, edebiyatı, resmi, sinemayı, tiyatroyu. Peki neden diye bir soru soruyorum kendime.

Eskiden kitap okumayı, müzik dinlemeyi, sinemaya gitmeyi bir eğlence olarak görürdüm. Ya da reddedilmenin verdiği bir iç kırgınlığı ile kendi dünyama çekilmek… Onun için mi severdim bilmem Kafka’yı. Ne zaman onun kitaplarını okusam kendi iç dünyamda da bir yolculuğa çıkardım. Evet, Kafka. Aşağılanan, ezilenden yana olan Kafka. Zorbalara karşı olan Kafka. Bütün kitaplarında belirsiz bir tutum izleyen Kafka.

Gertrude Stein “ Bir gül bir güldür bir gül bir güldür “ derken toplumsal gerçekliği bir yana bırakmamızı, toplumla tüm bağlarımızı koparmamız gerektiğini söylüyordu.

Öykülerinin birinde şöyle der:”

Çadırını kurmuştu. Yerleşmişti. Hiçbir şey dokunmazdı ona. Çadır kurmak için iyi bir yerdi. O da işte bu iyi bir yerdeydi. Kendi yapmış olduğu evindeydi… Dışarısı oldukça karanlıktı. Çadırın içi daha aydınlıktı. “

Toplumdan kaçan insanın düşüşü… Red edilmek kimi kez öyle derin yaralar açmıştı ki içimde… O yaraları kitaplarla sarıyordum. Çünkü içimde öyle büyük bir öfke vardı ki, bir şarkıda dediği gibi “ Yıldızları Yakmak” istiyordum. Halen o öfkenin esiriyim galiba. Kimi zaman nerede durmam gerektiğini öğrenemiyorum.

İçim bir mezarlık gibi… Susmanın, kendi olamamanın kırılmaz zırhı… Öyle saçma sapan şeylerle mücadele etmek zorunda kalıyorum ki, o öfke kimi kez birden alevleniyor. Yeri, göğü, kendimi talan ediyor. Ve… Ben Tutunamayanlar’ın “ Selim’i “ gibi yaşamdan kopuyorum. Hiçliğin içinde bir boşluğa düşüyorum.

Bir gün, bir derginin kapısını çaldığımda bir yazara elim titreyerek öykülerimi verdim. “ Ben yazar olmak istiyorum “ dedim. İki ay sonra o yazar beni yazarlık seminerine katıldığım bir derste “ Sen yazar olamazsın. Çünkü insanları sevmiyorsun “ dedi.

Evet, haklıydı. İnsanları sevmeyen bir yazar insanı nasıl anlatabilirdi ki… Belki ben kendimi sevmiyordum. Kendi dünyama çekilerek kimi, nasıl anlatabilirdim ki…

Fichher, Kafka’nın mesellerinde toplumsal gerçekleri ele alırken bu gerçekleri bir sis perdesi içinde okura sunduğunu ve bir yabancılaşma yaratarak insanı gerçekliklerden uzaklaştırdığını söyler. Çünkü yaşam, esnek ve belirsiz değildir. Gerçekliğin bir bütün olduğunu, özne ile nesne arasındaki tüm ilişkileri kapsadığını söyler.

Sanatı sevmemin bir nedeni kendimi aşmak istememdi. Bireyselliğimden kopmak istiyordum. Üretmek… Üreterek içime akıttığım öfkemi yazarak dışsallaştırmak… Çünkü yaşam ağır geliyordu. Oysa yazarak hafifliyordum.

Red etmek… Sanatın var olmamı sebebi demiş Andante. Evet, Haklısın. Çünkü bir sanat eseri hiçbir zaman düz bir çizgi gibi uzayıp gitmez. Sanatta gerilim vardır. Karşılıklı çatışma vardır. Müzikte de öyle değil mi?

Aristotoles’e göre sanat, duyguları arıtandır. İşte içimdeki siyahları beyaza çevirdiği için seviyorum sanatı… O zaman içimdeki nefretler, öfkeler, korkular kör bir kuyuda can çekişirken ben var olmanın verdiği güçle yeniden… yeniden… yaşama bir halat atıyorum.

andante

25.07-2005, 18:20
Yine pek çok şey söyleyebileceğim bir konuya tam damardan girmişsiniz kardelen39......

Daha geçen günlerde bana nasıl olduğumu soranlara " Kafkanın roman kahramanları gibi" diye yanıt veriyordum.

Ve düşünüyorum da hemen hemen hepimiz, bu roman kahramanlarına benzer davranışları ve tutumları sergilemek için yarışmasak bile, hayatın düz gitmeyen çizgisi bizleri bu hale getirebiliyor.

Öfke duymak, kendini bir yere , daha doğrusu ortadaki duruma ait hissetmemek, içimizde biriken bir çok duygunun istediğimiz gibi yaşanılmasına izin verilmemek, önce kendi kendimize yabancılaşmayı, daha sonra çevremize ve doğal olarak toplumdan uzaklaşmamıza ve yabancılaşmamıza neden olduğundan kocaman bir yalnızlığın içinde hissedebiliyoruz kendimizi.İçimiz üşüyor, kendimizi düşüyor gibi görüyor ve tam anlamıyla bir boşluğun içinde görebiliyoruz.

Ben bunları yaşamadım diyen insanların çoğalması kuşkusuz benim en büyük dualarımdır.

Bu yazının ta ilk başında sanatın var olma sebebi olarak gördüğüm red etme duygusu, sanatın dışında da söz konusu olduğunda yıkıcı olabiliyor demek istiyorum. Farklı şekillerde, farklı gerçek öykülerle hep bunu anlatmaya çalışıyorum aslına bakarsanız. Kimseye bir şey öğretmek gibi bir amaçla da bunları yazmadığımı hemen söyleyebilirim. Burada her zaman bir paylaşımı kendime rehber seçtiğim için yazıyorum, yazmaya da devam edeceğim.

Bunun yıkıcılığını hepimiz biliyoruz da ne yapmamız gerektiği konusunda düşüncelerimiz var mı acaba?...Bence asıl cevap vermemiz gereken soru bu. Bütün bu gerçeklerin gerçekliğinde hiç mi çıkış noktamız yok?

Varoluşçulara göre pek yok çok iyi bildiğiniz gibi. Kafka benim de en çok sevdiğim yazarlardan biridir, onun siyaha yakın gri tonlamasını romanlarda çok ama pek çok severim. Hepimizden bir parça vardır romanlarında, gerçekten haklısınız. Ama kabul de vardır, sakın böyle bir şey yok demeyin bana. Kaderci bir mantıkla oluşan bir kabul değildir bu bildiğiniz gibi ama ister istemez sizi çepeçevre sarar; yapılacak bir şeyin olmadığı düşüncesi.

Oğuz Atay ın adı geçmese de burda roman kahramanının adının geçmiş olması beni bir kez daha mutlu etti bir anlamda.Türk edebiyatının en büyük yazarlarındandır kuşkusuz. Bir yönüyle Kafka ya benzerse bile roman kahramanlarıyla, Oğuz Atay daki bir şeyler yapmalısın, beklemekle ,kabulle olmaz ! feryadı öylesine açıktır ki..... Ve benim idollerimdendir bu yüzden.

Bir öyküsünü hemen özetleyeyim ;

Adam demiryollarında gelip giden yolcular için hikayeler yazmaktadır. Çok sıradan ve hiç bir özelliği olmayan yazılardır bunlar.Ama yolcular bu hikayeleri satın alır, ve kahramanımız da hayatını bu şekilde sürdürür zaten.Çok fazla mutlu değildir kendini sorgulama süreci başladığında yaşadıklarının ötesinde yapacakları olduğuna karar verir.

Daha kapsamlı, daha içerikli, daha derinlikli yazılar yazar. Bunu gördükçe sevinci artar.Anlık mutluluklarını yaşıyordur adam . Ve onları tekrar demiryollarındaki yolcular için satmaya başladığında satılmadığını görür. Oysa yazdıkları eskisinden çok daha güzeldir, nasıl olur da o eski salakça yazdıkları satılırken böylesine emek vererek yazdığı güzel eserleri satılmaz?.......

O çok meşhur belki de yaşamın her anında kullanabileceğimiz son cümlesini yazdırır kahramanına;

Ben burdayım sevgili okuyucu, siz nerdesiniz?

Merak edenler Oğuz Atay ın Korkuyu Beklerken adlı hikaye kitabından aslını okuyabilir.

Şimdi biz yine gerçek öykülere dönelim.

Aynen sizin de yazdığınız gibi herşeye öfke, kırgınlık duyduğum ve red etmek düşüncesiyle herşeye yabancılaştığım bir zaman diliminde dışarı çıkmam gerekti.

Bir an kafamı kaldırdım ve etrafıma baktım. Aman tanrım! öylesine güzel bir tabloydu ki. Zaman olarak kış ayındaydık ve her taraf bembeyaz rengine bürünmüştü. Ağaç dallarının üzerindeki karlar bembeyaz bir çiçek gibi parıldıyordu. Kafamı kaldırdım ve gökyüzüne baktım, o güne kadar görmediğim bir mavilikteydi. İster istemez dudaklarımdan " Ne kadar güzel " cümlesi dökülüverdi.

Bir an duraksadım, ve düşündüm.... Gökyüzü dün de bu mavilikteydi, bir önceki günde, hatta yarın da böyle olabilirdi. O maviliği göremeyen bendim.Karlar aynı yerindeydi, o parıltıyı hissedemeyen bendim. Bir an kendi kendime dedim ki;

Ben olmazsam hiç bir şeyin anlamı yok.Gökyüzüne mavi rengi şu anda ben veriyorum. Bu anlamda ben bir yaratadım. Kul gibi yaşamaya paydossssss. Ya tanrı gibi yaşayacaksın bu evrende yada bir kul gibi. Kul gibi yaşamamın bana bir faydası yok. Acı hep olacak, asla seni yok etmesine izin verme, kendini sevmekle başlıyor demek herşey, bizlere bunun bencillik olduğunu söylemişlerdi. Kavramları birbirlerine karıştırmışlar. Kendimi sevebildiğim ölçü de başkalarını sevebilirim, sevgi üretebilirim....Ah Oğuz ! seni yanlış yorumlamışım bir süre; bende burdayım sevgili insanlar sizler istediğiniz yerde olun, önemi yok. Görmek isteyen göz mutlaka görecektir, duymak isteyen kulak mutlaka duyacaktır !""

21 yaşındaki Sanem in düşüncelerinden çıkan cümlelerdi bunlar. Doğru yada yanlış valla pek önemi yok, ama bildiğim; bugün, gerçeklerle olan mutluluğumdur.

kardelen39

29.07-2005, 19:42
Yola çıkınca her sabah,
Bulutlara selam ver
Taşlara, kuşlara,
Atlara, otlara,
İnsanlara selam ver.
Ne görürsen selam ver.
Sonra çıkarıp cebinden aynanı
Bir selam da kendine ver
Hatırın kalmasın el gün yanında
Bu dünyada sen de varsın!
Üleştir dostluğunu varlığa,
Bir kısmı seni de sarsın

ÜSTÜN DÖKMEN


Benim bu şiir çok hoşuma gider. Canım sıkıldığında yüreğim bu şiiri fısıldar kulaklarıma. İşte o vakit ayağa kalkma zamanıdır. Doğayla bütünleşme zamanıdır. Yaz günlerinde nasıl toprak sıcaktan kavrulurken yağmuru beklerse yüreğimde hasat verme zamanını bekler. Beklentilerimiz özlemlerimizdir. Özlemlerin sıcak teni yüreğime dokunur. Dokunmak var olmanın yoludur. Var olmak algılamaksa eğer insan durmamalı yerinde. Yola çıkmalı… Beklemek bir şey yapmamaktır derim kendi kendime… Ve… Sanatın kollarına bırakırım ruhumu…

Yazarlar tipik olanı anlattıklarında hangi zaman olursa olsun okunmaktan vazgeçilmez. Bundandır Shakespeare’in ölümsüzlüğü… Bundandır Dostoyevski’nin doyumsuz tadı… Tolstoy, Çehov, Gogol, Gorki, Puşkin, Kafka… Adını sayamadığım bir sürü isim.

Kafka insanın karanlık yönlerini gösterir insana. Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı." diyerek insanoğlunun içine doğduğu toplumun tüm kurumlarıyla birlikte bireyi nasıl esirleştirdiğini vurgular.

Bu özdeyişini severim. Neden diye sorarım sonra. Evet, bu toplum bana anlamlar yükledi. Beni yalıttı. Sen sakatsın dedi. Senin yüreğin birisi için çarpamaz. Sen aşık olamazsın dedi. Başka ne dedi? Sen evlenemez, yuva kuramaz, anne olamazsın dedi. Kuşkusuz bunlar çoğaltılabilir. Hepimiz sakat olmakla ilgili dağ gibi sorunlar yaşıyoruz. Şimdi bu konulara girmek istemiyorum.

Ve… Fiziki dışlama… Siyasal dışlama… Kültürel dışlama.. Bilimsel dışlama… Teknolojik dışlama… Genetik dışlama… Psikolojik dışlama… Kısacası yalıtma. Ya da red etmek… Neden? Niçin? İnsanoğlu toplumsallaşırken birtakım kurallar koydu. Sonra da o kurallara uymamız istendi. Sonuç… Kafka’nın romanlarında senin de bahsettiğin gibi insan önce kendine yabancılaştı.

Fakat Kafka “Yaşam, daha başında kaybedilmiş bir savaştır." demekle insanın önünü kapattı. Hayır, yaşam başında kaybedilmiş savaş değildir. Eğer öyle olsaydı, insanlık bugün bu seviyelere gelmezdi. Daha gidecek çok yolumuz var.

Oğuz Atay… Bilinç akımı yöntemini en iyi kurgulayan yazar… Benim de sevdiğim bir yazardır. Bu konuda da seninle hemfikirim.

İnsan sorguladığı zaman düşünüyor. Düşündüğü zaman ise, olumsuzluklara öfke duyuyor. Öfkelenmek bir red ediş… Öfkemi üreterek yüreğimden fırlatıp atıyorum. O zaman yüreğim ağlamıyor. İşte o an renklerin dünyasında düşlerimde yolculuğa çıkıyorum. Kimi kez, bir agaçtan dökülen yaprakların yerine yeşeren yeni yaprakları seyrederek,
ya da annesinin elinden tutmuş küçük bir çocuğun dondurma yemesini gözlemleyerek, vehayut yıldızları göz kırpıp, bulutlara şekil vererek mutluluğu kendi içimde yaratıyorum.

Çünkü mutluluk, yaşadığını duyumsamaktır.

andante

06.08-2005, 17:27
Tarihin derinliklerinde kaybolmuş ismi pek bilinmeyen bir müzisyendir Saliari. Doğal olarak ta eserlerini diğer müzisyenlerin eserlerini her an bulabildiğimiz gibi dinleyebilme şansına da sahip olamıyoruz. Böyle binlercesi vardır belki de milyonlarcası.... sadece müzikte mi? Hayır sanatın tüm kollarında, yada sanatı bırakın yaşamın ta içinde görünmeyen, bilinmeyen, tanınmayan birileri hep vardır.

Neden mi aklıma Saliari geldi. Açıkcası müzisyen kimliğiyle değil, kullandığı bir cümleyle hep aklımdadır zaten.

Viyanaya geldiğinde baş müzisyenliğe getirilir. Gerçekten tüm dünyası müziktir, ve müzikle nefes alır, müzikle var olur. Günün birinde zıpır bir genç adamın ismi duyulur , ve hatta artık onunla beraber çalışması iletilir kendisine. Önemsemez önceleri, ama için içinde merak etmektedir bu yeni müzisyeni.

Mozart tır bu.Gerçekten herşeyiyle farklı bir genç adamdır. Yaşayışı farklıdır, konuşması farklıdır, ve hatta müziğe bakışı bile farklıdır. Hele eserleri.... İlk dinlediğinde kulağa öylesine basit ve kolay gelir ki, her an herkesin çok kolaylıkla çalabileceği bir ses örgüsüne sahiptir. Çalmaya başladığında farklılığı görür ve basitliğin nedenli önemli bir şey olduğunu ve hatta bu basitliğin içindeki detaylarla binlerce basitliği içinde barındırdığını görürsün.

Şaşırır Saliari, herşey alt üst olmuştur Mozart ın gelişiyle. Tüm yaşamı ölümüne kadar Mozart ı takip etmek ve onun müziğindeki sırrı çözebilmek, ve ona gizliden hayran olmakla geçer. Gerçi tarihi komik hale getirmek isteyenler, Mozart ı Saliarinin öldürdüğünü bile söylerler se de inanmayın. Ona hayrandır ancak asla dile getiremez.

Saliarinin son günleri bir tımarhanede geçer ve orada da hayata gözlerini yumar. İşte benim için en önemli sözlerini orada söylemiştir. Artık bir isyan halindedir. Kendisi yıllarca büyük bir tutkuyla müzik için yaşamış ama asla Mozart ın eserleri gibi eserler ortaya koyamamıştır. Mozart ise tam tersi, büyük bir müzik tutkusu içinde hiç olmamıştır, zorunluluklar onu müzisyen yapmıştır. Nefret eder zaman zaman müzikten, alay etmek için piyanonun tuşlarına dokunur ama o dokunuşlarında bile dünya var olduğu sürece önemini koruyacak eserler dökülüverir parmaklarının ucundan.

Ve isyan eder Saliari;

Tanrım, tanrım!!!! neden bana bu büyük müzik tutkusunu verdin de Mozart gibi bir yetenek vermedin!!!!


Ve ben bu Saliarinin cümlesini, müzisyen olmama ve Mozart ı çok sevmeme rağmen,yaşadığım her an heryerde mantığına bağlı kalarak , zaman zaman değişirerek kulanmaya devam ediyorum. Mozart tan daha fazla Saliarinin adını kullandığımı söyleyebilirim. Saliari yi hiç tanımayan , bu cümlesini hiç bilmeyenler çoğunluktadır doğal olarak, ama inanıyorum ki hemen hemen hepimiz bir şekilde Saliarinin bu isyanına benzer isyanlarla Saliari ye o kadar yakınız ki farkında bile değiliz...

Bizleri biz yapan nedir diye sormak gerekiyor işte o zaman. Sahip olduklarımız mı, olamadıklarımız mı? Belki de hepsi.

İsyanlarımı seviyorum. İsyanlarımda yaşadığımı çok daha iyi anlıyorum.Yaşarken nefes alıp vermenin dışında yaşamın ta içine girebiliyorum isyanlarımda.İsyanlarım bana zaman zaman yanlışlıkları da yaşamamı gerekli kılıyor. İşte o zaman yanlışlarımı da seviyorum. Yanlışlarım yapılacak işlerin henüz bitmediğinin en büyük göstergesi oluyor benim için. Yani bir devamlılık....

Gözyaşlarımı acayip seviyorum. Bir tebessümü bile benim için daha anlamlı kılıyor çünkü.Ve kahkalarım bu sebeple bazı dostlarımın dediği gibi, kimsenin kahkahasına benzemiyor.

Yazdığın Üstün Dökmenin şiiri, bir çok anlamda cevabı içinde barındırıyor yaşamaya dair her ne varsa. Evet haklısın toplum bir çok anlamda hepimize dair bir çok anlamlar kattı. Hemde öylesine katı ve salakça kurallarla bunu ortaya koydu ki sorma gitsin!!!!.

İşin en acı tarafı, büyük bir çoğunluk tarafından bu salaklıkların kabul görmesi. Hatta zaman zaman kendimiz bile bu kuralların içinde görmüyormuyuz kendimizi ? Farkında olmadan kendimize en büyük acıları tattırmaya devam ediyoruz bu yüzden.

Ben de varım demenin bir çok yönü ve yolu var.Bunları işte konuşmanın yeri ve zamanıdır.Ancak çok iyi bilinmelidir ki, bende varım demek dünyadaki insan sayısıyla doğru orantılı bir gerçeği içinde barındırır. En büyük hatamız genele uymak, genelin kurallarıyla davranmaya çalışmak, ve bir tek insan tipi varmış gibi genele benzemek....

KanatlıTırtıl

16.08-2005, 10:07
SENSEİ VE ÇEKİRGE : DERS NO = 500280618050

Soruyorum Usta!

Yaşamak, hayatta kalmak mıdır?

Korkmak, insan olmak mıdır usta?

Yalnızlık, her şeye..
Her şeye kendini katmak mıdır?

Yazmak, çığlık atmak mıdır?
Sesimi duyuyor musun usta?
Gece oldu dışarıda, biliyorum,
Beş parmaklı bir el dolaşıyor üst katta.
Ve cayır cayır yanıyor yıldızlar.
Duyuyor musun?

Yo yo,
Duymuyorsun.
Gece oldu dışarıda, biliyorum,
Yazılıp yazılıp atılan o sayfalarda,
İnsanlar uyanacak buruş buruş.

v.l.

http://www.fotos.org/galeria/data/520/medium/31958-03-The-Sistine-Madonna-1958.jpg

sankha

19.08-2005, 12:29
SIKILDIM.....


Hımm bu formatı bozmamak icin hic girmedim ama artık yeter
vefa andante nerdesiniz......

ya hic olmadı beni ret edin cekirge... senseı.....

Seydunay

19.08-2005, 13:18
Bende hep bu başlığı okuyorum ama ilk defa yazacağım. İkizim sana bir tavsiye vereyim. müsaadenle...
Bende sıkıldım bir çok şeyden ve bu aralar psikolojiyle ilgilenmeye başladım.Şu anda da psikoloji sayfalarının birinde yaşlılık psikolojisini okuyorum ve o psikolojinin bana uymadığına karar verdim. Sadece şurası uyuyor bana " Yaşlılarda Anksiyete Bozuklukları:
Genel olarak geleceği konusunda endişe yaşamaya başlar, çaresizlik duyguları artar. Basit fobiler ve saplantılı düşünceler görülebilir. "

Ama ruhsal durumumu çözeceğime inanıyorum. Sende psikoloji oku, iyi gelir ikizim. Red etmek (edilmek) her zaman çözüm olmuyor. Kimi zaman en iyi çözüm olayların üzerine gitmektir diye düşünüyorum.

KanatlıTırtıl

19.08-2005, 13:36
Red etmek (edilmek) her zaman çözüm olmuyor. Kimi zaman en iyi çözüm olayların üzerine gitmektir diye düşünüyorum. :D :D :D

olayların üzerine gitmek, olayları kabul etmek mi oluyor ki?

alabalıkların nehrin ters istikametinde kilometrelerce mücadele edip, hatta şelalelere karşı koyup, sonunda bir yerde yumurtlamalarındaki mücadele geldi aklıma.

ya bırakın ya bizi, ben sensei ile atıp tutuyorum kendi çapımda.

kardelen39

25.08-2005, 00:29
" Var olmak nedir? " Andante,

Bir bebeğin ilk adım atması mı?

Sevgi dolu bir gülümseyiş mi?

Yüreğini delip geçen bir bakış mı?

İçinin kor ateşler gibi yanması mı?

Yoksa....

Sevdiğinin sıcaklığını duyumsamak mı?

Var olmak nedir?

Kimi zaman var olmanın bahçıvanlığını yapıyorum kendi ellerimle... Kendi aynamın derinliklerine doğru bir bitmeyen yolculuğa çıkıyorum. O yolculukta güneş bin dallı elbise giymiş bir masal kahramanı gibi düşüveriyor düşlerime...

Ve... Ben ne zaman bir kuyunun diplerinde unutulmuş sansam da kendimi dokunuveriyor güneşin sıcaklığı tenime...

Ürperiyorum önce... Tüylerim diken diken oluyor... Sıcakta üşür mü insan? Üşüyorum. Yine kendime sarılıyorum.

Biliyorum, beni ben yapacak olan yine yüreğimin elleridir...

Ve... Yitirdiklerimi yeniden... yeniden... yaratmak için ayağa kalkıyorum.

Acılarımın irinlerini bedenime şırıngalar sokarak çekiyorum.

Acıyla yaşayabilir mi insan?

O acı ki, hergün bedenini parçalara ayırır. Sanki paslı çivilerden oluşan bir yol üzerinde sonsuz bir yolculuğa çıkmışsındır. O yolculuk hiç bitmeyecek gibi gözükür gözüne... Ama gitmek zorundasındır. Acıyı kaslarında duyumsarsın önce. Karın içinde... Tüm hücrelerinde... Dünyayı sırtında taşıyor gibi hissedersin kendini.

Bir ağacın köklerinden çıkıp güneşe yolculuk yapmak ve kendi var oluşunu görmek nasıl bir duygudur Andante?

Kendini aramak... Aynalarla yüzleşmek... O aynalara çırılçıplak bakabilmek...

Ahh! Mayınlar üzerinde yürümek gibidir aynalara maskesiz bakabilmek... Yüreği yeter mi insanın bu kadar cesur olmayı seçebilecek kadar?

Bu yol, parçalayarak, dağıtarak, yeniden parçaları toplayıp birleştirerek çıkılan bir bitmez yolculuktur sanki...

Öyle bir yolculuk ki, midye kabuklarının üstünde yürüyorsundur. Ya da ne bileyim hiç tanımadığın bir ormanın kalbine adım atmışsındır. Veyahut... Heykel bakışlı gözler arasında gezinip durursun.

Hiçlik bu mu? Varlığı var eden hiçlik? Ya da değişim? Kimbilir!

Hiçlik kör bir kuyuya düşmek midir yaşamın çığlıkları arasında? Hiçlik ne? hiçlik her maskeyi kendin sanmak mı? Asıl ben nerede?

Hiçlik... Kopuş... Yitiş... Ayrılış... Unutuş... Parçalanış...

Hiçlik... Kendi beninin gölgeleri mi?

Çürümeye başlayan uzuvların mı?

Ya da....

Kendini bulmak.... Yeniden yitirmek mi?

Olmak... Bulmak...

Olmadan bulunur mu?

Öfkeler...

Tutkular...

Sevmeler...

Acılar...

Yaşama karşı her öfke duyduğumda gitmek istediğim yer neresi?

Hangi güzellikler?

Ne o?

Aradığım ne?

Hiç gidemeyeceğim bir gül ormanı mı?

Var mı öyle bir yer?

Ya da

Dudaklarda donup kalan bir gülümseyiş olmak mı?

Söylenmek istenmiş de bir türlü söylenememiş yarım kalan bir söz...

Hep yazılmak istenipte yazılamamış bir mektup...

Görülemeyen şehirler...

Sırları keşfedilmemiş ormanlar...

Hiç gidilmemiş bir okyanus...

Sonu gelmeyen cümleler...

Başlanmamış dostlukların acısı...

Velhasıl...

MIŞ GİBİ GEÇEN BİR YAŞAM...

Yaşıyor muyuz?

Var mıyız?

Var olmak nedir Andante?

andante

30.08-2005, 03:39
Evet sevgili arkadaşlar uzun zamandır yoğun işlerimden dolayı burada bir şeyler yazamadım. Ama birbirinden güzel yazılar yazılmış burda.

Bende katılayım artık.......

Bir konu da sevgili tırtılcığıma katılıyorum, gerçekten burası kendi adıma söyleyecek olursam; nefes alma yerim, yada sığınağım.....

Tamamiyle düşüncelerimi, duygularımı hiç bir engellemeye bırakmadan, doğaçlama bir şekilde yaşadıklarımdan yola çıkarak aktardıklarım.

Kesinlikle öğretici olmak gibi bir amaç gütmeyen, sadece paylaşım üzerine kurulu bir çeşit çeşitlemeler......

Sonuçta var olduğum, var olduğumu hissedebildiğim bir yer.

Var olmanın kesin bir tanımının yapılabileceğine inanmıyorum. En azından benim var olmamın bir tanımı yok. Bazen bir hüzünde, bazen bir acı da, bazen bir neşe de.... İnsana ait ne varsa ordayım.

Birinci dünya savaşı başladığı zaman, insanlara bu savaşın çok kısa süreceği söylenmiş biliyormusunuz? İnanmış o zamanki insanlarda. Ama söylenilen olmadığında, üstelik savaş kıtalar arası bir durum seyretmeye başladığında kafalar iyice karışmış.

Savaşın etkisi dolaylı olarak her yerde kendini belli ettiğinde ise herşeyden önce insanlara verilen sözlerin tutulmadığı, yalan söylendiği gerçeği karşısında o zamanki insanlar hayrete düşmüşler.

O duyguların yerini zamanla her ev için geçerli acılara yer bıraktığında ise; düşünürler dünyanın anlamsızlığını, herşeyin boş olduğunu, var olan tek gerçeğin hiçlik olduğunu kabul ettiklerinde duydukları yalnızlığın serinliğiyle öylesine üşümüşler ki.....

Isınmak ister insan üşüdüğünde, bir şeylere sarılmak, içinin tekrar sıcak olmasını yada en azından ılık olmasını. İç güdüsel bir davranış. Var olma sebebimiz olmasa da var olabilme yöntemlerimizin arasındadır kuşkusuz.

Kendine yabancılaşan, sonuçta toplumuna yabancılaşan insanlar yumağı yoğun yalnızlığında, bir çok şey hissedecektir.

Hayatta kalmış insanların bazıları, yaşamak hayatta kalmak sa, yaşamışlar tırtılım. Öğretilenler gibi yaşamışlar ama, kulaklarına fısıldananlar gibi.

Kulaklarımıza fısıldananları red edenler ise, yaşama anlam katmak isteyenler sadece.Ben dünyanın hala dönme sebebini kulaklarımıza fısıldananları red edenlere bağlıyorum. Herkesten daha çok yalnız belki ama gittikçe büyüyen ve çoğalan yalnızlıklarla var olma sebebinin en trajik melodilerini haykıranlar onlar. Fısıldananlara inananlar için yaşamak bu değil elbette. Onların elinde formuller var ve kolayca yaşıyorlar üstelik yaşamı sadece nefes alarak ve buna yaşam diyerek.

Günümüz insanına baktığımda ise o birinci dünya savaşında ki durumdan etkilenen insanlardan çok daha farklı bir algılayışla nefes almaya devam ediyorlar.

İkincisini de gördü bu dünya, ve arkasından hiç bitmedi bildiğimiz gibi....

Wietnam Savaşının görüntülerini evinin salonunda yada yatak odasında seyredebilen bir insanın o anda düştüğü dehşet durumundan çok daha dehşet durumdayız bugün.

Bilginin hızla evlerimizin en ucra köşelerine girmesi gibi bir sonuçla, gördüğümüz dehşet görüntülerine alıştık. Tam bir şeye üzülmeye karşı harekete geçmişken, öylesine hızla bir başka bilgi geliyor ki artık kulaklarımıza gözlerimize neye üzüleceğimiz, yada ne kadar süre üzüleceğimizi bilemez hali çoktan geçip, kanıksamaya başladık. İşte bu durum tam bir çöküştür insanlık için ama farkındamıyız onu bilmem.

Bu sebeple dışarda gece mi gündüz mü, sesler mi var yoksa duyduğumuz sessizlik mi,bir agacın köklerinden çıkıp güneşe mi yolculuk yapıyoruz yoksa cehenneme mi,herşey öylesine karıştı ki, tanımlarla sınırladığımız dünyamızda artık nefes aldığımızı zannederek , solunum yapıyoruz.

Çok mu felsefik oldu? hadi biraz basitleştireyim gülelim biraz.....

Bugün çok sevdiğim bir arkadaşımı ziyarete gittim. " Çok komik bir şey oldu Sanem " diye söze başladı. Ve arkasından devam etti; " Biliyormusun geçen gece balkonda hırsızla burun buruna geldim "

İşte böyle başlayan cümleler beni deli eder. Gençlerimizde böyle konuşuyor; " Abi ya, geçen gün tv, bir konser izledim dehşetti !!!"

Şimdi bu cümleyi duyduğumda berbat bir konser geliyor benim aklıma, ama yanıldığımı hemen anlıyorum; " Abi var yaaa, manyak güzellerdi be!!!"

Arkadaşıma öyle bakmışım ki, bu özelliğimi bildiğinden gülmeye başladı " Vallahi Sanem gerçekten çok komikti dinle bak"

Uykusu kaçıyor arkadaşımın bir sağa bir sola dönerken balkondan tıkırtılar duyuyor.Giriş üstünde oturuyor her yer demirli ama ne olur ne olmaz diye balkona bakmaya karar veriyor ve işte o durumda hırsızla burun buruna geliyor.

Korku anında çıkardığımız sesler gariptir. Arkadaşımda bağırmaya çalışıyor ama ağzının içinde dili öylesine büyüyor ki " bele beleee" gibi saçma sapan sesler çıkarıyor ama çok sessiz.

Bir kez daha bağırmaya karar veriyor ama durum aynı.

Bunun üzerine hırsız devreye giriyor ve aynen şunları söylüyor;

"Tamam tamam anladık gidiyoruz işte !!!"

Kulaklarıma inanamadım. Ama aynen böyle. Çizgi yeteneğim olsa bu durumu kesin karikatür şeklinde çizerdim;

Birinci kare;

Nihal, hırsızla karşı karşıya geliyor ve garip sesler çıkarırken neye uğradığını şaşırıyor

İkinci kare;

Nihal ikinci kez bağırmak istiyor ama beceremiyor bunun üzerine hırsız sıkılıyor ve " tamam tamam anladık gidiyoruz işte " diyor

Üçüncü kare,

Evine giden hırsızın canı acayip bir şekilde sıkılıyor.Bağırmayı bile beceremeyen bir kadın işini yapmasına engel olmuş, olacak şey değil, bu onun haklarına bir saygısızlıktır.

Dördüncü kare;

Hırsız işini yapmasına engel olan ve bu sebeple kendisini kötü hisseden bir insan olarak Nihal i insan hakları mahkemesine şikayet ediyor.

Beşinci kare;

İnsan hakları mahkemesi hırsızı haklı buluyor ve Nihal i hapse atıyor. Hangi hakla bir insanın işini yapmasına engel olursun diye...

Altıncı kare;

Sanem , arkadaşını hapiste ziyarete gidiyor.

İşte yaşamın ve insanlarımızın geldiği son nokta abartılı gibi gelsede bundan farklı değil. Bu sebeple gerçekten dehşet durumdayız. Ve bu koşulda her şeye rağmen var olabilmek için direnen insanlar arasında acı çekmeye de varım, hüzünlenmeye de, gülmeye de, anlatabiliyormuyum?

kardelen39

30.08-2005, 15:22
Sığınağım durgun sularda demirlemek…

Sığınağım denizlere bakan yamaçlarda beyaz bir zakkum olmak…

Sığınağım gökyüzünde akan yıldızları…

Avuçlayıp avuçlayıp içmek…

Sonra da sözcüklerin arasında…

Ölü bir dünyadan…

Mektuplar yazmak yeryüzüne…

Bir ekmeği bir dostla bölüşmek…

Şiirin gizemli dünyasında…

Geleceği yaratmak için buluşmak…

Var olmanın diğer bir izdüşümü…

Bugünlerde ben var olmanın anlamına takılı kaldım bir saat sarkacı gibi… Herakleitos’tan beri insanın kendi kendini araştırmasından söz edilmiştir. Niçin kendimizi araştırıyoruz? Bunun manası ne?

Kendi kendini araştırmak insanın kendi dünyasını oluşturmak için bir çabadır. Düşüncelerini, davranışlarını alışkanlıkların etkisinden kurtaramayan insan özgür müdür sizce?

Alışkanlıkları kırmak ya da toplumda var olan paradigmaları yok etmek için kırmızı çizgide durmak… Yani red etmek… Toplumdaki kuralları, paradigmaları her yönüyle onaylayan insan düz bir çizgide gidiyor demektir. Dolayısıyla onun hiçbir yönü yoktur.

İlk olarak Heidegger’in ismini duyduğumda ve onun doktrinlerini dinlediğimde kafam allak bullak olmuştu. Bildiklerim tepetaklak oluyor, beynim bir devrim geçiriyor ve ben can çekişiyordum.

Heidegger’e göre insanın varoluşunu belirleyen bilinçtir. Bilinci belirleyen şey ise hiçliktir. İnsan hiçlik sayesinde kendisiyle dünya arasındaki farkı görür. Çünkü bilinç “ BEN BÖYLE DEĞİLİM “ diyerek içindeki boşluğu doldurur.

Evet, senin de dediğin gibi hiçlik bir var olma sebebidir bana göre de.

Hani diyorsun yaa,

Öğretilenler gibi yaşamışlar…

Kulaklarına fısıldananlar gibi…

Ve… Yaşıyoruz işte… Bize öğretildiği gibi… Tatminsizlik aldı başını gidiyor. Tüketimin adı mutluluk olmuş. Doğruluk, güzellik, sevgi gibi kavramların içi boşaltılmış. Kuralsızlık kural olmuş. Bizim değerlerimiz nerede? Nereye gidiyoruz?

“Anı yaşa. Mutlu ol. Aşk yoktur. Aşklar vardır. “ söylemlerini red ediyorum.

“ Karanlıkta her kadın güzeldir “ diyerek kadının sadece cinsel kimliğini ön plana çıkararak kadını meta durumuna düşürenleri red ediyorum.

İyi ile kötünün belirsizleştiği postmodernizm anlayışını red ediyorum.

Sanatı para kazanma amacı güderek bu arada yayıncısını da zenginleştirerek okura belli bir anlayışı dikte eden edebiyat anlayışını red ediyorum.

Sanatta starlaşma sistemini red ediyorum.

Red etmek yaşama anlam katmaksa, önce kendi var oluşumu sorgulamak gerektiğine inanıyorum.

Eğer ben kendi benimi oluşturamazsam kimim ben? Bir başkası mı? Öyleyse hiç kimseyimdir.

Andante, savaşlar konusunda söylediklerin bana Gorki’nin “ Küçük Burjuva İdeolojisinin Eleştiri” adlı kitabındaki yazdıklarını hatırlattı.

Şöyle der Gorki:

“Küçük burjuva, uzun yıllar sürecinde oluşmuş düşünce ve alışkanlıkların dar çemberi içinde sıkışıp kalmış, bu çemberlerin dışına çıkamayıp, kurulu makine gibi düşünen bir varlıktır. Ailenin, okulun, kilisenin, "hümanist" edebiyatın etkisi, "yasaların ruhu", burjuva "gelenekleri" denilen bütün şeylerin etkisi küçük burjuvaların kafalarında bir saatin çarklarına benzer.”

Birinci Dünya Savaşı'nı Birinci Paylaşım Savaşı diye niteler.

“ Avrupalı efendiler dört yıl süren bu öldürme işinden sonra, kanlı canice eylemlerinden dolayı küçük burjuvalar hem maddi, hem de ekonomik bakımdan büyük acı çektiler. “ der.

Sonra sorar.

“ Peki ama, bu çekilen acılar küçük burjuvaların "düşünce" yaşamına ne getirdi?”

Söyledikleri çok manalıdır.

Şöyle der:

“ Savaştan sonra, küçük burjuvaların "hümanizma"sı sadece sözden ibaret ve savaştan önceki gerçeği yabancı bir "insanseverlik" olarak kaldı. Bu hümanizm insan kişiliği yararına hâlâ biraz teskin etme kabiliyetine sahip ise de, halk kitlelerinin çektiği acılara, bunlara yapılan zulme karşı tamamen ilgisizdir. Savaştan alınan korkunç dersler, sivrisineklerin, kurbağaların, hamam böceklerinin alışkanlıklarını nasıl hiç bir şekilde değiştirmemişse, küçük burjuvazinin de psikolojisini hiç mi hiç değiştirmemiştir.”

Ben de dahil hepimiz küçük burjuva değil miyiz?

İçim yanıyor… Irak’ta, Filistin’de yaşananları görünce içim acıyor...

Bir yazar emparyalimzle ilgili şunları söyler:

“ Emparyalizm pazar kavgası yüzünden iki büyük savaşla insanlığın kanına girdi. Bugün emparyalizm bütün dünyayı ele geçirdi. Bunu ya ordunun gücüyle yapıyor. Ya da ekonomik örgütlerle. Ancak şunu unutmamalıyız. Emparyalizm yalnızca ekonomik değildir. Emparyalizm insana kültür verir. İnsanı, emparyalizme göre terbiye eder. “

Peki ya ne yapmalı?

Hep bilinç der dururum. İnsanın bilinci temizlenmeli… Küçük burjuva bilincinden sıyrılıp insanlığın ilerlemesine katkıda bulunmalı… Kendi öznel sorunlarımızı nesnel sorunlar olarak görmemeli…

Bunun için ilk adım aydın olmak… Olabilmek… Toplumun önünü açabilmek…

Konu nereden nereye geldi?

Ben çok doluyum galiba. Paylaşmak demişsin yaa… Ben de paylaşarak neyi bilip neyi bilmediğimi öğreniyorum. Paylaştıkça çoğalıyorum.

Senin deyiminle nefes alıyorum.

Pavese “"kendimi yalniz birakmamak icin butun gece aynanin karsisinda oturdum” diyerek çağımızın yalnız insanına bir gönderme yapıyor…

İşte yine yüreğim dalgalanıp coştu. Birden yüreğimden akan düşünceler parmaklarımda can buldu. Yazarken zamanın nasıl geçtiğini bir türlü anlamıyorum.

Yalnızlığı
Taşısam da boynumda
Azgın bir boğa gibi
Bu şehirde

Gün gelir
Mor dağbaşlarına
Yağmurların hüznüne
Bırakırım bir gün…

Paslı gözlerle
Bakarken gecenin rengine
Yüzümü döndüğüm yer
İnsanlığın yüzüdür


Parmenides’in “ Nesnelerin Yaratılışı Üzerine” adlı eserinden bir alıntı yaparak sözlerime son vermek istiyorum.

…. Hangi araştırma yollarının düşünüleceğini yalnız:
Biri var olmanın olduğu, var olmamanın olmadığıdır,
Bu inandırma yoludur- doğruluğun ardından yürür
Çünkü-
Öteki, var-olmama, var olmamanın zorunlu olduğudur;
Hiç bulunmaz olduğunu söylüyorum sana bu patikanın;
Ne tanıyabilirdin var-olmayanı çünkü-yapılamaz çünkü bu-
Ne de bildirebilirsin ; aynı şeydir çünkü DÜŞÜNMEKLE VAR OLMAK…

andante

30.08-2005, 17:40
Harikasın kardelen!!!!!

Konuşma yeni başlıyor, yaşam yeni başlıyor, ya şu anda duyduğum mutluluğun kelimelerle anlatımı yok, yanıt verilecek yazdıklarına hiç şüphen olmasın, iyi ki varsın, ne diyeyim sana......

Adım adım gidelim olur mu, sindire sindire yazalım düşüncelerimizi, ama gürül gürül paylaşalım tüm duygularımızı.

Sağolasın......

kardelen39

30.08-2005, 19:56
Yazmak eteğimdeki taşları boşaltmak…

Yazmak yılların suskunluğu ile tortulaşan yüreğimin

Kirini, pasını temizlemek…

Yazmak var olma sebebim Andante…

Hani Sait Faik bir gün yazmamaya karar verir. Kalemi bırakır. Ama yazmak onun yaşama biçimidir. Yazmazsam, çıldıracağım diyerek Türk öykücülüğünde çığır açar.

Bana öykü okumayı sevdiren kişidir Sait Faik. İlk okuduğum “ Semaver “ adlı öyküsünden aldığım tadı unutamam. Bayılırım onun kaleminden insan manzaralarına.

Adım adım gidelim güzel insan…

Sindire sindire yazalım…

Gürül gürül paylaşalım duygularımızı…

Paylaşım ki, yaşamı evetleyelim.

esila

01.09-2005, 21:04
Andante,bense rededilmeyi sancıyla yaşayan insanı düşünüyorum.
Direkt sormak istiyorum:
Kişi/olgu/olay...hangi başlık altında ise ,neden red edilmek sancılı olsun?

andante

02.09-2005, 22:40
Sevgili esila,

Red edilmek neden sancılı olsun ? diye soruyorsun.....

Aslına bakarsan bu sayfa da red edilmenin bir çok boyutu ortaya konuldu.

Red etmek, başlıbaşına ele alınabilecek bir konu değildir.Kuşkusuz burda yazdıklarım sadece kendi düşüncelerimdir, bu sebeple asla kendim de dahil olmak üzere kesin bir çizgiyle anlatmaya kalkışamıyorum red etmek eylemini.

Red etmek, bir çok anlam ifade edebilir. Ama illaki özetleyecek olursak; kabul etmemek gibi algılanabilir öncelikle. Ve bu son derece olması gereken bir eylemdir. Her şeyi kabul etmek zorunda değildir insanoğlu.

Ne olacak ki sanki kabul etmeyince?... Bir parça kızgınlık, yada buna benzer şeyler duyabileceği gibi, üzüntüde duyabilir.

Örnekleyelim isterseniz;

Siz eğer yanlış anlamadıysam, bir insanın bir diğerini sanki beğenmeme yada istememe gibi bir durumda ki red edilişi ele alıyorsunuz.Eğer doğru anladıysam bu durumda ben olmuş olsam, yani değer verdiğim , beğendiğim bir kişi benim için aynı şeyleri düşünmeyip beni ne adına olursa olsun kabul etmezse, yani red ederse benim duyacağım duygu sadece tebessüm etmek olacaktır, buna inanın.

Neden derseniz?

Çünkü o insanın benim gibi düşünmeme hakkı vardır her şeyden önce. Buna kızmak, buna alınmak, bundan gocunmak, ya da sarsıntı geçirmek gerçekten aptalca olacaktır. Tabii benim için. :)

Aynı şekilde bende hissedebilirim. Karşımdaki kişiye onun bana hissettiklerini duymuyorsam eğer, onu red edeceğimden dolayı bir sarsıntı falan geçirmem, çok ta kolay red edebilirim bu anlamıyla.

Sarsıntılı red edişler nedir peki?, yada gerçekten sarsıntılı red edişler varmıdır ?

Elbette vardır. Karşındaki kişiyi ne adına olursa olsun yok saymak, onu değer olarak bir hiç yerine koyarak red edişler kusura bakmayın sarsıntılıdır.

Ve sadece red etmek değil, red edilmekte bu yönüyle ele alındığında yıkıcı olabilir. Olacaktır diye kesin bir dil asla kullanmıyorum, dikkat edin olabilir diyorum. Ve devam ediyorum.....

İşte bu sarsıntılı devre insanoğlu için zaman zaman yaratıcılığın ortaya çıkmasında bir itici ivme taşıyabilir. Sanat bu şekilde ortaya çıkar.Bu sancılı dönemlerde ki düşüncelerdir duygularla birleşerek notalara, tuvale, fotoğrafa, yazılara dönüşen...

Sanatçı kimliğimiz yoksa, ki olmayabilir, olmak zorunda değildir, yine bu sancılı dönemlerimizdir gerçek anlamda var olmamızı sağlayan itici güç.

Dediğim gibi bunlar benim düşüncelerim, örneklerle anlatmaya devam edeceğim. Ama inanın her farklı düşünce, yani bir anlamda red ediş, bu sayfanın aynı zamanda var olma sebebi, bu sebeple size de teşekkürler.

kardelen39

03.09-2005, 11:17
Red edilmek bana göre de sancılıdır…

Çünkü, insan toplumsal bir varlıktır. Toplumun paradigmaları, yaşam felsefesi bir etkileşim biçiminde insanın ruh dünyasına yansır. Kişi sürekli toplumla ilişki içindedir. Bu ilişkiden iletişim doğar.

İletişimin üç tanımı vardır.

1- Kabul edilmek
2- Red edilmek
3- Umursanmamak

Kabullenme ve red etme kişinin o an içinde kurmaya çalıştığı ilişkinin benimsenip benimsenmediğine yol açar. Umursanmamak ise, kişinin değersiz olduğu mesajını verir.

İster red ediş olsun ister umursanmamak olsun bu iletişim bozuklukları “ SEN ADAM DEĞİLSİN, YOKSUN BU DÜNYADA “ mesajını verir kişiye.

İşte o zaman öteki ile ben arasındaki farktan Sartre’nin bir oyununda bir kahramanın dediği gibi “ CEHENNEM BAŞKALARI “ olur.

Eğer öteki ile ilişkilerimiz kusurluysa öteki cehennemdir. Niçin peki?

Kendimizle ilgili en önemli şey, kendimizi tanımamızdır. Kendimle ilgili ne söylersem söyleyeyim hep ötekinin yargısı işe karışır.Ötekinin egemenliği altına girerim. İşte o zaman gerçekten cehennemdeyim.

Oysa sorgulayan-yadsıyan insan ancak insan olmaya doğru yol alır. “ YADSIYORUM-ÖYLEYSE VARIM “

Sanatta bunu Sartre yaparak felsefe ile edebiyatı birleştirmiştir. Varoluşçu edebiyatın temellerini oluşturmuştur.

Öyleyse,

Her şeyin sorumlusu benim.

- Savaşın içinde yer aldıysam,
- Bunu seçmiş olan benim.

Her şeyi yadsımak benim elimde. Tek yadsıyamadığım şey,

- SORUMLULUĞUMDUR

Çünkü ben ben olmaktan sorumluyum.

Red edilmek sancılıdır. Çünkü insan birey olmak ister. Birey olmanın içinde ait olma vardır. Eğer ben red ediliyorsam psikolojik bakımdan zehirleniyorum demektir. Ötekinin cehenneminde yaşamak yıpratıcı bir ortam da yaratır. Öyleyse bana dayatılan paradigmaları yadsıyarak yani red ederek insan olmanın temeline ulaşabilirim. Bu benim seçimim. ÖZGÜRLÜK sorumluluk ise, kendi sorumluluğumu bilmeli, içimdeki beni kendim yaratmalıyım. Özgürleşme yolunda çaba harcamalıyım.

Pegasus

03.09-2005, 14:30
Birkaç şey yazmak istiyorum.Yine yanlış anlaşılmanın pençesinde can verme olasılıgını göze alarak...

İnsan nasıl bir canlıdır?
Düşünen, hisseden, anlayan, algılayan ama illede öğrenen.
Varoluşun kendi insiyatifimizde olduğu yanılsamasıyla varoluşçu düşünceyi ya da bireyin elinden tüm insiyatifi alıp onu koşulların ürünü yaparak kimliksizleştiren determinizmi reddedebilirsiniz.
Ben bunların cevabnı bulabilmiş değilim.
Bireyin düşüncelerindeki ana katalizörün ne olduğunu hala çözebilmiş değilim.
Kolaycılığa kaçıp psişik bir kolaj yapıp çıkıyorum şimdilik bu akıl almaz labirentten.

Ama varoluş probleminde en azından birey olarak kendimi ilgilendiren ufuklara baktığımda sorunun büyük bir kısmı görülebiliyor gibi.
Bu insan olan benliğimi aynanın karşısına oturtmakla olabilirdi.
İnsan, erkek yada kadın, doğası gereği yarım bir canlıdır.
Her erkek doğasında kadınsı oldugu iddia edilen bir takım özellikler taşır. Şevkat, acıma, sevecenlik vb.
Aynı şekilde kadında erkekle özdeşleştirilmiş bir takım özelliklere sahiptir. Savaşçılık, otorite vb.
Fakat toplumsal yaşamın beraberinde getirdiği bir takım değer yargıları -her ne kadar sanatla dışavurulsa da- kurallar yoluyla insanların hayatını etkilerler.
Belirlenen roller içerisinde kadın ve erkek içlerinde hissettikleri duygulardan uzaklaşımak zorunda kalırlar.
Bu durum toplumsal yaşamın realiteleri düşünüldüğünde anlaşılabilirdir de.
Ancak çok daha anlaşılabilir olan bir gercek vardırki kadın ve erkek bu eksik bırakıldıgı yönlerinin derin ucurumunu yine derin sancılar halinde hissederler. Bu insanın yarım bırakılmasıdır ve bu yarımlığa karsın her birey bütünleşme ihtiyacını ölümcül bir agrıyla ruhunda hisseder.
İşte bundandır günümüz insanının aşk sancısı.
Bundandır annesini yitirmiş bir yavru hayvan gibi aşkı arayışımız.
Bu tamamlanma ihtiyacının dışavurumudur aşk dediğimiz.
Kadın erkeğinde güçle, otoriteyle ,elinden alınan tüm değerleriyle bulusur.
Erkekte kadında şevkatle ,sevgiyle ,toplumsal hayat içerisinde üzerini örttüğü tüm derin duygularıyla bütünleşir. Anaç bir kucaklamaya yelken açıştır bu. Ying yang prensibinde oldugu gibi varlığın diğer yarısına kavuşmasıdır. Ve yukarda sözü edilen varoluşun hallerinden biridir aslında.

Reddedişe bu varoluş projesinin yıkımı olarak bakarsak sanırım sancının sebebi anlaşılabilir olacaktır. Herne kadar bu sancılar yeni tamamlanma umutlarıyla hafifletilse de bu umutların bagrında beklenen tamamlanmayla gelmeyişi beraberinde sancıların ebediyetini getirir.

Peki neden olamıyor bu tamamlanış?
Bence bu insanoglunun sınırlarını zorlaması nedeniyle oluyor.
Hergün yeni bir buluşla hayatımız değişiyor.
Ne kadar özümsendiği bilinmeden hayatımıza yereştirdiğimiz bu buluşlarla milyonlarca yılda oluşmuş cognitif yanımız uyuşamıyor.
Bu, yabancılaşma demek, kendimize, hayata, insanlara...
Ancak bu sancıyla yaşamayı öğrenmek orunda kaldıgımız ve geri dönemeyeceğimiz bir noktaya geldik.
Bu noktadan sonra tamamlanma ihtiyacımızı bu sancıların arasından sececegimiz mucizevi mutluluk parçalarıyla yetinerek devam ettireceğiz.

Ancak sancılarımız bitmeyecek. Bitmeyecek çünkü insan anlam arayışını (Kendini gerçekleştirme anlamında)çoktan bıraktı. Dünyada yaşanılan yegane gerçeklik postmodern bir kölelik sistemi. Bu sistemde birilerinin özgürlük çığlıkları atması tıpkı şeker plantasyonlarında çalışamsını normal karşılayıp aynı anda eşitlik türküleri söyleyen köleler gibi eğreti duruyor. Günümüz insanı gönüllü bir (ikna edilmiş) köleliğin avuçlarında sancılarıyla ve tamamlanamayışlarıyla inlemeye devam edecek. insanoğlu korkutucu gelişimini bu sancıların artık tamamen sanal oldugu bir asamaya tasıyana kadar. Ki bu nokta çoktan başlayan bir süreçle görünür bir zamandadır.

kardelen39

03.09-2005, 17:12
En uzak mesafe ne Afrika’dır
ne Çin, ne Hindistan,
ne teyyareler
ne de yıldızlar geceleri ışıldayan…
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir
Birbirini anlamayan

Can Yücel

Büyük şair ne güzel anlatmış değil mi? Anlamak ve anlaşılmanın önemini.

“ Yine yanlış anlaşılmanın pençesinde can verme olasılığını göze alarak... “ demişsin Pegasus. Birden bu dizeler düşüverdi usuma.

Elbette aynı düşünmek zorunda değiliz. Fikirlerimiz karşıtlık içerebilir. Önemli olan fikirlerimizi tartışarak yeni açılımlar elde etmektir.

İnsan… Hep araştırdığımız insan…

İnsana kadın ve erkek olarak baktığımızda yaşama da parçalı bakmış oluruz. Oysa yaşamı insanlar oluşturur. Kadın ve erkek olmak insan olmanın kategorileridir.

Ama şöyle desen belki daha iyi olurdu.

“ Toplumda kadına ve erkeğe yüklenen roller? “

İşte böyle dersen anlardım.

Çünkü, ben kadın ve erkeğin önce insan olmada birleşebileceğini düşünüyorum. Yani senin dediklerin feodal yapının bizlere yüklediği anlamlardır. Her kişi tektir. Ama insan toplumsal bir varlık olduğuna göre bu tekilliğini iletişim içine girerek toplumla bütünleşme sağlayarak, paylaşarak öteki insanla bütünleşir.

Sevgi, acıma duyguları sadece kadınlara mı özgüdür? Ya da dediğin gibi savaşçılık, otorite sadece erkeklere mi özgüdür? Hayır, bence hayır.

Şöyle demişsin.

“ Kadın erkeğinde güçle, otoriteyle ,elinden alınan tüm değerleriyle bulusur. Erkekte kadında şevkatle ,sevgiyle ,toplumsal hayat içerisinde üzerini örttüğü tüm derin duygularıyla bütünleşir.”

Senin dediklerine kesinlikle katılmıyorum.

Bu olgular kışkırtılmış erkeklik, bastırılmış kadınlık halleridir.

Ben bu dünyaya gelmişsem, bir erkeğe bağlanmışsam bu bağlılığın güçle, otoriteyle hiçbir ilgisi yok. O gücü kadın değil önce insan olarak kendi ruhumda duyumsayabilmeliyim.

Haa… Eğer ben aşık olmuşsam, aşk bence tartışılması gereken çok uzun bir konu. Çünkü aşkın içine itkide girmektedir.

Bence günümüzdeki sorun insanlaşabilme sorunudur. Kadın ve erkek birbirlerini karşı cins olarak görmekten insani yanlarını göremiyorlar. Bu ne demek?

Birlikte insanlaşabilmek…

İnsanı insana dönüştürmek….

İki bacak… İki bilmem ne… Ya da süslü kravatlar insan olmaya yetmiyor. İnsanlaşabilmek önce davranışlarımızla, ilkelerimizle, ideallerimizle bütünlük içinde var olmakla ilgilidir.

Red edilmeyi ve red etmeyi kadın-erkek ilişkisi olarak görmüyorum. İnsanın her bakımdan kuşatılmışlığından söz ediyorum.

İnsanı insandan yalıtan sistemdir. Eğer sisteme bakmadan insanı sorgularsak yine yaşama parçalı bakmış oluruz. Bütünü göremeyiz.

Algının esiri olan insanın hayal gücü olmaz. Evet… Yine özgürlük… Önce kendi kendimi tanıyarak kendimi özgür kılmalıyım. Sonra da insanlığı…

Çünkü hayal, gerçekliği anlamlandırmanın bir yoludur. Bu da sanatla mümkündür.

Spartacus, köleliğin kaldırılması için mücadele ederken köleliğin kaldırılmadığını göremedi belki… Ama insanı insanın kölesi yapan sistem çürüdü gitti.

Bugün de bu köleliğin adına ister kapitalizm, ister post modernizm, ister küreselleştirme deyin… İnsanı insandan dışlayan sistem, tarihin karanlık sayfalarında silinip gidecektir bir gün…

Pegasus

03.09-2005, 18:34
Sanırım mevlana söylemişti; aynı şeyi bilenler değil aynı duyguları hissedenler anlaşabilir diye.

Bir önceki yazımın girişine eklediğim çekincemin haklılıgı ortaya cıkıyor. Çünkü yorumlanma konusunda- belkide benim uslubum ve kapasitesizliğim nedeniyle- ciddi bir sorun yaşıyorum. Buna rağmen susmamak gerektiğini düşünüyorum.

Herşeyden önce bilinmesi gereken bir gerçeğin altını çizelim.
İnsanların farklı özelliklerinin olması onların insan olma üst ediminde buluşamayacakları şeklinde yorumlanmamalı.
Bu herşeyden önce insan gerçeğine sırt çevirmek olurdu. İnsan bir anne olabilir ve bir erkeğin asla hissedemeyeceği duygulara sahip olabilir. Hatta içinde yürüdüğü zaman dilimlerinde gelişen bilinci bu duygularıyla özdeşlesen bir özellik alabilir- ekstrem durumlar hariç-
İnsan bilinci kültürün dışında düşünülemeyeceğinden- Burada kültürü insanın gelişme sürecinde edindiği bilgiler anlamında kullanıyorum- bir erkek kendine biçilen otorite, savaşçılık vb özelliklerle özdeşleştirilebilir.- ki insanlık bunu yapmıştır.-
Bu realiteleri dile getirmek felsefi anlamda bu gerçeklere yönelik bir savunu anlamına gelmez.
Bu şekilde dile getirilebilecek farklılıkların olması her iki cinsin insan olma üst ediminde buluşamayacakları yada birine diğerinden daha az önem atfetme anlamına hiç gelmez.

Evet ben erkek yada kadın insanın yarım oldugunu düşünüyorum.
Kültürel olarak hayatın gerçekleriyle savaşan insanın kendine biçtiği rolleri umursamadan yapıyorum bunu.
Ben bir kadında var oldugunu düşündüğüm yada umdugum şeylerin bende tam anlamıyla olabileceğine inanmıyorum.
Bir anne şevkati bende nasıl olabilirki?
Bunun ne oldugunu bile bilmiyorum.
Peki ya kadınlar binlerce yıldır erkeklerin garip güven bunalımından kaynaklanan savaşların anlamını çözebildiler mi?
Cinsiyet farklarını dışlayabilirsiniz. Bu her iki cinsin insan olmaktan kaynaklanan ortak özelliklerinin devasalığı düşünüldüğünde kolayca yapılabilir.
Hatta günümüzde bu farkların ifade edilmesi bunun bir ayrımcılık içerdiği olasılıgının iticiliği nedeniyle de tepki çekebilir.
Ama tüm bu tavırlar bu farklılıkların dile getirilmesindeki asıl nedenin ayrımcılık degil aksine birbirini daha iyi anlayıp özümseyebilme ve ortak iyiyi bulabilme amacıyla yapıldıgı keşfedildiğinde anlamını yitireceklerdir.

Evet bir zenciden farklıyım.
Bir çinliden de farklıyım.
Sorun bu farkın sorun olarak kabul edilmesinde farkın dile getirilmesinde değil.
Peki bu tamamen genel bir kural mıdır?
Yani erkeklere özgü oldugu söylenen özellikler kadında ve kadınsı özellikler erkekte olamaz mı ?
Cevap tabiki evettir. Hatta o kadar evettir ki günümüzde kadınların iş hayatında erkeklerden daha otoriter olabildiklerini görürüz.
Kadın siyasetçilerin eger iktidara gelebilirlerse dunyaya barış falan getirmeyecekleri aldıkları sıfatlardan ortaya cıkıyor. - Demir leydi lakaplı teacheri anımsayın-
Kendisine ambargo nedeniyle Irakta ölen 500 bin cocuk hatırlatıldıgında "Buna değdiğini düşünüyorum" diyebilen ABD dışişleri bakanı Albright i anımsayın.
Ama butun bu gerceklikler kadınların erkek egemen dunyada erkekler gibi davranarak basarılı olacaklarını dusunmelerinden kaynaklanmıyor mu? A
caba mevcut dünya sistemi kadınlara ruhlarından geldiği gibi davranma fırsatı veriyor mu? Bence hayır.

Evet ben genel olarak farklılıklarımız oldugunu -ve iyikide oldugunu -düşünüyorum.
Bu sayede insanoğlunun birbirini tamamladıgını düşünüyorum.
Adına ne derseniz deyin.
Erkeksi oldugu iddia edilen sıfatları siz belirleyin yada kadınsı ben bununla ilgilenmiyorum.
Benim için önemli olan iki cinsin oldugu ve bu cinslerin gerek fiziksel gerekse duygusal olarak birbirini tamamladıgı gercegidir.
Aşkın kaynagınında bu tamamlanma ihtiyacı olduguna inanıyorum. Bakınız bu ihtiyac o kadar barizdirki birtakım kişiler eşcinsel ilişkilerden örnek vererek benim savunumu bertaraf etmek istediklerinde bile ortaya cıkmaktadır.
Bu türden ilişkilerde bile eşlerden birisi erkeksi bir rol almaktadır. Almanyada tanıstıgım lezbiyen çiftlerden birinin diğerine "kocam" demesini hiç unutamam.
Demekki meseleye kadın erkek düzleminden olumlu yada olumsuzluk atfetmeden bakmak gereklir.
Olumsuz bakısın varolan farklılıkların suçu olmadıgını bilmemiz gerekir. Bunun tarihi, psikolojik, ekonomik sebebleri vardır ve buraya girmeyecegim.

Yazımda tamamlanma ihtiyacının aşkı doguran sebeblerden biri belkide en önemlisi oldugunu belirtmek istedim.
Buna cinsel ve duygusal tamamlanma diyebilirsiniz.
Ancak bu tamamlanma olmadıgı ve tanımlanamadıgı müddetçe yanlız insanların kendilerini içinde hissettikleri uçurumu anlayamazsınız.
Bakın sitemizde cinsellik bölümüne yazılan yazılara.... Basit cinsel ihtiyacların dısavurumu gibi görünsede tüm o sancıların temelinde yalnızlık oldugu cok acık.
Ruhuyla yarım kalmış insanın cıglıkları.
Bu konuda bu kadar ukalaca atıp tutmamın bir sebebi var tabiki.
Bir engelli olarak vucudunu hissetmediğiniz zaman karşı cinse yönelik hala asırı sekilde devam eden özlem duygularınızı sorgularsınız.
Ve anlarsınızki cinsellik asla bir haz nesnesi değil.
Bir tür tamamlanma ihtiyacı. Bu pencereden ancak benim gibi ijnsanların bakabilecegini düşünüyorum.
Benim durumumda olan ve cinselliğin bu yönünü görebilen insanların.
Bu nedenle rahat konusuyorum.
Çünkü söylediklerim basit aforizmalardan ziyade yaşamışlıklarımın yansımasıdır.

İşte bu noktada görebildiğim gerçek, insanın tamamlanmaya yönelik o çok eski ihtiyacıdır.

Bazı kızlarla konusuyorum okulda.
Genç kızlar.
Hepsinin ruhunda o bildik uçurumla karşılaşıyorum.
Ne sağlık ne ekonomi hiçbir sorunları yok.
Ama yanlızlar.
Yalnızlığın sancısı cinsellikten çok daha öte birşey.
Bir yarımlık duygusu olmasa bu kızlar sahip oldukları çok iyi kız arkadaslarıyla yanlızlıklarını gideremezler miydi?
İşte geldik konumuza.
Reddediş...
Reddedilişe ben bu anlattıgım nedenlereden ötürü yarım kalmış tamamlanma olarak bakıyorum.
Acıtıcı olmasının sebebide budur diye düşünüyorum.
Konuya psikolojik olarak yaklaşıp kişi onanma ihtiyacındadır. Reddedilmemek ise bir tür kabul ve bireyin ihtiyaç duydugu onanmaya denk geldiğinden önemlidir diyebilir ve reddedilişi bireyin onanma ihtiyacının tamamlanamayısından ortaya cıkan bir sendrom olarak degerlendirebilirdim.
Ama bence bu çok eksik olurdu. Ben her iki cinsin farklı özellikleriyle bir mıknatısın iki ucu gibi birbirlerini tamamladıklarına inanıyorum. Ve bu farklılıkların olmasına şükrediyorum. Bu farklılıklara insanoğlınun oluşturdugu farklı kültürlerde farklı anlamlar yüklenmesini umursamadan...

kardelen39

03.09-2005, 22:05
Bildiğim hiçbir bilmediğimdir. Sen de bilirsin bu sözü. Büyük filozof Sokrates’e aittir. Evet, bilgi dünyası derya-deniz. Bir insan ne kadar okusa da insan insanın aynası olur kimi kez. Hiçbir zaman teori-ile pratik birbirine uymaz. Ve… Bilge bir kişinin yaşantısına ortak olmak bizi kendimizin içinde giden yolculukta ışığa çeker. Erdemli yaşamak bilgeliğin, yürekliliğin, ölçülülüğün gittiği yoldur. İnsan bu anlamda tabii ki, her zaman birbirini tamamlamalıdır.

Sadece erdemli olmak mı?

Kültürel anlamda da.

Bu konuda daha bir sürü kavram öne sürülebilir. Ben en çok sorun olanları yazıyorum. Belki de bilip beceremediklerimi.

Peki ayrıştığımız konu ne?

Çocukluğumdan beri ezilen, horlanan kadınlar gördüm ben. Kendime bir sözüm vardı. Hiçbir zaman öyle bir kadın olmayacaktım. Bunun için belki, kadınlar konusunda biraz hassasım.

Ben ne kadınlar gördüm erkeği yaşamının merkezine alarak kişiliği parçalanmış…

Ben ne kadınlar gördüm kocasının sözünden çıkmayarak onu idealleştirmiş…

Ben ne kadınlar gördüm üstüne kuma getirilse de susan, o benim erkeğimdir deyip el pençe duran…

Ben ne kadınlar gördüm erkek aldatsa da o erkektir deyip sineye çeken…

Hiç de yabancı olmadığımız davranış biçimleri bu söz ettiklerim. Kadın ne yapar? Bir erkeği sevdi mi onun tüm yalanlarına, tüm eziyetlerine katlanır. Tüm yaşamını o erkeğe göre düzenler. Sonra ne yapar? Tüm yaşamı boyunca o erkeği mutlu etmeye çalışır. Çocukları varsa saçını süpürge eder. Bir erkeği sevmek yaşamı güzelleştirecek tek şeydir. Bu düşüncelerle tüm benliğini erkeğe verir.

Kadının tek yaptığı kendini geriye çekmek, sevilen erkeği yaşamının baş köşesine yerleştirmek… Kadının yaşam karşısında deneyimsizliği, bir evden başka bir eve sıkışmışlığı. Kadın yaşamın dışındadır. Yaşamdan soyutlanır.

Peki neden böyle davranır kadın?

Senin dediğin anlayış yüzünden. Kadın erkeğinde güç bulur. Otorite bulur diyorsun ya. İşte o yüzden.

Hem toplumsal rollere karşısın. Bu rollerin insanı yabancılaştırdığını söylüyorsun. Hem de bu yabancılaştırmayı doğruluyorsun. Bütünlüğü bu şekilde algılıyorsun.

Bu rollerin insanı yabancılaştırdığına ben de katılıyorum. Ama bütünleşmek örneğine gelince, orada farklı düşünüyorum. Bilakis, o erkekte buldukları güç nedeniyle kadınların toplumda bir yer edinemediklerini düşünüyorum.

Farklılıklarımıza geldikte…

“ Ben genel olarak farklılıklarımız oldugunu -ve iyikide oldugunu -düşünüyorum. “ diyorsun.

Ben farklılıklarımız olmasın demiyorum ki…

Hem kadın ya da erkeklerle ilgili verdiğin örnekler hep istisna.

İstisnalar kaideyi bozmaz bilirsin.

Benim karşı çıktığım kadın ve erkek kimliği sorgulanırken kadın ile erkeğin arkadaş olamaması… Yani cinsel kimliklerinin ön plana çıkması. Bu toplumumuzda çok sıkça rastladığım bir gözlemim.
Örneğin, siz bir erkeğe fazla gülümserseniz, o erkek kendisiyle özel olarak ilgilendiğinizi sanır. Duygularınızı gösteremezsiniz. Aynı şey kadınlar içinde geçerli. Bu sorunları çözümlemek için insanın daha çok yol alması gerekiyor. Kadın ya da erkek kimliğinin ötesinde sorunun insanlaşabilme sorunu olduğunu söylemem bu yüzdendi.

Aşka geldikte…

Evet, aşk tamamlar. Çünkü aşk, insanın edimidir.

Aşkın bir ilkel tarafı vardır. Bir de kültürel yanı.

Aşkın ilkel yanı cinselliğimizdir.

İnsani yanı kültürümüzdür.

Fakat, cinsellik olmadan aşk olabilir mi? diye bir soru geliyor aklıma.

Evet, olur.

Çünkü, cinsellik bir ihtiyaçtır. İnsanın hayvani yönü. Yani ilkelliğimiz. Bana göre aşk, ruhların birleşmesi, akılların sevişmesidir.

Bu arada “ İçimdeki Deniz “ adlı film aklıma geldi. Ne güzel anlatır aşkı… İnsanın cinselliği olmasa bile eğer aşk bir birlik arayışı olamaz mı?

Kimi yazarlar geliyor aklıma yine.

Sabiha Sertel… Zekeriya Sertel…

Balzac…

Kafka ve Milena…

Bu bahsettiklerim, birbirlerine mektuplaşarak aşık olmuşlardır. Hatta Sabiha Sertel ve Zekeriya Sertel birbirlerine görmeden evlenme teklif etmişlerdir.

Aşkı ayakta tutan nedir biliyor musunuz? İnsanın kültürel yanı…

Ne yazık ki, günümüzde insanlar aşkı cinsellik olarak algılıyorlar.

Ya da aşkın tözünü arıyor. Sonra da bulamayınca hayal kırıklığına uğruyor.

Cinsel özgürlük gibi safsatalar insanı, insani değerlerden uzaklaştırır. Metanın ne kadar özgürlüğü varsa cinsel özgürlük yoluna giren insanların da o kadar özgürlüğü vardır.

Bu yozlaşmışlığın sonucudur.

Yazının sonunda şöyle diyorsun…

“Bir yarımlık duygusu olmasa bu kızlar sahip oldukları çok iyi kız arkadaslarıyla yanlızlıklarını gideremezler miydi? “

Evet, ben de bunu önemsiyorum.

Bu şiir yazmak istiyorum şimdi.

Önce kelebekleri öldürdüler
Fareleri yılanları
Adı bilinmedik
Börtü böcek
Soldu
Sesler
Tenler
Canlar

Uçaklardan
Yağdı ölüm

Sonra unuttular
Adım ölçüsünü
Sıcaklığını elin
Yüreğin vuruşunu
Derinden gelen
Derine işleyen bakışı…

C. Bektaş

Şiirler ciğerim. Soluk aldığım, bir nebze dinlendiğim bir çeşme başı…

Sanat insanlarla, daha çok insanla buluştuğu gün belki red edişler bu kadar sancılı olmayacaktır.

Pegasus

05.09-2005, 12:03
Merhaba,

Bu güzelim sayfayı böyle bir arayışın alanı yaptığımız için andantenin şimşeklerini üzerime çekme korkusunu bir yana koyarak cevap vereyim.
Ama bu cevabın aslında cevap niteliğinden de kuşkuluyum.
Kuşkuluyum zira benim söylediklerim asla genel geçer olma iddiasında değiller.
Anlattıklarım okuduklarımdan, yasadıklarımdan, hissettiklerimden oluşturduğum tamamen bana ait düşüncelerdir ve asla genel kanı olma amacı gütmemektedirler.
Delphi tapınağının girişinde yazan "Kendini bil" sözünün gereğini yerine getirebilme adına çıktığım yolculuktan elime geçenleri yorumlayıp çıkan kendimce sentezi paylaşma isteği...
Tamamen bana ait derken anlattıklarımın çoğu okuyup benimsediklerimdir. Yoksa kendi bilincimle ulaştığım olgular değil.

Neyse yukarda anlattıklarımın anlatmak istediklerimi tam karşılamadığını ve bunun doğal sonucu olarak da eleştiri aldığını görüyorum.
Bu son derece normal .
Bende son kez olmak suretiyle aslında ne düşündüğümü biraz uzatarak (mecburen) aktarmaya çalışayım.
Bunun için zaman zaman alakasız gibi görünen odalara girip çıkarsam da lütfen peşimden gelmeye devam edin.



Kutsal dinlerde hepimizin bildiği bir hikaye vardır.
Bilgi meyvesinden yiyen Adem ve Havva artık günahkar olmuşlardır. Ama daha da ötesi bilinç düzeyine çıkınca kendiliklerinin farkına varmışlardır.
Bu farkındalık nedeniyle birden bir şeyin farkına varmışlardır; farklı olduklarının...
Bu insanoğlunun utanmayı öğrendiği andır ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.
Kendiliğinin farkına varan insan...(Burası önemli.)


Ancak kutsal kitapları bir kenara koyup insanın geçmişine bilimsel bir yolculuk yaptığımızda da ilginç olaylarla karşılaşıyoruz.

İlk insanlar henüz bilinçleri yeni yeni gelişmeye başladıklarında doğayla bir bütündüler.
Doğa bir anne gibi onlara yiyecek içecek veriyor, barınmalarını sağlıyordu.
Bu dönemde insan doğayı kutsamıştır. Bu kutsama aşamasında ortaya çıkan ilk din doğaya çeşitli ruhlar atfeden" animizm" dinidir.
Bu dinin hala benzer varyasyonları Afrika’da ve Dünyanın diğer bölgelerinde bulunuyor.
İnsan doğa anayla yani büyük ruhla bir bütün halinde hayatına devam ediyor.

Peki bu birlik bütünlük ihtiyacı neden? diye bir soru gelebilir. Cevap basittir.
Korku...
Ayrı olma düşüncesi insanı korkutur.
Eğer bir iseniz onunla aynı güce sahipsinizdir.
Ama ayrı bir varlık olduğunuzun farkına vardığınız an sürüden ayrılan koyunu kurdun kapması gibi "ölüm" karsınıza dikilir ve size " senin varoluşunun bu dünyayla bir alakası yok ve bir gün avuçlarımda varoluşun nihayetini bulacak" der.
İşte insan denilen canlının hala devam eden varoluş serüveninde kendine aradığı en önemli sorunun temeli budur.

Yok oluş karşısındaki varoluş...

Sonraları insan doğadan ayrı olma haline karsı geliştirdiği farklı tecrübelerle karsımıza çıkıyor. Totemizm bunlardan birisi. İnsan kartal, ayı, aslan gibi kendinden güçlü varlıklarla aynı klandan olduğunu düşünüyor. Onları totemleştirip kendiyle bütünleştiriyor. Yine ayrı olma korkusundan kurtulma mekanizması...

Sonraları toplumsal yaşamın gelişmesi beraberinde toplu yasam kültürünü getiriyor ve insanın ayrılık korkusu sekil değiştiriyor.
Devlet mekanizması da bu ayrılık korkusundan kurtulmak için ortaya atılıyor.
Artık geri dönüş yoktur. İnsan düşüncesi inançlarında da büyük değişmelere gider.
Artık bilinç ilerlemiştir ve hayvanlardan üstün olduğu kanıtlanmıştır. Öyleyse kendisiyle birleşebileceği daha askın bir üstün güce inanmak ihtiyacı doğmuştur.
Bu güç "Tanrıdır"
Önceleri insanoğlunun uydurduğu tanrılara bakıldığında tüm insani duyguları benliğinde bulunduran antroformik tanrılarla karsılaşırız. Yani insani özellikleri olan.
Bertrand Russel bu donemde eğer atların bilinç düzeyi insanlar gibi gelişseydi onların tanrılarının da at özelliklerine sahip olacağını yazar.

Ancak bilinç gelişmektedir ve insani özelliklere sahip bu tanrılarda insanın bağrındaki korkuyu gideremez olur.
Ve ilk kez Mısırda bir tek tanrı inancı ortaya çıkar. Aton dediği bu tanrıya tapan Akhnaton baskın rahipler sınıfınca aforoz edilse de artık insanlığı önünde kendiyle bütünleşip korkusunu azaltabileceği, varoluşunun sancılarını dindirebileceği bir üstün güce kavuşturmuştur.
Bu tanrının insani özellikleri yoktur ve bu onu daha da güçlü kılmaktadır. Bilinememenin dolaylarında istediği kadar güç atfedebildiği bu yeni tanrı onun varoluş sancılarını da istediği şekilde giderebilirdi.

Çağımıza yaklaştığımızda Freud annesi tarafından emzirilen ,bakılan bebeğin bu nesneyi kendiyle bir sandığını ama ayrılığının farkına vardığında bundan dehşete düştüğünü savunur.
Buna karsı çıkılabilir tabi ve psikoloji dünyasında çokça
da karsı çıkılmıştır. Ama bu karsı çıkışlara rağmen modern insan partilerde , futbol takımlarında hep başkalarıyla bütünleşme peşindedir. Bir futbol taraftarı olmanın en cazip yanı o birlik duygusunun verdiği hazdır.

Militarizmin bile kökeninde bunlar yok mudur? Hayatta hiçbir şeyi olmayan insanlar bir büyük dava uğruna ölüme bile gidebilirler. Çünkü artık onlar yanlız değil bir büyük davanın parçalarıdırlar.

Bu kadar uzatmamın sebebi insanın en buyuk varolus sancısının kendi ayrılıgının farkına varmasıyla yani bunu bilince çıkarmasıyla oluştuğu gerçeğini temellendirebilmekti.

Peki insan bunu başka neyle yapar?
Bütün bu çabaların belkide en eskisi ve de en daimi karsı cinste ayrılığını yitirmektir.
Çünkü bu edimde müthiş bir güç vardır.
O güç sevgidir.
Doğası gereği insan eşini arar bulur ve onunla kendini tamamlar.
Bu onun ayrı olma korkusuna verdiği en güçlü cevaptır.
Çünkü bu tamamlanmanın ürünleri de vardır.
Ve insan çocukları yoluyla dünyaya kök salabileceğini bilir.
Çağdaş düşünce için bu yaklaşım garip gelebilir ama çağdaşlık dediğimiz seyin gecmişi nedir ki?
Kaldı ki gerçek doğru kargaşasına girmeden insan işine geldiğine inanma eğilimindedir.

İnsanın ayrılık korkusundan sonra birleşme serüvenine bakacak olursak mantık bilimine söyle bir göz atmamız yerinde olur.
Bildiğiniz gibi mantıkta iki temel düşünü sistemi vardır. Hatırlayacak olursak;
Batıyı temsil eden Aristo mantığı ki A = a dır şeklinde özetlenir. Yani özdeşlik ilkesiyle.Bu bir şey ki ya kendisidir ya da kendisi değildir anlamına gelir.(baksa üçüncü halin olanaksızlığı ve çelişki ilkesi olarak iki ilkesi daha vardır)
Birde doğunun paradoksal mantığı vardır .
Onuda A=a dır + A= A olmayandır şeklinde özetleyebiliriz.
Yani bir şeyki hem odur hemde o olmayandır. Aristo mantığının ayrımına karsı paradoksal mantık diyalektikte kendini bulduğu gibi karşıtların birliğine inanır.
Bu konuya değinmemin sebebi farklılıklar gibi görünen şeylerin aslında birliğin formları olduğu düşüncemi temellendirmekti.
Yani kadın erkek farklıdır ama bu onların birliğine engel değildir.

Günümüzde bir kadın erkek eşitliğinden bahsedilir.
Ama bu eşitlik farklıların eşitliği değildir.
Bu eşitlik bir aynılaştırma sürecinin propagandasıdır ve maalesef ne kadınlarımız farkındadır bunun nede erkeklerimiz.
Bu noktada ben susuyorum ve sözü Eric From a bırakıyorum. Kendisine kulak verelim

Kapitalist toplumda eşitliğin anlamı değiştirilmiştir. Eşitlikle kastedilen bireyselliğini yitirmiş insanların otomatikliğidir. Bugün artık eşitlik birlikten çok aynılık anlamına gelmektedir. Aynı işte çalışan, aynı biçimde eğlenip aynı gazeteyi okuyan,düşünceleri duyguları aynı olan insanların aynılığıdır. Buna göre kadın eşitliğinde olduğu gibi ilerlememizin işareti olarak övülen bazı başarılara kuşkuyla bakmak gerekiyor. Bu eşitliğin temelinde yatan düşünce şudur; kadınlar eşittir çünkü onlar erkeklerden farklı değillerdir. Aydınlanma felsefesinin önermesi olan" ruhun cinsiyeti yoktur" söylemi genel bir alışkanlık haline gelmiştir.Yitmekte olan cinsel kutuplaşmayla bu kutuplaşmanın temelindeki aşkta yitip gidiyor.Çağdaş toplum sürtüşüp pürüz çıkarmadan üretebilecek birbirinin eşi tıpatıp aynı insanlara ihtiyaç duyuyor.Bu insanların hepsi verilen emirlere uymakla beraber kendi özgürlükleriyle davrandıklarına inandırılmışlardır.Nasıl ki toplu üretimde malların standartlaştırılması bir gereklilik ise sosyal sürectede insanların standartlaştırılması öyle bir gerekliliktir ve bunun adına da "eşitlik" denmektedir.

.

Evet Eric From çağımızda kadın erkek eşitliği denilen şeyin gerçekte ne olduğunu çok iyi anlatmış.
Oysa eşitlik aynılık değildir ve ben farklı olduğumuza inanmak istiyorum. Bu farklılıktan kastetdiğim şeyin önceki yazımda ifade ettiğim "otorite" gibi sıfatlarla karşılanmadığını görebiliyorum.
Söylemek istediğim sey kadındaki annelik içgüdüsüyle ortaya çıkan askın sevgiyi vurgulamaktı aslında.
Bu sevginin koşulsuzluğuyla ortaya çıkan aşkınlık bir erkeğin hayal gücünü aşar diye düşünüyorum.
Aynı şekilde bir erkeğin faal ruhu da hareketliliği de farklıdır ve bir kadında tam olarak karşılığını bulamaz.
Diyalektiğin temel ilkesi karşıtların birliği tamda bu noktada devreye giriyor işte.

Benim yukarda sayılan kadınlarla ilgili söyleyebileceğim şey öyle bir kadın profilini kabul etmediğim olacaktır.
Ancak buraya gelmişken yaşanılan o sancıların temelinde de ayrılık korkusu yattığını belirtmek isterim.

İnsan karsı cinsiyle üç şekilde iletişim kurar.
Bunlardan biri "mazoşist " iletişimdir.
Kişi ayrılığından kurtulmak için birlikte olduğu kişinin gücünü abartır.
Onu totemleştirir ve kendi kimliğini onun gücüne yamamaya kalkar. Burada kendine yönelik bir değersizlik duygusu vardır ve kişi totemleştirdiği kişi aracılığıyla kendi varoluşunu gerçekleştirmek istemektedir.


İkincisi birincisinin tersi olan "sadizm" dir.
Burada da kişinin kendi değerini abartıp karsısındakini değersizleştirmesi söz konusudur.
Bu bileşmede sadist kişi karsısındakinin benliğini kendi benliğinde yok ederek bütünleşmek ister.

Olması gereken üçüncü yoldur ve burada herseyden önce karsındakini birey olarak kabul etmek vardır.
O bir bireydir ve farklıdır.
Bu farklılığa saygı duymalıyımdır ve onun farklılığıyla tamamlanmalıyımdır...

Kısaca özetlemek gerekirse insanoğlunun varoluş sorununda ayrılığından kurtulmak seklinde ifade edilebilecek bir birleşme duygusu vardır.
Bu duygu dinlerde, siyasette, sanatta yaratı yoluyla ve en etkilisi sevgi temelinde karsı cinsle olan tamamlanma şeklinde tezahür edebilir.
Ben konunun bu yönüyle ilgileniyorum.
Yoksa kadın erkek eşitliğiyle değil.
Varoluş problemi dışında eşitlik olayına kültürel boyutuyla bakarsak bunun zamanla sürekli değişen bir şey olduğunu görürüz.
Eski Türkler anaerkildi ve kadınlar dominanttı.
Bugün bizim toplumumuzda erkeklerin dominant rolde olduğu düşünülmesine rağmen bin yıl sonraki kültürel ortamın ne getireceği bilinmez.
Zira ben zekanın devreye tam olarak girmesiyle kadınların daha avantajlı olacaklarını düşünüyorum.
Kadınların doğalarını özümseyebildikleri ve erkeklere benzemeyi bırakıp kendileri olabildikleri anda tüm insanlığın kurtuluş anahtarına sahip olduklarına inanıyorum.
Ama sonuçta kadınlarda bu yarımlık duygusuna sahiptir.
Bana göre erkek ya da kadın varoluşunu gerçekleştirirken içindeki ayrılık korkusuyla yüzleşmediği müddetçe kendini aşabilmesi mümkün değildir.
Dolayısıyla reddediliş ve beraberinde getirdiği sancıları .çözümleyebilmek, böylesi bir bakışı gerekli kılar diye düşünüyorum.

Ayrıca sevgili andantenin sayfasınıda hafiften terorize ettiğimin farkında olarak bu meseleye kendi açımdan bakışımı özetlediğimi sanıyor ve konuya son veriyorum. Belki ontolojik sorgulamalarımıza devam ederiz ama baksa bir baslık altında
:)

kardelen39

05.09-2005, 15:44
Sevgili Bülent,

Türkiye'de tartışmak olası değil. Şunları yapmayanı " elimden gelse kurşuna dizerim" diyebilenlerin olduğu bir ülkede nasıl tartışılır?

Amacım seni eleştirirken seni anlamaktı.

Sen söylemek istediklerini bu cevabınla öyle güzel temellendirmiş ki, bana ancak susmak düşüyor.

Teşekkürlerimi sunuyor, seçtiğin yol aydınlık olsun diyorum.

Sonra da ne güzel diyorum içimden...

Tartışması bilen ve savunduğu görüşü kişisel saldırıya girmeden temellendiren insanlarla yaşamı anlamaya çalışmak...

Eline sağlık arkadaş!

esila

05.09-2005, 21:12
Andante,ayırdığın zamana teşekkür ederim.Sizede Kardelen,pegasus ve diğerleri..

Öncelikle seni yanlış anladığımıda nereden çıkardın diyeceğim?Ben sadece en bilinen red edilişle başlamak istedim.

....Kabullenme ve red etme kişinin o an içinde kurmaya çalıştığı ilişkinin benimsenip benimsenmediğine yol açar. Umursanmamak ise, kişinin değersiz olduğu mesajını verir. ..... kardelenden..

Benim ilk anlatmak istediğim,Kardelenin verdiği cevapla özdeşti.
Birilerinin bizi umursamaması neden bize DEĞERSİZ mesajını verir?
Değerli olmak nedir?Değerli olmanın ölçütünü bir diğerimi belirler?

SEN ADAM DEĞİLSİN, YOKSUN BU DÜNYADA ...
Buda kardelenden..
Oysa benim durduğum yerde,birinin beni ADAM yerine koymaması benim değersiz olduğumu göstermez.
Zaten ben adam olmam,olsa olsa salak bir kadın olurum:)

andante

05.09-2005, 21:47
Ah sevgili pegasus.....

Yanar yanar bir şeye yanarım; beni anlamadığına.... :)

Ya sevgili dostum yazdıklarınızı okurken kulaklarıma varan ağzımı göremiyorsun, valla sende haklısın.

Ne kızması !!!!! tam tersine olması gereken bir noktadasın.

Cevap gelecek benden de, çok meşgulum sadece , sizleri seviyorum.

Bana soracak olursanız red etmek eyleminin sancısız ama üretken en güzel tarafı yaşanmakta yazılanlarla...

Burda olacağım en kısa zamanda.

kardelen39

06.09-2005, 21:19
Sevgili Esila, mesajında soruları her ne kadar bana sormasa da benim mesajımdan yola çıkarak sorduğu sorulardan dolayı cevap verme sorumluluğum olduğunu düşünerek bu mesaja ben de yanıtlamak istiyorum.

Kuşkusuz insan toplumsallaşma süreci yaşarken sürekli öğrenir. Bu öğrenme sürecinde kalıtsal, fizyolojik, psiko-sosyal etkenler söz konusudur. Bunun dışında bilgilerimiz kimi zaman deneyseldir. Duyum ve algılarımız önemlidir. Kimi zaman ise, bilgilerimiz olgulara dayanır.

Kavramlar ise bilgi deposudur. Bu kavramlardan önermeler çıkarırız. Bu önermeler doğru ya da yanlış olabilir. Amacım, gözlemlerimizi, bilgilerimizi, algılarımızı sözcüklere dökerken paylaşmak ve birbirimizin birikimlerinden faydalanarak bilinç dünyamı genişletmektir.

Birinci Konu,
-Kabul edilmek
-Red edilmek
-Umursanmamak

Kabul gören iletişim biçimleridir. Sık sık psikolojik kitaplarda adları geçer.

Umursanmamak ne demektir?

Aldırış edilmemek, önem verilmemek…

Başka bir anlamı var mı?

Yok…

Öyleyse umursanmamak eşittir değer verilmemek….

Uzmanlar, bir toplum yaşamını sürdürebilmek için ağırlığın “ kabullenme “ yönünde olması gerektiğini ifade ederler. Toplumdaki ilişkiler genellikle “ red etme “ yönündeyse, o toplumda cinayetler, kavgalar, sürtüşmeler çoğalır; genellikle “ umursamama” nın ağır bastığı toplumlarda akıl hastalıklarında bir artmanın olduğunu söylerler.


İkinci Konu,

-Ait Olma
-Birey Olma
-Değerli Olma
-Özlenmeye ve Sevilmeye Layık olma

Bu var oluş boyutlarını İst. Büyükşehir Belediyesi Özürlüler Merkezi ile Doğan Cüceloğlu ve grubunun engelliler için düzenlediği seminerlerde duymuştum ilk kez.

Doğan Cüceloğlu’dan ve asistanlarından etkilenmiş, sonra da kitaplarını okumuştum.

Doğan Cüceloğlu “Değerli Olma’yı “ şöyle anlatır:

“Değerli olma. Kendinden büyük bir bütünün vazgeçilmez parçası olma. Çok büyük bir ihtiyaç. Çocuk şunu görmek ister: Benim ailem bensiz yapamaz. "Ah yavrum! Sensiz olur mu? Mümkün değil." Bunu duymak ister. Kadın kocasından "Hayatım! Sensiz hayatım anlamsız olur" cümlesini, koca da karısından aynı şeyi duymak ister. Dostlar birbirinden bunu duymak ister. Şirkete gittiğimiz zaman aynı şeyi bekleriz içten içe. "Bu şirket sensiz olmaz. Burada çalışacaksın. Senin yerin burası." Bunu bekler insanlar. Devletin vatandaşına bunu söylemesi gerekmez! "Bir Türk vatandaşı, hiçbir şekilde harcanamaz. Biz hepimiz içiniz. Sensiz olmaz." Bunu duymak istersiniz. Birisinin başı derde girdiğinde devletin kolları sıvayıp sonuna kadar devam etmesini istersiniz. Gönlümüzden geçen o."

Üçüncü Konu,
Yazarların, filozofların, sanatçıların nasıl adam oldukları, nasıl yaşadıkları ya da nasıl öldüklerinden ziyade insanlığın önünü açıp açmadıkları ve estetik nesne yaratıp yaratmadıkları önemlidir. İşte asıl o noktada düşünüp sorgulamak gerekir.

esila

08.09-2005, 21:17
Kardelen,ne güzel yoruyorsun kendini,seviyorum bu yaklaşımını.Sana kafayı takmadığıma göre sende yanlış anlama istersen beni.

Bence sen,ben ,o bu şu HAYATA birşeyler katıyoruz. ve varoldukça katmaya devam edeceğiz.

Pegasus

08.09-2005, 22:31
Peki andante madem öyle bizde senin dudaklarını germeye devam ederiz ne yapalım:D

Ama bastan söyleyeyim; Süslü laflarla sanat yapılabilsede kimi zaman süslerin arasında cılız kalır gerçeğin sesi. Fazla makyajla tüm güzelliğini yitiren bir genç kız gibi...
Eğer aranılan "gercek"
ise ("dogru" da olabilir) çatlak sesler duymaya razı olacağız.
Anlaştıysak saçmalama özgürlüğümün biletini cebime koyacaksınız.
Gerisi kolay ben topladıgım çiçeklerden veririm size siz kokusunu beğendiğinizi alırsınız. Begenmediğiniz çiçekleride sevenler bulunur nasıl olsa. :)

:) Esila Hegelde öyle demişti "beni bir tek ögrencim anladı oda yanlış anladı" diye

İnsanüstü zekasına ragmen iki dakika düşünüp kimsenin anlamadıgı bir cümle sarfettikten sonra, dinleyen ögrencilerini kahreden suskunluguna dönüp, ardından dakikalarca sarfedecegi öteki cümleyi düşünen bir adamı anlamamak normal sayılmalı tabi. Ama senin gibi leman dergisi edasıyla sözcükleri "anla beni" diye haykıran birini anlamamak ancak benim "laz" lığımla açıklanabilir sanırım:)

Yolunun mutluluk olması gerektiğini söylemişsin.
Baba iyide mutluluk ne ola ki?

Yunanlılar " eudaimonia" diyolardı.
Bu kelimenin içine Aristippos tan tutda meşhur Epikurus a ordan Zenon a gel yakına ingiliz yararcılardan Amerikan pragmatistlerine kadar herkes bişeyler attı durdu.
Din baska telden haykırdı.
"Nah bulursun!" dedi "bu dünyada. Gel peşimde alasını bulacaksın öte tarafda"
Sonra Marks baba ve ondan önce Fransız devriminden sonra kellesini veren Babauf tan cok önceleri Platon da haykırmışdı " Yok öyle yağma! Bireysel mutluluk olmaz kardeşim. Aramayım boşuna .Bu dediğiniz olsa olsa toplumla birlikte olabilir. Çünkü insan toplumla vardır. Birey dediğin mahlukat ancak toplumla mutlu olabilir. Yani sizin mutluluk dediğiniz şey ancak toplumsal anlamda gercekleşebilir" Onun için kimileri Platona ilk sosyalist diyor.(ilk faşit diyenlerde var tabi:))

Neyse


Valla herkes bişeyler dedi durdu. Mesela artık günümüz düşüncesinde mutluluk kapitalist felsefeyle " zenginlik" demek oluyor. Yani sen o dediğin programlardan baba bi şey uydurup parayı vurdunmu "mutlu" oluyosun. Herkes öyle diıyo.
Sen böyle düşünüyosun demiyorum. Sen farklısın tabi. Basksana Beyoglunun arka izbe sokaklarında varlıgınla garibanları sereflendirecek kadar alcak gönüllüsün...

Valla mutlulugu aramak zor iş.
Mesela kynik ler vardı eski zamanlar(M:Ö) Adamlar hazzı reddetmişlerdi. "ulan mutlulugun förmülünü bulduk" diye naralanıp gidip magaralara cekilmişlerdi. Onların förmülüde " bir sen bir ben birde bebek" değildi. Amcamlar her türlü hazza yüz cevirmişlerdi. Haz demek en aşagılık bişeydi . "apethia" dedikleri bir tür duygusuzluk hali onlara göre en iyi şeydi. Günümüzdede var böyle insanlar. Kendilerine "çileci" yada nihilist diyolasr. Gerçi nihilizm biraz farklı ya neyse.

Yani dicem oki babacan, reddedilişe yönelik çözüm manevralarındada mutsuz olmaya yönelik bir dayılanman var senin. Mutlu olmalısın sen anladım.

Ama lütfen bulursan şunun förmülünü bu garibanlada paylaş emi. Hem bakarsın paylaştıkça artıyo dedikleri bi efsane degildir :)

kardelen39

10.09-2005, 00:15
Kendi öznel gerçekliğini gerçek olduğunu sananlar, arka sokaklarda kalanlardır Esila...

Çok ince bir ruhun var...

Oysa sopa gibi dimdik duranlar, kendi idealarının tinini dışlaştırarak yaşayanlara bıyık altından gülümseyenlerdir...

esila

14.09-2005, 19:26
Beni bir sen anladın,sende beni yanlış anladın pegasus:)

Alemsin be ,görememişsin bu cümlenin aslında senle alakasız Andanteye tebessümle bir gönderme olduğunu.
Öyleki dalmışsın olaya,cumburlop içindesin,bu kesitlerin anlatılmasındaki amacı düşünmeden:)
.......Mutlu olmalısın sen anladım. .....
Mutluysan eğer mutlu olmalıyım diyemezsin,bak yine anlamamışsın:)
Çünkü üzgünüm ama ben çok mutluyum:)
Yok eğer mutlularla sorunun yoksa iyi bile anlaşabiliriz belki,senin lemandan fırlamış halli şu üslubunu bile sevebilirim hatta:)

Anlamak için aslında görmelisin yüzümdeki tebessümü,neşemin çokluğunu,sevincimin bolluğunu,arkadaşlarımada bu sevinçli ruh halimi nasıl bulaştırdığımı..
Ve bilgimi paylaşmak için varım,tıpkı yazılarımla mutluluğumu paylaştığım gibi..
Mutluluğun tanımını yapamam,söyleyemem çünkü ona dokunamazsın,anlatamazsın sadece hissedebilirsin.
E ben nasıl hissedecem dersen eğer şu sözlerdeki gibi:
.....Baba iyide mutluluk ne ola ki?...... Ama lütfen bulursan şunun förmülünü bu garibanlada paylaş emi. .....


Ben arayıp bulmuşum,sen düşün nasıl bulurum diye, bana sorma,hazıra konma,GARİBAN olma:)


E bunada karışamazsın çünkü bu benim seçimim.Seçimlerim konusunda hesap verme alışkanlığım yoktur,baştan söyleyeyim,sonra sorma derim:)

Mutluluk bazılarına göre zengin olmaksa ,zenginlik bana göre sadece lüks,yoksa vururdum bir programlamayla, olurdum servet sahibi.
belki bir vurgun yapmış zengin olmuşumdur,ne bileceksin beni bilmeden:)
Hatırlatmışsın yinede ,sağol,küpe olur kulağıma:)

Üstelik lemanda okumadım hiç,ama artık okuyacağım,lemanı sevmeyen ölsünn:))

Birde babacan doktorum, yaptığın kişilik analizinden ötürü müteşekkirim,doğru analizleseydin daha müteşekkir olabilirdim,.:)
Ama olsun,denemişsin yinede,yinede yormuşsun,ayırmışsın zamanını,e bize ne düşer,deriz canın sağolsun:)
Bu analizin muhatabı olan benim yorumumsa şudur:
...Bir insanı,hayatını bilmeden kişilik analizi yapılırsa işte böyle fos çıkar.
Kızma baba, bensem bu söylediğin,elbette birşeyler diyeceğim:)
E benden iyi beni nasıl bileceksin:)

Geçen balık yedim sahilde ,sanada el salladım,iyide yaptım.
Sende gel birgün,beraber balık yiyelim,sonrada onların mekanına gidelim,onurlandırırsan tabi beni ve garibanları:)

Bakalım bu sefer ne çıkacak bundan :
Kardelen,beni bir sen anladın sende yanlış anladın:)
Andante seni unuttum sanma ,sen beni hala yanlış anlamaktasın:)

Sana ise Pegasus,dilerim bi sürü MUTLULUKLAR:)))))

Pegasus

15.09-2005, 14:18
slmlar.

Babacan önce birşey yazmayayım dedim kendme ama birkaç noktayı hatırlatmadan edemedim:) Umarım tam anlaşılabilirim arkadaşım.

Biz türkçeyi kullanırken bir takım kelimeleri öz anlamından tamamen alakasız bir şekilde kullanmayı severiz. O kelimeleri cmlenin vurgusuyla ve konuyla ilintilendirmeden yorumlarsak kullanım amacıyla tamamen alakasız bir noktayavarabiliriz.

Yukarda kullandığım "gariban" kelimeside bu sekilde bir vurgu içeriyor. Yoksa bu dünyada kendine gariban diyecek en son kişilerdenimdir emin ol.

Benim yukarıda "mutluluk" kavramıyla ilintili olarak ortaya attıgım soruyu senin cümlelerinden esinlenerek ama senin yazdıklarınla tamamen alakasız bir kavramı irdeleme cabası olarak ele alsaydın sanırım bu şekerden tatlı oklarını bu denli incelterek yollamak zorunda kalmazdın.:)

Burada yazan bir takım arkadaslar kavramlar üzerine düşünmeyi seven bazı duyarlılıklara sahip olduklarından "mutluluk" denilen olguyu irdelemekti maksadım.

Yoksa valla billa senin mutlulugunu kıskanmıyorum. YEMİN EDERİMMM:)

Kaldıki aşkolsun be dost. yukarda yazdıklarım vebir takım sorgulamalarım belli kavramların anlamını bilmediğim seklinde yorumlanmamalıydı. Eğer sende annemin pişirdiği hamsilerden yemiş olsaydın, sadece bu edimin bile mutluluk denilen şeyin en uc versiyonunu hissetmen için yeterli olacagını anlayabilirdin:) Förmülünü istememin ardındaki gercekte bu olgunun subjektif özelliğine vurgu yapmaktı hani. Kvramın kendi mutlaklıgı bir yana bireysel bazda ne kadar relatif olabilecegine yönelik bir imaydı sadece. Ama insan beceriksiz olunca boyle oluyor işte. Ama ne demişti Deli Petro "yenile yenile birgün yenmeyide ögrenecegiz." Öğrendi ve Rusya Lehistanı tarihten sildi... Belki bizde yanlış anlaşıla anlaşıla dogru anlaşılacak sekilde konusmayı becerebiliriz:)



Yine sazanlık yapıp bana yönelttiğini düşünerek cevap verecek olursam ben senin kişilik tahlilini yapmadımki yanılayım sevgili arkadasım. bu anlamda doktorluk sıfatınıda gereksiz yüklenmiş oluyorum sanırım:)

Tanımadıgım insanların hakkında hatta tanıdıgım insanların hakkında bişeyler yazmaktan ziyade konusulanların arasından belli düşünce, kavram vb tırtıklayıp bunları masaya yatırmaktır benim meselem. Yani kişilerle ilgilenmiyorum kendi çapımda. Dogrusu burda yazılan yazıların kim tarafından yazıldıgı, yazanın cinsiyeti, mesleği, statüsü, yaşı, kişiliği vb beni hiç ırgalamıyor. Benim derdim -eğer mümkünse- bir takım gercekliklerin farkına varabilmek için cıktıgım yolculukta benimle bildiklerini paylaşacak ve kendi varoluşu için kateddiği mesafelerden benide yararlandırmak yoluyla yolculugumda bana katlamalı mesafeleri aştıracak düşünsel platformları bulmaktır. Bunun için yerleri eşeleyen tavuklar gibi konusmaları eşeleyip kavramlara ulaşmak gerekir kimi zaman. valla billa benim yaptıgımda böyle bir tavukluktan ibarettir... Bazen horoz gibi dursamda horozlarında toprak eşelediğini hatırlatmak isterim.:)

Leman degisine gelince. Yıllar önce henüz şimdiki haliyle bozulmadan önce okurdum bu dergiyi artık okumuyorum. Tavsiye edermiyim. Valla hayatı ciddiye almanın en iyi yolu onu ciddiye almamaktır demiş buyuk bilgelerden biri...Hayata bi şekilde mizahi bakabilmek bence erdemdir ve bu dergiler buna katkıda bulunabilir. Ama sen zaten bu bakısı edinmişsin
be arkadas.

Neyse uzatmayım. Esen kalınız efendim

andante

15.09-2005, 19:25
Epeydir yine yazamadığımdan kendi adıma yazacaklarım birikti de, bunları nasıl toparlayacağımı açıkcası bilememekteyim.

Ama bir itirafta bulunayım;

Hayatta kabullenmekte en çok zorlandığım cümlelerden birisi " Beni anlamıyorsun !" cümlesidir. Komik ama bende çok fazla kullanmaya başladım son zamanlarda bu cümleyi Bu sebeple kendime de kızmaktayım. Ya arkadaşlar bu cümlenin açılımı nedir?

1) Ben öylesine muhteşem ve olağanüstüyüm ki beni anlayabilecek kapasitede değilsin.... :D

2) Ne yaparsam yapayım sen bir gerizekalısın ve beni anlayamazsın. :D

İkisi de hemen hemen aynı kapıya dayanıyor ve bence farkında olmadan istemeden birbiririmizi aşağılıyoruz. Ya birbirimizi anlayalım. Anlamanın koşulları nelerdir, uymaya çalışalım.... Yanlış mı anlıyoruz ? olsun, bir daha deneyelim, yeterki pes etmeyelim :D

Ben yazıların başına döneceğim. Arkadaşlarım öylesine güzel konulara değinmişler ki bu konu da bir toparlama yapmak amacı gütmeden kendi görüşlerimi ortaya koyayım isterseniz.

İnsanlar toplu olarak yaşamaya başladıklarında doğal olarak çevresine bakmakla işe başlamıştır. Kendisi için bir çok bilinmeyenlerle dolu olan çevresinde doğanın gücü karşısında büyük bir korkuya kapılması kaçınılmazdır.

Büyük bir güç olarak olarak gördüğü herşeye tapınması da doğaldır. İlk keşfettiği şey hemen hemen herşeyin doğal bir ritmik düzende seyrettiğidir. Gece-gündüz ilişkisi, mevsimler, doğum-ölüm, herşey ritimseldir. Bu arada bir şeyin farkına varır insan denen varlık. Bu ritmik düzene uyum sağlayan ve doğanın var edici özelliğine sahip yaratık kadındır. Ya da dişi diyelim....

Kadının doğurganlık özelliğini doğayla bütünleştirdiklerinden kadın egemen, yani anaerkil dediğimiz bir düzende bir süre yaşarlar. Ürktükleri ve korktukları ( bilinmemezlik nedeniyle ) herşeyi tanrı kavramıyla birleştirerek kadın tanrıçaları oluşturmuşlardır ilk olarak.

Ne hissederlerdi elimizde kesin kalıntılar yok ama sosyologlar bu dönemin insanlık tarihi açısından en barışçıl dönem olduğunu ileri sürer. Yine kadının bir özelliği yüzünden.

Ne kadar çocuğu olursa olsun bir kadın çocuklarına eşit şekilde davranır, duyguları bu doğrultu da olmasa bile bunu elinden geldiğince belli etmemeye çalışır. Ve sosyologlar bu dönemi iki ucu açık bir dikdörtgen şeklibe benzetirler. Bu sınırlar içinde tanrıçalar, insanlar, heryerdedir. Birinin diğerinden üstünlüğü yoktur. Doğal olarak barışçıl bir düzen içersinde yaşarlar.

Bu böyle sürmedi tabii. Arkeolojik buluntulardan elde ettiğimiz bilgilere göre ataerkil düzene geçişin tarihini anlatmayacağım ama bir tane mitolojik öyküyü özetlemeden geçemeyeceğim.

Kadın tanrıçalar öylesine çoğalıyor ki, içlerinden biri anatanrıça seçiliyor. Yavaş yavaş erkek tanrılarda oluşmaya başlamış ama güç doğurganlık özelliğinden dolayı kadınlarda. Tanrılar aralarında bir ittifak kurarak Marduk adında birini önder seçerler. Piyondur aslında. :D

Ana tanrıça Taimat ı öldürmesini isterler. Böylelikle doğanın güçlerinden bir olan gerçek yani yok ediş söz konusu olacaktır. Marduk , ana tanrıçayı öldürür. Babil kaynaklarından alınan bu öyküde, eksik olan yaratılış ın söz konusu olmamasıdır henüz. Yaratmak hala kadınlara aittir. Bu sebeple Marduk öyle bir şey yapmalıdır ki kadınlara ait bu gücü ellerinden alarak en büyük güce ulaşmalıdır.

Mitoloji bu.... Bu durumu Marduk sağlar;

Ortaya bir elbise koyar ve elbiseye " yok ol " diye bağırır, elbise ortadan kaybolur. Ve Marduk bu sefer öyle bir emir verir ki, yok olan elbise geri gelir. Bu da yeniden var etmenin bir simgesi ve gücü olarak ele alınır.

Artık güç erkeklerdedir. İlk iş kadın tanrıçaları yer altına indirmek olur. Bir kaç tane kendi yanlarında tanrıça bırakırlar ama büyük bir çoğunluk tanrıça olarak artık yer altındadır.

Ataerkil düzenin o üçgen şekli oluşmaya başlar. En tepede tek olarak kral ve tanrı vardır. Onun hemen ardında yardımcıları ve bu sistem aşağıya doğru inerek en alt tarafta halk olarak son bulur. Tepeye ulaşmak çok zor ve hatta olanaksızdır.

Hala bu düzen,in içinde olduğumuzu kabul etmeyenlere sözüm yok. Haaa!!! bazı durumlarda en tepede kadın olabilir ama genel anlamda yer her zaman belirtilen rollerle belli çizgidedir.

Yüzyıllardan beri hem erkeğe, hemde kadına verilen roller silsilesi içersinde hemen hemen herşeyi kanıksadık.

Erkek güçlüdür, kadın değildie o zaman....

Erkek ağlamaz, kadın ağlar o zaman......

Kadın duyarlılığı... ne demekse, erkekte duyarlılık yoktur o zaman. vs. vs........

İnanın bana çoğunluk tarafından verilen roller benimsenmiş ve benimsenmeye devam etmektedir. İnsan denen varlığın bir kadın ve erkek olarak tamamlayıcı unsurlarını görmemezlikten gelmek ve onları cinsiyetlerine göre ayırarak bu kimlikleri körüklemek işimize gelmektedir.

Öyle ya.. düşünün bir kez;

Ben hayvanları severim, özellikle kedileri. Bir kedi gördüğüm zaman aklıma gelen sadece kedi dir. onun erkek yada dişi olduğu çok gerilerde bir ayrıntıdır ama söz konusu ,insan olunca kim erkek ve kadın diye ayırmıyor soruyorum sizlere. ?

Ya biraz izin devam edeceğim söz... :D

kardelen39

15.09-2005, 21:22
Bugün İstanbul ağlıyor… Yüreğimde…

Bir annenin acısını iliklerimde duyumsadım bugün…

Gözlerimdeki damlaları akıttım içime…

Ölüm erken bir akşam gibi konuverdi

Yaşamının baharındaki bir bedene…

Evet, bu sabah duyduğum bir haberle masamdaki sandalyeme yığılıp kaldım. “ Nermin’in oğlu viyadükten atlayarak intihar etmiş” diyen sesler beynimin salyalarına yapışıp kaldı.

Nermin…

Bizim Nermin mi?

Olamaz… Belki yanlış duydum…

Hani yüzünde güldüğünde ıtır çiçekleri açan Nermin…

Hani hamile kaldığında sevinç naraları atarak ofise giren Nermin…

Hani kreş arabasına oğlunu bindirirken arkasından uzun uzun bakan Nermin…

Nerminnn!

Hayır, canım olamaz… Yanlış duymuş olmalıyım…

Emre! Emre…

Sesin sessiz bir çığlıktı yüreğinde belki…

Biz nasıl göremedik gözlerindeki melankoliyi?

Ahh! Yüreğim bugün soğuk taş parçalarına çarptı…

Kanadı.

Tek kanatlılar uçamaz değil mi?

Ya kırık kanatlılar!

Düşündüm, düşündüm…

Eksiklerimiz neydi?

Anne ve baba olarak çocuklarımıza neyi öğretemiyorduk?

Sorguladım yeniden… yeniden…

Yoksa yüreklerimizi bölüşmeyi mi bilmiyorduk?

Emre’nin bıraktığı not bütün gün beynimin hücrelerini yiyip durdu…

“HİÇ KİMSE BENİ ANLAMIYOR “

Keşke… Sevinçlerimizi bir sandala bindirip bırakmasaydık…

Keşke… Geceye yıldızları yükleyerek yaralarımızı sarsaydık…

Senin yazdıkların Andante,

Böyle bir güne denk düştü…

Gün ağlıyor… Güneş ağlıyor…

Can ağlıyor…Arkadaşım ağlıyor…

Yüreğim yırtıldı bugün…

Pegasus

15.09-2005, 21:25
Kardelen ne diyecegimi şaşırmış vaziyetteyim. Galiba en iyisi susmak bu rüzgarda...

andante

15.09-2005, 22:49
Öf be dostum !!!!

Kelimelerin çoğunlukla dünyamızı sınırladığını hep düşünmüşümdür.

Bazı duyguların anlatımı yok, sadece yaşanmışlığı var....

En usta kalemlerin bile aciz kalabileceği durumlar da var, ki biz burda buluşmuş bir iki dostuz sadece.

Anlıyorum dersem ne kadar doğru, bilemiyorum....

Ama içimde önce kor gibi bir alev dağıldı sonra buz gibi bir soğuğa bıraktı yerini.

Ya anlayalım !! anlamaya çalışalım birbirimizi, işte bir kez daha aynı satırlar dökülüyor yazdıklarımdan, yeterki pes etmeyelim, o kocaman yalnızlığın ortasında kaybolmayalım, tutalım ellerimizi.....

Cigdemy

16.09-2005, 09:51
Duyguların en zor ifade edildigi ne denilse yeterli gelmeyecek olan anlar var ki,
üstelik dile bile gelmeyen o cümleler satırlarda hiç ifade edilemez...
İşte o anlardan birini yaşıyorum...

kardelen39

17.09-2005, 14:43
Aslında Andante, o gün onları yazarak kimseyi hüzünlendirmek istemezdim. Ama işte yazdıklarınla yine benim yüreğimin bam teline dokunmuştun. Öyle bir güne denk geldi ki, parmaklarım yine beni özgürlüğün kollarına bıraktı. Engel olamadım kendime.

Evet, ateş düştüğü yeri yakar derler. Ne kadar anladığımızı söylesek de bizzat insanın kendisinin o acıyı yaşaması ruhunda derin izler bırakır.

Fakat yan yana gülmek, ağlamak, üzülmek, sevinmek…

Aynı ya da benzer şeylerden benzer etkiler almak, birleşmektir.

İnsan acıyı da yaşayarak insan olma noktasında birleşir.

Bundandır benzer acıları yaşayan insanlara yakınlık duymam…

Değişik dünyalara giderek yeni insanlar tanımak, insanları anlamak için…

Duyguları eğitmek için…

İnsanın sanata ihtiyacı vardır.

İster bu edebiyat olsun, ister müzik, ister resim, ister sinema, ister tiyatro.

Sanatın her dalı.

Çünkü sanat, duygularımızı besler, yetiştirir, biçimlendirir.

Edebiyatta ise, sözcüklerdir sanatçının malzemesi.

O sözcüklerle kimi kez bir şiirin büyülü atmosferinde sözcükler ruhumuza konar bir tüy hafifliğinde…

Kimi kez tanımadığımız bir karakterin dünyasına giderek acılarına ortak oluruz.

Çünkü sanat, yaşamın yansımasıdır.

Şimdi bir şaire kulak verelim.

…. Ses ve anlam değerleri
yan yana geldiğinde
çok katlı anlamlar kurabilmeli
ağaç ormanı çağırmalı
akarsu denizin derin yapıtlarını…
incir ağacı sabrı ve yaşama isteğini

öyle
sessiz, öyle kalakalmış, öyle çözülmemiş
bir kuyunun çıkrığından kuş nereye
uçuyor? Uçuşan yaprak, terk edilmiş
hurda traktör, denizin düş direkleri,
Ayşe’nin yüzündeki melek yaprağa
tırmanan tırtıl, rüzgarın püskülü boş
bir sayfada yan yana geliyorlar. ZİLİ
SÖZCÜKLER ÇALIYOR…


Ağaç ormanı çağırmalı …Akarsu denizin derin yapıtlarını… diyor şair…

İnsan insanı çağırmalı…

Boş bırakmamalı uzatılan elleri…

Dediklerine katılmamak mümkün mü?

İyi ki varsın Andante…

Yazdıklarından öğreniyorum.

Öğreniyorum. Büyüyorum. Sağol güzel insan!

Pegasus

17.09-2005, 18:03
Ben bir soru sormak istiyorum...

"Bencillik" ve "kendini sevmek" aynı şey midir?

Nice düşünsel sistematik insanın kendi dışında kalan insanları sevmesi grektiğini bir takım etik, sosyolojik, psikolojik ve metafizik temellendirmelerle haklı cıkarmaya calısmıstır.

Ancak sevilmesi gerekliliğinden bahsedilen "insanlar" dan kendi benliğimizi dışlamak ise çogu zaman erdem olarak kabul edilmiştir.

Oysa nesne insan oldugunda sujenin objeleri arasına sujenin kendiside girmez mi? Kendi varoluşuna yönelik sevgi besleyemeyen insan başka benlikleri seveblir mi???

Peki buna olumlu cevap verildiğinde dengeyi saglayacak yaklaşımlar nasıl olmalıdır???

Kişinin kendini düşünmesi, sevmesi, degerli oldugunun farkına varması tüm bu degerlerin başkalarında da oldugunun -olabileceğinin- temellendirmesi olmz mı???

Ne dersiniz???

kardelen39

17.09-2005, 23:02
Bencillik ve kendini sevmek aynı şey midir?

Tabii ki değil.

Kendini sevmeyi ben insanın kendi kendisiyle barışık olması, artıları ve eksileriyle kendini kabullenmesi olarak değerlendiriyorum. Yoksa narsistlik anlamında değil.

Somut kavramlar konusunda genellikle sorun çıkmaz. Çünkü somut kavramlar, var oluşu kendi başına olandır.

Ev, masa, kalem somuttur.

Oysa soyut kavramlar bizim gösteremediğimiz kavramlardır. İşte sorun burada başlar.

Erdem kavramı soyut bir kavramdır. Dolayısıyla bu kavramlar, nesnenin niteliğini belirlemediğinden insanlar arasında fikir ayrılığına neden olur.

Erdem kavramını sen nasıl algılıyorsun?

Bunu tam olarak bilmiyorum.

Bana göre erdemin birinci ölçüsü,

İnsanın kendi kendini tanımasıdır.

Kendi kendisini tanımak ne demek?

İlk başta korkularımızla yüzleşmemiz gerekir. Çünkü korkularıyla yüzleşen kişi, yalnızca kendisi olarak değil, başka benliklere katılımıyla da gelişebileceğinin ayrımına varır.

Rollo May şöyle der:

“ Kendimizi tüm bir dolulukla adamalıyız. Ama yanılıyor olabileceğimizin de farkında olmalıyız.

Otantik yakınlık kurmak risk almak demektir.

Hatta bu konuda Sokrates şöyle demiştir.

Cesaret, bilinçli korkudur.

Erdemli olmanın ikinci ölçüsü,

Doğruluktur.

Eğer ben bir insan haksızlığa uğruyorsa ve ben susuyorsam doğru insan değilim demektir. Yoksa doğruluğu ben adam öldürmek, hırsızlık yapmak gibi çok somut örneklerle değerlendirmiyorum.

Erdemli olmanın üçüncü ölçüsü,

Ölçülü olmaktır.

Ölçülü insan arzularına göre hareket etmez. Çünkü arzular, kimi zaman insanı esir alır. Yemek yemekte bile bir ölçü olmalıdır.

Dördüncü koşulu yürekli olmak, beşinci koşulu bilge kişi olmaktır.

Bilge insan, bilgi sayesinde neyin iyi, neyin kötü olduğunu bilen insandır. Dolayısıyla alacağı kararlar isabetli olacaktır.

Kendi varoluşuna yönelik sevgi besleyemeyen insan başka benlikleri sevebilir mi???

Bence sevemez. Hep eksik kalır o.

Çünkü sevginin ne olduğunu bilmez. Ben sevginin öğretilebilen bir olgu olduğuna inanıyorum. Sevgiyi bilmeyen veremez de.

Çünkü sevmek kendi varlığını önce evetlemek demektir. Kendi kendini onaylamak.

Bir yerde okumuştum.

“ Sevmeyenler bilmeyenlerdir. Sevgi ve bilgi hep kol kola yürürler. “

İşte bu çok önemli bir nokta bence. Sevgi ve bilginin ne alakası var demeyin?

Çünkü kötülük cahillikten doğar. Sevgi kavramı da öyle. Bilgili insan, yani bilge kişi sevginin ne anlama geldiğini bilerek onu eyleme geçirir.

Kişinin kendini düşünmesi, sevmesi, değerli oldugunun farkına varması tüm bu değerlerin başkalarında da oldugunun -olabileceğinin- temellendirmesi olmaz mı???

“ İnsan tabiatın talihsiz çocuğudur “ der Marx.

Niçin peki?

Çünkü insan, doğadaki diğer hayvanlar gibi hızlı koşamaz. Koşu duygusu zayıftır. Doğa karşısında güçsüzdür.

Fakat türünü sürdürebilmesi için harekete geçmesi gerekir. Doğayla mücadele eder. Bu mücadelede insan insanlaşır. İnsan yaratıcı olmalıdır. Yoksa insan, doğa karşısında eksik kalır.

Yemek yemek, uyumak insan için bir gereksinmedir.

İnsanın insanlaşması için;

-Emek
-Çaba
-Dikkat
-Disiplin
-Düşünmek

Ve arı olana ulaşmak gerekir.

Yoksa doğa insanı fırlatır atar.

Öyleyse, insanın amacı praksis olmalıdır. Praksis kabaca tanımla insanın yapıp ettikleridir.

Yani, insanın insan olma bilincine ulaşabilmesi için önce tür bilinci olması gerekir. Tür bilinci ne demek peki?

Eğer sen bugün kapının kolunu tutuyorsan o kapı kolunun elde edilmesinde bir sürü insanın emeği var.

Eğer sen bugün hastalandığında doktora gidip çare buluyorsan o ilaçların bulunmasında başka insanların emekleri var.

Sen ateşi bulan insana borçlusun.

Sen tekerliği bulan insana borçlusun.

Borcunu ödemek zorundasın. Nasıl Madam Curie Radyum’u bulduğunda yoksulluk içinde olduğu halde herhangi bir maddi çıkar elde etmemişse “ Bilim İnsanlığındır “ demişse insan da insanlığa borçludur.

Öyleyse, bireycilikten bireyselliğe geçmek gerekir.

Bireycilik kapitalizmin yücelttiği bir tutumdur. Bireycilik kapitalizmin motorudur.

Kapitalist sistemde, değişime dayalı işbölümü insanı bireyci yapar.

Bireycilik ne demek peki?

Bireycilikte örneğin, bir ayakkabıcı ayakkabı yaparken o ayakkabıyı kendisinin ürettiğini düşünür. Tarihsel oluşumu dikkate almaz. Doktorlar, hukukçular, işçiler, memurlar v.s. v.s.

Her insan kendi benini temsilen iş yapar.

Bu ise uzmanlaşmayı getirir.

Hastalandınız. Bir doktora gittiniz. Doktor tahliller istedi. Tahlilleri elinize aldınız. Hepsi İngilizce sözcüklerin kısaltılmışıdır. Bir şey anlamazsınız. Neyiniz olduğunu anlamak için o doktora tahlillerinizi göstermek zorundasınız.

Hukukta böyle… Sigortacılıkta böyle… Eğitimde böyle…

Her alan kendi alanını kurar.

Siz o dünyaya giremezsiniz.

Yalıtılırsınız.

Ve… Böyle toplumlarda kişi yaptığı işle belirlenir. Doktor doktordur. Hukukçu hukukçu.

İnsana insan olarak bakılmaz.

Böyle bir insan nasıl bir insandır?

ÖZ BELİRLEMESİNİ YİTİRMİŞ KİŞİ, KENDİNDE KİŞİDİR.

KENDİNDE KİŞİ, eğlenceyi lüks yerlerde para harcamak olarak görür. O kişi edilgindir. Sadece güdülür.

Öyleyse, kendinde kişi,

Sevmeyi, sevgilisinin porno görüntülerini çekerek başkalarına dağıtmak olarak görür.

İnsanın özgürlüğü, kendi kendinin bilincinde olmasıdır.

Yani kendini gerçekleştirmek…

Eğer bu bilinç eksikse, o insan da eksiktir. Bunun için mutluluğu bilemez.

Peki ne olur?

Sadece kendini sever. Bireycilikten bireyselliğe geçemez. Ne yapar?

Geçinmek için çalışır. Beslenir. Seks yapar. Yani hayvansal durumları yaşar.

Bireyselleşme ise, insanın tür bilincine ulaşmasıdır.

Yani…

Siz sevdiğiniz kadınla balık tutarsınız.

Siz sevdiğiniz insanla sinemaya gidersiniz.

Sonra…

Eve geldiğinizde sıcaklığını duyumsarsınız.

Sevgi budur.

Sevgide sahip olmak yoktur. Sevmek sevilenin ardında olmaktır.

Öyleyse, insan yaratıcı gücünü kullanmalı, özbelirlenimlerine sahip olmalıdır.

O sadece tüketiyor mu?

Yoksa insanlığa borcu olduğunu düşünerek üretiyor mu?

Eğer insan bunun ayrımına varırsa, yaşamın içinde yaşamı değiştirmek için sevgilisiyle, arkadaşıyla, yoldaşıyla seven-sevilen ayrımı gütmeden yaşama anlam yükler.

Bilmem anlatabildim mi?

cemal

18.09-2005, 00:48
:lol: :lol: :lol: Güzel anlatmişsın kardelen yüreğine saglık.......Harikasınız bu başliga yazan arkadaşların yazıların dan mütiş keyf aliyorum. Elinize saglık.....

UTOPYA

18.09-2005, 20:23
1) Ben öylesine muhteşem ve olağanüstüyüm ki beni anlayabilecek kapasitede değilsin.... :D

2) Ne yaparsam yapayım sen bir gerizekalısın ve beni anlayamazsın. :D

:D


bilmiyorum andante sanırım haklısın. Beni de kimse anlayamıyor. Ama onlar gerizekalımı orasını bilmiyorum. Ama ilk söylediğin bana göre çok doğru...

andante

19.09-2005, 00:33
Of of offfffffff

Yine birbirinden değerli düşünceler çarpışıp duruyor!!! ya ne güzel

Ben her zamanki gibi kaldığım yerden devam edeyim biraz geriden takip ediyorum ama olsun :D

Burda bir yerde , yani yazıların bir yerinde aşk tan da söz edilmişti....

En nefret ettiğim konuların başında özellikle aşk gibi ya da sevgi gibi kavramları tanımlamaya çalışmak olduğunu çok önceleri de yazmıştım.

Bunu yapmayacağım yani tanımlamaya gitmeyeceğim ama algılayış biçimimi sizlerle paylaşacağım.

Neden insan sever? neden insan aşık olur ?

Gerçek aşklardan söz ediyorum, aşık olduğunu zannetmekten söz etmediğimi sanıyorum anlatabiliyorumdur.

Sevmek konusu na ayrıca değineceğim ama isterseniz öncelikle aşk konusundaki düşüncelerimi kısaca açıklayayım.

Ya arkadaşlar ben insanoğlunun her türlü donanımına rağmen yalnız olduğuna inananlardanım. Yalnızlık kavramı da benim için çok uzun tartışılması gereken konuların başında gelir.Ve hep derim tek başına olmak ile yalnız olmak arasında fark vardır. Aynı gibi algılanır, biz de aynı gibi algılayalım isterseniz şu aşama da pek önemli değil.

Aşk yalnızlığın bir yansımasıdır sadece. İnsanoğlu gerçekten yalnız. şair Ümit Yaşar geliyor aklıma ister istemez;

Yalnız olmayan ne var?
Yer altında ölüler
Denizde yelkenliler yalnız

Ve üzerinde ümitle yaşadığımız
dünyaya sığmıyor yalnızlığımız.....

derken ne kadar doğru söylemiş aslında.

Aşk yalnızlığın bir sancısıdır. Öylesine tek başınadır ki insanoğlu ve öylesine korkar ki bir yerde tek başına olmaktan, kendi gibi düşünen, kendi gibi dünyayı algılayan, kendisine benzer bir başka varlığın arayışıyla kurtulacağını düşünür yalnızlıktan bir de.

Çok zordur kendin gibi birini bulabilmek. Hatta olanaksız. Bu olanaksızlık içersinde bir umutla düştüğü arayışın peşinde, kendisine bir parça benzer bir başka varlık gördüğünde yalnızlığından kurtulmuş olmanın derin mutluluğuyla bağlanıverir karşısındakine.

Çoğunlukla kendi gibi olduğunu düşündüğü varlık öyle değildir aslında. Ama olsun!!! Nasıl becerikliyizdir size anlatamam , bir terzi ustalığıyla giydiriveririz giydirmek istediğimiz tüm özellikleri karşımızdakine, ve bir bakarız ki bir başka ben daha var karşımızda, ve tutkuya dönüşür, ateşe dönüşürhissettiklerimiz, derin yalnızlığımızın içinde kendimizle başbaşa değilizdir bir yerde. Aklımızda duygularımızda düşüncelerimizde bizleri oyalayabilecek bir başka varlık oluşturduk mu kurtuluruz yalnızlığımızdan.

Sancılarımız bile severiz. Ağrılarımız bile hoş gelir.Tek başınalıktan bir an için bile kurtulmuşuzdur ve buna aşk deriz.

Haklısın kardelen, bu koşulda aşık olduğumuz kişinin yanımızda olmasının hiç bir önemi yoktur. Birbirimizi hiç görmediğimiz, dokunmadığımız anlarda bile aslına bakarsan o kişiyi yanımızda hemde taaaaa yanıbaşımızda görebilmek pek zor değildir aslında bizler için.

Kendimize benzer birisinin varlığını bilmek, onunla fikirlerimizi paylaşmak, yazışarak bile olsa ona aşık olmamıza yeter artar bile.

Amaaaaaaaaa, ben derim ki bu varlıkla birde bedensel bütünlüğü sağlayabiliyorsan işte o zaman nirvanaya çıktığın andır. Bir konuda senden ayrı düşünüyorum, yine bildik cümlemi kullanacağım;

Lütfen cinsellik ve seksi birbirine karıştırmayalım . Açık açık seks diyebilecek yürekliliği gösterelim. Seks te yaşamın bu yerinde yaşantımıza girmişse tüm dünya bizimdir. Kesinlikle hayvanı bir özellik olarak görmedim, görmeyeceğimde, canlı bir varlık olarak yaşamın en güzel vaz geçilmezlerindendir diyeceğim sadece.

Olmazsa olur mu? Ya neden olmasın? Söz konusu insan olduğu zaman hiç bir tanımlama hiç kural tanımıyorum ben. Kişiye göre yaşamı algılayış ve uygulayış biçimine durduğum saygı bunu da söylememi gerektiriyor.

Yazdıklarımda daima sadece bana ait düşünceleri dile getirirken, bir başkasının düşüncelerine asla , ama asla hayır dememeyi çoktan öğrendim.

Kuşkusuz siz de hayır demeyenlerdensiniz. Bunun farkındayım. Ve son derece doğal ve olması gerektiği gibi kendi düşüncelerinizi dile getiriyorsunuz, en güzel tarafı da bu sayfanın bence bu.

Diğer konulara da bir bir değineceğim, kendi düşüncelerimle tabii. :D

saros1

19.09-2005, 19:34
Kendini sevme ,sevme eyleminin nesnesi kim veya ne olursa olsun iyi bir eylemdir.Ama

unutulmasın ki seven bir insandır ve sevginin dozajı kaçarsa bir tutkuya dönüverir.Tutku da

sonu gelmez bir yolda ilerlerken çelme takıp tepe taklak edebilir bizi.Spinoza conatus demişti

var olma direnci dediğimiz şeye.Bizlerin ,her var olanın özünde olan ...Ancak insan oğlu

farkına varamadığı bir çok nedenin itkisiyle karar alır.Kimi zaman aşk olur bunun adı kimi

zaman nefret...Ama her bir eylemin bir itekleyicisi neden vardır.Ama hiçbir neden birbirinin

aynı değildir biz insanlar için.Yani algıladığımız bir nesneyi algılayan zihin ,o ana kadar

yaşadıklarıyla algılar o nesneyi ve o her algılayan için başka sonuçları getirir ...Algıladığımız

bir insansa onda bizden bir şeyler vardır ,muhakkak. Kötü düşünürsen o senin kötülüğündür

meallinde söylediğimiz doğru aslında. .Bencillikte var olma direnci ,başkalarının var olma

sınırına dayanmıştır bana kalırsa.Ve başkalarının var olma sınırını ihlal ettiğimizde domino

taşları gibi düşüverir var olanlar.

kardelen39

19.09-2005, 21:00
Geçen yıl felsefe seminerlerine gitmeye başladım. Felsefe de ilk tanıştığım ilk isim Levinas’tır.

Derste genç bir bayan ağzından bal damlar gibi Levinas’ı anlatıyor, geçmiş, gelecek, fırlatılmışlık, otantik olma, metafor, öznesizlik, töz gibi kavramlardan söz ediyordu.

Levinas’ı anlatırken Heiderger’den bahsediyor, ikisinin karşılaştırmasını yapıyordu sürekli.

Dersten çıktığımda aklımda kalan tek şey, Levinas’ta var olmanın geceye benzetilen kısmıydı. Gerisinden hiç birşey anlamamıştım.

En iyisi dedim ben en baştan başlayayım. Antik felsefe’yi okuyayım. Okudum. Kitabı kapattığımda aklımda kalan Thales ve Herakleitos’ tu. O da bir iki şey…

Ben de bir anormallik mi vardı? Niye anlamıyordum?

Sonra niye anlamadığımı çözdüm. Çünkü ben düşünmeyi bilmiyordum. Antik felsefe’yi elime alıp bir roman gibi okumuştum. Hatta romanları da roman gibi okumamak gerektiğini daha sonraları öğrenecektim.

Niye anlatıyorum bunları? Belki sizler felsefeye ilgi duymayabilirsiniz. Sizi pek de ilgilendirmez yazdıklarım.

Şunun için. Gerçek yaşamda kullandığımız sözcüklerin anlamını bile tam olarak bilmiyoruz. Her kullandığımız sözcüğün anlamını irdelemeyi felsefe sayesinde öğreniyorum.

Bu sitede sizlerle paylaştıklarımda felsefenin katkısı vardır. Tabii ki hocalarımın. Daha da önemlisi bir zamanlar sadece nefes alıp verirken şimdi üretmek için çaba harcıyorum. Yaşamda bir zamanlar bulamadığım soruların yanıtlarını şimdi buluyorum.

Bilgi edinmenin hazzını yaşıyorum.

Aşkı tanımlamak…

Felsefe soru sormak değil mi?

Tanımlama nedir?

Aşk kavram mıdır?

Nasıl bir kavram?

Kavramların bir araya getirdiği cümlelere ne denir?

Bu kavramların doğru olup olmadığını nereden bileceğiz?

Doğrunun dayandığı taban ne?

Neye göre doğru söylüyorsun?

Bu sorular çoğaltılabilir. Öyle değil mi?

“ Senin aşkı tanımlamayacağım “ diye söylemenden bunun gibi bir çok soru türetilebilir.

Ben de bunun ardından diyorum ki;

En soyut düşünceler bile çepeçevre ve belli bir düzen içinde ortaya konulduklarında artık somut olurlar.

Bundandır birçok filozofun aşk konusunda kafa yorup yorum getirmesi.

İkincisi cinsellik ve seks sözcükleri eşit anlamlı sözcüklerdir. İkisinin birbirinden farkı yoktur.

Biz sözcüklere kendi bildiğimiz gibi anlam yükleyemeyiz. Ama imge olarak kullanabiliriz.

Aşkla ilgili olarak ben aşkta cinsellik yoktur dedim mi?

Aşkın iki yönü vardır dedim.

Birincisi cinselliğimiz… Yani ilkel yanımız dedim.

Peki cinsellik ilkel yanımız değilse yani hayvani yanımız?

Niçin insanlar kapalı yerlerde sevişir?

Nedir bunun nedeni?

Eğer son mesajımda yazdıklarımı kastediyorsan,

Ben o sözleri aşkla ilgili değil, günümüz insanının nasıl yaşadığını belirtmek için yazmıştım.

Peki sence gerçek aşk nedir?

Pegasus

20.09-2005, 00:22
Kardelen yukarda yazdıklarınla ilintili daha uzun bir cevap yazacagım ama önce şu en son sordugun soruya yönelik bir degerlendirme yapmak istiyorum.

"Peki nedir sence gercek aşk?" diye sormuşsun.

Bu sorunun cevabı çok ama çok basit. Gerçek aşk onun içine doldurduklarınızdır. Yani bugün insanların aşk adına yaşadıkları şeyler ne ise gerçek aşk o dur. Bir genç aşkı için sevdiği kızı öldürüyor ise bu bir "gerçek aşk" tır.

Yada aşk uğruna filmlere konu olan veya olmayan ancak gercek hayatta karşılığını bulan herşey "gerçek aşk" tır.
"GERÇEK" yani realite; var olan , algılanabilen,hissedilebilen, temellendirilebilen ve fenomenolojik olan yaşamışlıklar.

Ama sanırım sen "doğru aşk" nedir diye sormak istedin. İşte burda felsefenin insan denilen canlı için ne denli hayati bir öneme sahip olduğu net bir şekilde ortaya çıkıyor. İşin içine " doğru" kavramı girdiği zaman "aşk" denilen olgunun insanın varoluşuyla ilgili en derin konularla aslında ne kadar bağlı oldugu gözler önüne seriliyor. Demekki aşk bir takım bedensel ve ruhsal etkileşimlerden daha fazla birşey. Demekki aşk bizzat üzerinde durduğu "doğru" kavramı aracılığıyla varoluşumuzun temellerinde bulunan bir alan aynı zamanda.

Çoğu zaman gerçek ile doğru arasındaki ince ama inanılmaz önemdeki çizgiyi gözden kaçırırız. Soruyu böyle sorarsak cevap için verilecek cümlelerin birden nasıl içerik değiştirebileceğini sezebiliriz kolayca.

Doğru aşk nedir???

İnsanın birden "doğru" kavramının göreceliliğinden dalıp konu hakkında basit açılımlar yapası geliyor. Ama hemen ardından açılımın o kadar kolay olamayacağı - olmaması gerektiği- anlaşılıp birtakım evrensel kanunlar olması gerekliliği yine insan denilen mevhumun içinde varoluşunu gerçekleştiregeldiği toplumsal yönü düşünülünce kaçınılmazlaşıyor.

Bu konuda biraz daha yazacağım ama yine daha sonra:)

kardelen39

20.09-2005, 21:35
Andante “ Gerçek aşklardan söz ediyorum “ demiş.

Ben de “ gerçek aşk nedir “ diye onun kullandığı ifadeyle aşkı nasıl algıladığını sormuştum Pegasus.

“Gerçek aşk “ konusunda söylediklerine katılıyorum Pegasus.

Ama doğru aşk olur mu?

İşte burada çelişkideyim.

Evet, bizler genellikle günlük yaşamda gerçeklik ve doğruluk kavramlarını birbirine karıştırırız. Kendi öznel doğrularımızı nesnel zannederiz.

Aşk bir duygulanımdır. Duyguların doğrusu, yanlışı olur mu? Aşkın tanımlaması yapılabilir mi?

Aşkı tanımlamak mümkün değil. Ama aşk için önermeler ileri sürebiliriz.

Çünkü her aşk özneldir. Aşk yaşamın içinden çıkar. Yaşam ise deney ve bilgilerimizden oluşur. Öyleyse aşık olmaya bir deneyim diyebiliriz.

Aşk öyle bir olgu ki, saatlerce konuşsak ve yazsak bitmez herhalde.

“ Bir hayal gibiydi aşk. İlk başta bir parıltı…

Göz kamaştıran bir ışıltı…

Mucize, göklerin bir bağışı, büyülenme, gösterişli bir armağan, hayranlığa varan şaşkınlık…”

Der Flaubert.

Bu konuda yazarların yazdıkları büyülüyor beni açıkçası.

Neyse…

Doğru aşk değil de, belki aşkla ilgili olarak duyguların eğitilmesinden söz edebiliriz.

Çünkü kimi zaman aşk insanın gözünü kör eder. Aşkın içine arzu girer, tutku girer. Aşk seçim yapmaktır. Aşk yanılsamadır. Aşk billurlaştırmadır. Aşk benzersizin değer kazanmasıdır. Aşk idealleştirmektir. Aşk tindir. Aşk gereksinimdir. Aşk birliktir. Aşk neşedir.

Bu önermeler çoğaltılabilir.

Fakat benim üstünde durduğum şey,

Aşkın içinde tutku varsa…

Bence var.

O bedeni ve ruhu tutsak eder. İnsanın hem kendisine zarar verir. Hem de çevresine.

Duygularımızı eğiterek aşkın yıkıcılığına izin vermemeliyiz diye düşünüyorum.

Yine bu aşamada ben edebiyata geleceğim.

Tolstoy çok sevdiğim bir yazar.

Anna Karenina’da tutkunun insanı nasıl ölüme götürdüğünü gösterir.

Topluma şu mesajı verir.

“ Nitelikli insana aşık ol “

Günümüz aşklarına baktığımda ise, aşklar sadece tensel arzu olarak algılanmaktadır. Arzu yöneldiği şeyde tükenir. Yani bedende.

Onun içinde aşklar kısa süreli oluyor. Oysa ruh ve akılların bir olması aşkı daha uzun süreli kılar. Hem insan birbirine katkıda bulunarak birbirini geliştirir.

Benim altını çizmek istediğim nokta burasıydı.

KanatlıTırtıl

21.09-2005, 10:27
http://twoday.net/static/mahalanobis/images/PARADOX.jpg
:shock:
Sensei!

Sensei!!!!
Dümeni kim çaldı?
Neredeyiz?

Sensei!!
Yardım et..
Kesmeşeker misali küplere bölüyorlar aklımı.
Sen de mi gittin o bilmediğim kıyılara?

:cry:

Denizi...
Koskoca denizi, mavisiyle, dalgasıyla, derinliğiyle bir fincana mı koydular?
Eritemem anlarımı soğuk İngiliz çayında ben.

Sensei!
Hani kahveli süt vermiştin ya bana sıcak sıcak..
Türk kahvesi ile!
Ver içeyim ılık lık, tatlı tatlı......

Derinlerdeyim, o kıyılar çok uzak, uzak....
Diplerde bırak beni..
Dümenin düştüğü diplerde.

:cry: :cry: :cry:
http://www.art-wine.at/shop/images/DUMphilo224.jpg

KanatlıTırtıl

21.09-2005, 11:20
İSTİFA

Vıdı vıdı
Sivrisinek ısırdı

Kaşındı kaşındı
Başka yere taşındı


http://www.communicationarts.net/images/thinker-bust.jpg

andante

22.09-2005, 15:18
Canım tırtılım,

Geldiğin nasılda belli oldu, nasıl aydınlattın bulunduğun yeri taşıdığın ışıkla.....

Hayatı yaşamaya devam ettik bu süre içersinde,

istifa edemedik ısırdığı yerleri kaşıdık sadece

esila

23.09-2005, 18:46
Pegasus,kendime yasaklamışda olsam interneti,sırf beni özlemişindir diye geldim,bil değerini:)Hadi beni özlediğini söyle:)

Evet bildin,inceltilmiş oklardı sana yönelttiğim,anlamışsın.
Yoksa seni fena zehirlerdim,bilesin,bu sözümü ciddiye al yada dene derim:)
Ama bak,sonunda ANLAMIŞSIN:))Seni benden bile telaşlı ruh:)
Anlamıyom
Anlamıyon
Anlamıyoz
Anlamıyolar:))
Bende anlamak üzerine birşey söylemek istiyorum.

.....BİZİ SADECE BİZ ANLARIZ.......

Bu engellilerin geneline hakim düşüncesi.
Hayır değil............değil.
Hepimiz bunu biliyoruz,bir suçda değil üstelik.

Bir gün günlüğünü okuduğum herkesin yerine koydum kendimi.

Tekerlekli sandalyeye oturdum...Yürüyemedim.
Gözlerimi kapattım...Görmedim..
Kulaklarımı tıkadım...Duymadım
Çok zordu.


Tekerlekli sandalyeden kalktım.Yürüdüm.
Gözlerimi açtım...Gördüm.
Kulaklarımı açtım..Duydum.
Çok kolaydı.

Ve o gün engellileri anlamadığımı ANLADIM.
Ama ANLAMAYA çalıştım.

Lütfen sazan hamsi yada türevleri olmayalım,zırh kuşanmayalım:) diyerek anlamak konusuna kendi düşüncemi eklemek istiyorum.
Sözcükler kime dokunuyorsa onun bir sorunu vardır anlamamaya dair.Benim açımdan birilerine bir kasıt kasıt yoktur efenim diyerekten devam edeyim:)

Bazen birşeyi anlamadığım söylendiğinde bende üzülürüm ama bir farkım vardır.Anlamayabileceğim aklımın bir yerinde mevcuttur,hatırlaRIM.
Herşeyi anlamayabileceğimi ve dahada fazlası anlamak zorunda olmadığımı bilirim.

...........Ben anlarım çünkü ben herşeyi anlayabilecek kapasiteye sahibim,ben herşeyi bilirim.............

Biri birşeyi anlamamak üzerine çok tepki verirse,aklıma gelen:

KİBİR.
Gurur insanı yıkar,kibirse mahveder.

Yaşamımızın sonuna dek,herşeyi anlamayacağız ama fark yaratan şuki:
Anlamaya çalışabiliriz.
Önemli olan anlamak değil,anlamaya çalışmaktır.
İşte biz bu yüzden insanız.

esila

23.09-2005, 19:19
....Beni kimse anlamadı...

Kardelen söyleyecek birşey bulamıyorum,üzgünüm:(

andante

24.09-2005, 01:07
Evet sayfamız yer değiştirmiş te haberim yok.... Çok geniş kapsamlı bir yerin tam ortasına denk gelmiş. Eeee bu kadar uzun olabileceğini açıkca ben de tahmin etmiyordum ama olan oldu, gerçek anlamda red etmenin ya da kabul etmenin ince sınırlarında dolandığından sayfaların çoğalması aslında hiç şaşırtıcı değil.

Ben aşk kavramında kalmıştım. Ya da insanların aşkı algılayış biçiminde. İlave yapmayacağım bu konu da anlatmak istediklerimi anlatmaya çalıştım, anlatamadıysam kendi beceriksizliğimdir.

Sadece bir konu da rahatsızım; Kişiye göre algılanan bu kavramın anlatımından , açıklanmasından ya da tanımlanmasından çok ben insanların neden aşık olduğu konusunun daha önemli olduğunu vurgulamaya çalıştım tabii yine benim açımdan.

Ama bir konu önemli!!! Ben demiyorum arkadaşlar bu kendi düşüncem değil, sadece bir gerçek seks ve cinsellik aynı şeyler değildir. Kuşkusuz biri olmadan diğerinin olmayacağı da ayrı bir gerçektir. Bu sebeple günlük yaşamda birbirine karıştırılmaktadır ama aynı şey değildir.

Herşeyden önce cinsellik tüm canlı varlıkların en önemli gerçeklerinden biridir.Cinsel özelliklerin bütününe denir.Cinsel özelliklerimiz bizleri biz yapan en temel özelliklerdir. Ne ayıbı vardır ne günahı ne de çirkinliği....

Sekse te bu cinsel özelliklerinin bir parçasının eyleme dönüşmüş şeklidir. Aslına bakarsanız bunun da ne günahı vardır ne de çirkinliği......

Cinsel özelliklerimiz gün ışığındadır ama eylem biçimimiz kuşkusuz gece karanlığındadır. Ayıplığından, çirkinliğinden yada günahından değil.Kişiye özel bir nitelik taşıdığındandır herşeyden önce. Diğer taraftan insan denilen varlığın hemen hemen herşeyi son derece çarpıtarak yanlışa yönelik işler yapmaya olan meyilindendir. Çirkin olan seks değildir. Günah olan seks değildir.

Evet haklısınız!!!! insan zaman zaman çirkindir, zaman zaman günahtır, zaman zaman ayıptır....Benim de anlatmaya çalıştığım bu.

Bir olguyu değil, bir olgudan yola çıkarak bir sonucu mahkum etmek ne kadar doğrudur? bu da ayrıca tartışılabilir.

Ama söylediklerinizi çok iyi anlıyorum. Genel anlamda haklısınız. Aşk ta, sekste, aklımıza gelebilecek her şey de çirkin yaşanılıyor günümüzde, buna nasıl hayır derim????

Bu konu da son söz;

Yazarları severim. Düşünürleri severim. Onlar yaşamın tadı tuzu biberidir. Onlarsız bir hayatı anlamsız bulanlardanım.Her dediklerine kulak asmam sadece. İrdelerim, red ederim, kabul ederim, sonunda Sanem le birleştirerek Sanemin yaşamıyla yoğururum. Belki de ukala olarak adlandırılabilirim sırf bu yüzden. Önemsemem bana denilenleri, ciddiye almadığımdan değil, sadece bir düşünürün cümlesiyle özetlenebilir tüm dünya görüşüm;

Bilgim , anlayabildiğin kadardır. MEVLANA

kardelen39

24.09-2005, 09:30
Gök yorganım
Boşluk yatağım
Ellerim zincirli
Göğün direğine

Bedenime yazılmış
İşlediğim suç…
Cezalıyım
Gölgesiz uçurumlarda…

Çullanıyor ejderhalar
Pamuk tarlası yüreğime
Bedenim çıplak…
Üşüyorum.

Bakışlar kırbaç mı ?
Cezalılar kolonisinde
Ejderhalar yargıç mı?
İnfazımı beklediğim günde?

Tepeden bakıyorum
Boşboğaz yarlara…
Zincirlense de ellerim
Sürü insanının parçası değilim


Evet, Zerdüşt şöyle diyordu:

Bu benim sabahım!
Bu benim gündüzüm!

Sabah… Çiğ düşmüş toprağın yüzüne… Güneş açıyor peçesini… Yıkıyor yeryüzünü… Ya ben?

Pencereyi açıyorum. Toprağın kokusunu çekiyorum içime. Güneşin renkleri konuyor yüreğime.

Sonra da avazım çıktığı kadar bağırıyorum.

Bu benim sabahım!
Bu benim gündüzüm! Kime ne?

Uçurumlardan atlamak kolaydır. Ama yaşamak;

O uçurumun kenarında durup ejderhalar tırmıklasa da yüzünü…

Hançerler saplansa da yüreğine…

Yeniden… yeniden… Acıyı bal eyleyerek yaşamak değil de nedir?

Sonra da;

Erdemin patronluğunu yapanların yüzüne tükürmek…

İsteyerek bilgisiz kalıp, istemeyerek bilgili gözükenlerin…

İsteyerek ahlaksız olup, istemeyerek ahlaklı gözükenlerin…

İstemeyerek karanlıkla doyumsuzluk sağlayan,

İsteyerek karanlıkta kalan,

Bir dünya insanına…

Cevabım net ve açık…

Hayır, hayır, hayır…

Hoşgörülü değilim. Belki demiyorum. Sempatik değilim. Öyle bir derdim yok. Kimi zaman buz gibiyim. Ama duyarsız değilim. Düşünüyorum. Sokakta parklarda yatan çocukları… Aldatılan, sokağa atılan kadınları… Yeni bir dünya düzeni kurmak için öldürülen çocukları…

İyi insan mıyım? İyilik nedir?

Dünya tatlısı bir insan iyi midir?

Kim koymuş bu değerleri?

Değer nedir?

İşte yine kavramların esiri oldum. Kavramlardan bilinmeden değerler sorgulanır mı?

İnsanın bir işinin olması, çoluk çocuğunun olması, ne bileyim seveninin olması, sevilmesi iyi bir yaşam mıdır?

Yaşam nedir?

Özgürlük parayla satın alınır mı?

Alıyorlar işte…

Oysa özgürlük…

Beşinci senfoniyi dinlemektir. Notalar yüreğinin nağmeleri olur… Sevdiğinin gülüşü soğuk bir kış gününde hırka giydirir sırtına.

Efendilerin onaylamasını beklemek niye?

Çalışan demir ışıldarmış! Hadi canım sen de…

Zincirlerim yoksa bir köle ahlakının belirtileri mi?

“Bugünlerde çok çalışıyorsun kızım “ diyor müdürüm arkadaşıma!

“Sayenizde efendim” diyerek yanıtlıyor başını eğerek!

Haaha ha haaaa!

Başka seçeneği var mı?

Ama hoşnut yaşamından…

Çünkü efendinin işine gelen iyi, işine gelmeyen kötüdür!

Görmeyeceksin… Duymayacaksın… İyi insan olmak için…

Öyleyse…

Kafamda yok benim! Yüreğimde…

Niye başkalarına göre yaşar insan!

Red etmek, özgürlüğün kapılarını açar.

Çünkü red etmek, sürü insanından kopuştur.

Sürünün değerleriyle yaşayan insan, kendi değerlerini yaratamaz.

İşte o aşamada Esila…

Kimi kez, çevremdeki arkadaşlarım felsefeyle ilgilenmeme şöyle diyorlar:

“Felsefe seminerlerine mi gidiyorsun. Ya boş ver felsefeyi. İşin mi yok senin …“

İşte o an sadece gülümsüyorum.

Nedense içimden bir şey demek gelmiyor…

Aslında belki gözlerim yanıtlıyor…

Ama onlar anlamıyorlar…

Bana yine susmak düşüyor…

Aynı ortamı solusak da…

Aramızda metrelerce yükseklikte uzanan duvarlar var sanki…

Ve… Elim hep o duvarların en dibinde…

Omuzlarımdan aşağı düşüyor…

Elim kopuyor…

Elim can çekişiyor… Debeleniyor… Kanıyor… Tanrım! O eli uzanıp bedenime yapıştırmak hep bana düşüyor…

Onlar anlamasa da beni…

İçimde yollar çiziyorum mavi kanatlı turkuaz renkli yollar… Işıl ışıl… Ay gibi parlak… Geceye yıldızlar yüklüyorum.

Sonra da eğilip…

Yüzünü öpüyorum güneşin…

kardelen39

24.09-2005, 10:11
Sevgili Andante,

Çok güzel bir başlık… Kapsamı çok geniş bir konu…

Kimi kez, farklı yerlerde dolaşıp duruyoruz. Hani demiştin ya,

“Gürül gürül paylaşalım duygularımızı…”

Paylaşırken yüreğimizin coşkusuna kapılıp farklı yerlerde koşuyoruz bazen.

Ben de açıkçası bu konuyu fazla uzatma taraftarı değilim.

Sadece şunları sormak isterim.

Birincisi;

“ Bir şeyi bilmeden nedenini bilebilir miyiz?”

İkincisi;

İnsan nedir?

Üçüncüsü,

Cinsellik bir güdü müdür?

Eğer bunları yanıtlarsan seni daha iyi anlayacağımı düşünüyorum.

Anlayabilmek, bilgidir dersem ne dersin?

Pegasus

24.09-2005, 10:21
Metaforlar ve metanomiler...Romantizm akımını diritltme midir bunlar yoksa soğuk realizmi çözememe sancılarımı düşünmedeyim..:)

kardelen39

24.09-2005, 16:46
Ne romantizm…

Ne realizm…

Geçen günlerin yitiriliş olduğunu anladığın an…

Köhnemiş tutsaklıklar titreşir ruhunda…

Her geçen günü kazanılmış bir gün yapmak için…

Gezegenlere dokunmak gerek parmak uçlarınla…

Fakat o an;

Öyle bir andır ki,

Gözlerin kamaşır güneşin renginden…

Yaşam zıp zıp zıplayan bir top gibi…

Devinir durur başının etrafında…

Çünkü her mağaradan çıkış…

Bir dönemeçtir…

Nasıl ki, bir uzvunuz ağrıdığında…

Duyumsarsınız varlığını…

Kendi beninin hapishanesinden çıkmak da…

Bıçak gibi keskince dürter ruhu…

Çünkü her oluşum… Çünkü her doğum

Sancılıdır…

andante

24.09-2005, 22:57
Sevgili kardelen ve diğer dostlar................

Kardelen bazı sorular sormuş onlara kendi dünyamdaki cevaplarla yanıtlar vermeye çalışayım;

Evet cinsellik bir güdüdür. Gerçi biliyorsun organizmayı davranışta bulunmaya iten güç olarak açıklanabilir güdü. Bazı psikologlar hayvanlarda güdü olduğunu insanlarda ise dürtü olduğunu iddia eder.

Sonuca bakarsak bir çok güdümüz vardır değil mi? Ve güdülerimiz dünyaya merhaba dediğimiz andan itibaren öğretilmeden öğrendiğimiz şeylerdir. Açıktığında ağlayan bir çocuğun anasının memesine yapışıp onu emmeyi bilmesi gibi....

Evet cinsellik döllenmeyle başlar. Bireyin kız ya da erkek olması da bu aşamada bellidir. Cinsel gelişimiz ise bebeklik, çocukluk,ergenlik, gençlik döneminde devam eder ve cinsellik bireyin tüm yaşamını kapsar.

Çok kaba tabirle hayatın ve neslin devamını sağlamak için var olan bir dürtüdür cinsellik.Tıpkı açlık, susuzluk gibi cinsellikte fizyolojik kökenli bir dürtüdür.Sahip olduğumuz dürtüler yoluyla yaşamaya devam ederiz. Susadığımızda su buluruz, açıktığımızda yiyecek buluruz ve bu ihtiyaçları gideririz. Para ve statü istediğimizde iş buluruz. Yakınlık kurmak istediğimizde dost ararız. Yalnızlıktan kurtulmak istediğimizde aşık oluruz. Kısacası sahip olduğumuz güdüler doğrultusunda bir takım davranışlarda bulunuruz.

Çok basit bir anlatımla düşüncelerimi özetlemeye çalıştığımın farkındasındır sanırım. Bana soracak olursan cinsellik güdüsü üzerinde tonlarca sayfa yazılabilir.

Diğer sorularına gelince açıkcası onları bu kadar basit bir şekilde anlatamayacağım.

Önce bir yaşanmış öykü anlatmak zorundayım;

Ben okulumu bitirip ilk görev yerime yani Van a gittiğimde son derece donanımlı bir öğretmen olduğumu düşünüyordum.Öyle ya beş yaşında kilise korosunda başlayan bir müzik eğitimi, sonra yerini konservatuara ve daha sonra müzik tarihi eğitimine bıraktığı süre içersinde çok iyi bir öğrenci olduğum gibi bunu yaşam alanım haline de getirmiştim.

Çok bilgiliydim....

Öğretmenliğimde böyleydi. Neredeyse öğrencilerime nefes bile aldırmadan öylesine büyük bilgiler veriyordum ki, sanki hepsini Mozart yada Beethoven gibi yetiştiriyordum. Canlarım benim, hiç seslerini çıkartmadan alıyorlardı aktardıklarımı ve olağanüstü becerikliydiler.

Bir gün bir öğrencim sınıfa saz getirdi ve sazı bağlama düzenine göre akort etmemi istedi.Elime sazı ilk kez alıyordum. Doğru okuyorsunuz sazı elime ilk kez alıyordum. Eğitim gördüğüm yıllar içinde özellikle konservatuarda bana ve diğer arkadaşlarıma Türk Müziğin olumsuzluğu anlatıldı hep, daha da ileri gidip yasakladılar bile. Çok sonraları Türk Müziği konservatuarları açılacaktı!!!!!!

Öğrencinin isteği yankılandı kulaklarımda bu bir farklı gerçeği çağrıştırıyordu;

Bağlama düzenine göre akortlarmısınız?..................

Yani bunun başka akort şekli de var demektir bu.

Her zaman dümdüz bir insan oldum, kıvırmayı hiç beceremedim, ogün de kıvırma yapamadım.Çok açık bir şekilde bunu bilmediğimi hatta sazı elime ilk kez aldığımı itiraf ettim.

Tüm gözlerin hayretle üzerime çevrildiğini sanırım tahmin edebilirsiniz. Öğrenci şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra o çok sevdiğim Van şivesiyle konuşmaya başladı;

Şİmdi hoca sen piyano çalısen.......

Evet çalıyorum.....

Gitar çalisen.................

Her bir şeyi çalisen...........

.............................

Ama saz çalmasını bilmesen.............

Evet bilmiyorum

Kusura kalma öğretmen sen beş kuruş etmezsen..............

Bu gerçek hikayeyi çok daha farklı bir alanda ortaya koyabilirz onları geçeceğim.Ama konumuza dönecek olursak o öğrencinin bu ifadesinden sonra var olan tüm koşulları kullanarak Türk halk Müziğiyle ilgili hemen hemen her şeyi öğrenmeye başladım. Hatta orada kaldığım 7 yıl süresince dağ tepe demeden türkü derlemeye bile gittim.

Ve bir şeyin farkına vardım sevgili dostlarım. Ben bir okyanusun içinde sadece bir damlaydım.Öyle bir damlaydım ki bildikçe öğrendikçe büyüyecek yerde, etrafımdaki okyanus büyüyordu ve ben gittikçe küçülüyordum.

Öğrenecek ve bilgilenecek şeyler, bildikçe artmaya devam etti.Anladıkça anlamadığımı bu yüzden keşfettim. Çünkü anlayacağım yada anlamam gereken başka şeyler de vardı. Ve bu hiç bitmeyecekti.

Bir şeyi bilmeden nedenini bilebiliriz yada bildiğimizi düşünebiliriz . Gerçek bilgiye ulaştıkça nedenlerde sonuçlarda her zaman çok farklı bir şekil alabiliyor. Ne bildiğim, neyi ne kadar bildiğim, anlamamla belki doğru orantılı bu kesin. Ama değişkende aynı zamanda.

Son yıllarda hemen herkesin ağzından empati denilen kelimeyi duyar oldum.Kendimizi bir başkasının yerine koyarak onu anlamak olarak özetlenebilecek bir kelime.

Ya ben bunun olanaksızlığına inananlardanım.Kendimizi bir başkasının yerine koyabilmek diye bir şey doğaya aykırıdır. Çünkü her birey sadece kendisidir.Sanem in bir davranışının sebebini anlamak için Sanem in yaşamını yaşamak zorundasınız. Bu ise sizler için olanaksızdır. Kolay yada zor bu önemli değil.Herkes kendisini yaşar, bu sebeple ağrılarımızda sancılarımızda, sevinçlerimizde, mutluluklarımızda kendimize göredir.

Anlamak, bu anlamda gerçekten zor. Anlamaya çalışmak diyelim bana soracak olursanız, yada siz ne derseniz deyin.

Anlamaya en yakın olduğum an o konuyu bilmek aşamasında olduğumdur.

Tam olarak bilmek ise anlamaya biraz daha yakın olduğumdur.

Tekerlekli sandalyede oturmak zorunda kalan bir insanı anlamak onun sandalyesine oturduğumuz anda çektiğimiz acı değildir.

Gözlerimizi kapatıp kör bir insanın düşüncelerine erişemeyiz.

Kulaklarımızı tıkayıp sessizliği duymak işitme engelli insanlarımızı anlamak değildir.

Bilmek için, yada gerçek bir anlama için birebir aynı şeyleri yaşamak gerekir.Bunu başarabildiğimizde; anlıyorum yada biliyorum diyebiliriz hangi konu olursa olsun.

Bizler sadece anlamaya en yakın ve bilmeye en yakın durumdayız .

Ve son olarak sevgili kardelen insan nedir diye soruyor....

Ah canım benim tek bir cümleyle açıklanabilecek bir kavram değil insanı tanımlamak.

Sanırım en iyi tanımlamayı özlü sözüyle B.Show yapmış;

İnsana ait hiç bir şey beni şaşırtmaz diyerek.

Oya Tekin

24.09-2005, 23:36
Ne güzel anlatmışsın sevgili andante.Bugüne kadar bu bölümü okumak bana zevk veriyordu.Zevkle takip ediyordum.Red etmek üzerine dünya görüşünüzü okuyordum.Yazmak yerine okumak ayrı bir keyif veriyordu Tırtılla paylaşımlarınızı.Bugün içimden yazmak geldi ve birşeyler söylemek istedim.Evet kendimizi bir başkasının yerine koyarak onu anlama.Bu na mümkün birşey.Anlarsınız, anladığınızı sanırsınız,ama anlayamazsınız.Her insan kendi yaşadığını anlar ve yaşar.Söylenecek fazlada birşey yok diyorum anlamaya dair.Ve yine Tırtılla aynı çizgide devam ettirin bu sayfayı sizleri okumak ayrı bir keyif ve haz veriyor diye düşünüyorum ben kendi adıma.

öteki

25.09-2005, 14:39
böyle herhangi bir kavramı ele alan ve daha derinlemesine inceleyen bir başlık olması beni sevindirdi. ben de yeni fark ettim bu başlığı.

empati kavramını, o kadar daraltmamak gerekli diye düşünüyorum. yani birebir o kişinin tam yerine koymayı anlatmıyor o kavram. o zaten mümkün olmayan bir şey. Belki parapsikolojinin terminolojisinde o anlama gelebilir? onun yerine koymak derken; onun halinden anlayabilmek, onun üzüntü ve sevinçlerini paylaşmak, mümkünse yardımlaşmak, acıları paylaşarak azaltmak gibi. Ben böyle anlıyorum.

Yanlış hatırlamıyorsam russell da idi, empati kültürünü yerleştirmek düşüncesi. Yani bir başkasının acısını duyumsayabilmek. ille bizim elimize iğne batması gerekmiyor eline iğne batan birinin canının acıdığını anlayabilmemiz için. Tabi kendine bir şey olduğunda bunu anlamak kolay somut bir şey kendinin acısını duymak. Diğeri biraz daha soyut ve soyutu anlamak biraz daha zordur. İlkokula başlayan çocuklara 2+2=4 dediğinizde soyut olduğu için anlamakta zorluk çekerler. Ancak iki elma iki elma daha dört elma deyip somuta indirgediğinizde anlarlar. Yani soyutu anlamak (empatik birey-empatik toplum olmak) için, bir birikim ve duygu-düşünce gelişmişliği gerekir...

aşk konusunda da katılmadığım bir kaç şey var ama onu sonra açayım. özellikle "doğru aşk" biraz tuhaf geldi. en son yan yana gelebilecek iki kelime...

kardelen39

25.09-2005, 16:02
Ben insanı bütünsel bir yapı olarak görüyor ve öyle incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bence insandaki en üst güdü kendini gerçekleştirme güdüsüdür. Çünkü kendini gerçekleştiren insan özgür insandır. O kendidir.

Kuşkusuz psikologlar ve sosyologlar güdü-itki-dürtü olgularıyla çokça uğraşmışlar ve birtakım kuramlar geliştirmiştir.

Biz güdü dedik. Diğerlerinin pek ayrıntısına girmek istemiyorum. Girersek kendimizi bir denizin içinde buluruz. Çıkamayız diye düşünüyorum.

Evet, cinsellik güdüdür.

Bundan iki üç ay önce kafamda bir soru dolanıp duruyordu.

“ Farklılığa duyarlılık “

Neden toplum farklı olana başka türlü yaklaşıyordu?

Bunu araştırmaya başladığımda karşıma güdülenmenin öğrenilmesi çıktı. Sosyobiyoloji uzmanları hayvan davranışlarının insan davranışlarıyla benzerliğini ileri sürüyorlar ve temellendiriyorlardı.

Bu hiçte akla aykırı değildi.

Kafamdaki sorunun ilk şıkkını çözmüştüm.

Dolayısıyla cinsellik güdüdür ve insan düşünen hayvan olduğuna göre barınma, yemek yeme ihtiyacı gibi bir ihtiyaçtır. Cinsellik dediğin gibi üreme içgüdüsüdür. Öyle bir içgüdü ki, o azgın bir boğadır içinde şimdi. Onun içinde kapalı yerleri tercih eder. Çünkü insanın en büyük özelliği düşünmesidir. Düşünen insan, ilkelliğinden utanır. Acizdir.

Cinselliğin tabu olup olmaması toplumların kültürü ile ilgilidir. Bizim zamanımızda annemizle babamızla bu konuları konuşamazdık. Şimdi belki annemizden babamızdan daha çok ilerdeyiz. Fakat çocuklarımızdan geriyiz. Kuşak farkı var ne de olsa.

Cinsellik konuşulmalıdır. Tabular kırılmalıdır. Asla ayıp olarak nitelemiyorum. Fakat insan, insan gibi yaşamasını öğrenmelidir. Cinsellik yozlaştırılmamalıdır.

Ben senin cevabını okuduğumda Andante,

Empati sözcüğünün daraltılmaması gerektiğini düşünmüş, fakat o anda yanıt yazma fırsatım olmamıştı.

O arada “Öteki” bununla ilgili bir cevap yazmış. Benim düşüncelerime denk düşmüş. Onun için burada tekrar o konuya girmeyi gereksiz görüyorum.

“ Bir şeyi bilmeden nedenini bilebiliriz yada bildiğimizi düşünebiliriz” demişsin.


Evet, benimde söylemek istediğim buydu. İnsan kendi öznelinde kaldığı zaman ve genelleme yaptığı zaman nesnelliğe ulaşamaz.

“İnsan nedir “ diye sorduğumda bir tek cümle ile açıklayacağını düşünmüştüm. Bak işte empati. :P :P :P

Sen de öyle yapmışsın. Benim düşündüğüm cümle değil belki ama işte tek bir cümle…

İnsana kaldığımız yerden devam ederiz sonra…

bayke

25.09-2005, 16:24
Öğrenecek ve bilgilenecek şeyler, bildikçe artmaya devam etti.Anladıkça anlamadığımı bu yüzden keşfettim. Çünkü anlayacağım yada anlamam gereken başka şeyler de vardı. Ve bu hiç bitmeyecekti.

Sevgili andante bu yazdığını müsadenle bir örnekle pekiştirmek isterim.
Bilgi ; bir balonun içine üflenen hava gibidir. Balonun dış yüzeyi ise bilmediklerimizdir.
Bilgimiz ne kadar artarsa bilmediklerimizin de o oranda arttığını görürüz.
Sokrates "Bir şey biliyorsam o da hiçbir şey bilmediğimdir" der.
Dr Charles Kepner ise "Cehalet mutluluktur" der

Kişi kafasındaki bilgi ve tecrübeden oluşan birikim gücünün ötesinde bir şeyi algılayamaz...
Kişi algılayamadığı şeyi fark edemez dolaysıyla araştırıp inceleyemez…
Kişi araştırıp incelemediği şeyi öğrenemez …
Öğrenmediği bilmediği bir şeyi de talep etmez ona karşı bir istek duymaz..
Mevlana "Mutsuzluğun ana kaynağı istek ve beklentilerimizin gerçekleşmemesine dayanır" der.
Peki o zaman bilmemek mutluluksa ama bildikçe bilmediklerimiz çoğalıyorsa:
MUTLULUK BİLMEKTE MİDİR? BİLMEMEKTE Mİ?

Bu gece bu sorunu rakı + palamut + Vangelis ve Müslüm Gürses eşliğinde çözmeye çalışayım.
Vangelis ve Müslüm…bu ne yaman çelişki..!
Çünkü Ünlü Prf. Dr. Bayke “ Bir çelişkiyi çözmenin en etkili yolu bir başka çelişkiden lojistik destek almaktır” demişşş.
Yok yok en iyisi www.diyalektik.org ve www.marksist.com a dalıp biraz daha tozutayım 
Bakim Marx amcam ne diyo..!

kardelen39

25.09-2005, 16:35
Andante,

Mesajlar çoğalıyor sürekli. İyi de bende ki bu seviç niye?

Yine aynı sözcüğü tekrar edeceğim.

"BÜYÜYORUZ "

Bayke'nin yazdıklarıyla gülümsedim kendi kendime...

" Gülümsemek bir dünya dilidir " diye yazıyordu bir yerde...

Sen çok yaşa e mi Bayke?

öteki

25.09-2005, 18:24
BAYKE DER Kİ;

“Peki o zaman bilmemek mutluluksa ama bildikçe bilmediklerimiz çoğalıyorsa:
MUTLULUK BİLMEKTE MİDİR? BİLMEMEKTE Mİ?”


En başta bu önermeyi okuduğumda; sanki bir Zenon paradoksu ya da Kant antinomisi gibi geldi.(yani çözümsüz) Belki de sorunun soruluş şeklinden.

Ama bu, düz mantıkla(Aristo mantığı) çözülebilecek bir önerme onun için hemen bir sonuç çıkar. Ama çıkan sonuç doğrudur diyemeyiz. (Çünkü ya ana önerme yanlışsa onu sorgulamak lazım).

böyle düz mantıkla çözülebilen konular her zaman doğruya götürmez. Çünkü insan ve insanla ilgili olan şeylerin çok değişkenli ve göreli doğruluğu olduğu anlaşılmaya başladıktan sonra düz mantık (Aristo mantığı) terk edildi.

--Bilmemek mutluluk
--Bildikçe bilmediklerimiz artıyor(bildikçe daha çok bilmiyoruz)
-- O halde; bildikçe mutluyuz. Neden, bilmediklerimiz arttığı için.

bayke

25.09-2005, 18:53
öteki dostum problemi çok güzel çözmüşsün..en azından cevabın beni tatmin etti. annaşıldı bu akşam yine rakı + balık eşliğinde " nolcak bu memleketin hali" klişesine kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Aha buna da mantıklı bi cevap bul, ekmeğimizle oynuyor diye tüm rakı üreten firmalar peşine kiralık katil taksın.
- ötekiye noolduu...?
- şey..!
- öteki tarafa gitti.
hocam boş ver sen bize lazımsın.

kardelen39

25.09-2005, 19:17
Bir zamanlar ot gibi yaşıyordum. Eve git, işe gel. Zamanı parçalara böldüğümüz gibi ben de parça parça bakıyordum yaşama.

Ama kulaklarımda bitmeyen bir şarkı vardı hep. İçimdeki ses…

Neyi bilip, neyi bilmediğimi anladığım an, bildiklerim sadece okulda öğrendiklerimdi.

Ve… Ben bana öğretildiği gibi yaşamıştım hep.

Hiç kendim olamamıştım.

Evet, mutluluk bilmediklerinizi öğrenirken yaşamı yeniden sorgulamak değil miydi?

Mutluluk, üretmekti. Üretmek, var olmaktı.

Ben ürettiğim zaman vardım.

Çünkü kendimdim.

Kierkegaard şöyle der:

“ Her bilgide cesaret vardır ve ancak hayatını öne sürecek kadar cesur bir adam onu kurtarabilir. Geri kalan herkes, karısını geri getirmek için yeraltına inen Orpheus gibidir; tanrılar ona karısının ancak hayaletini gösterirler, çünkü onu, aşkı için hayatını öne sürecek cesareti olmayan samimiyetsiz bir çalgıcı gibi görürler”

Tıpkı Kafka’nın “ bir kitap içinizdeki donmuş denizin buzlarını kırıp parçalayacak bir balta olmalıdır “ sözleri gibi sarsıcı…

Bilgi güçtür. Bilgiyi kendime zırh yaptığım zaman ailelerimizin bize vermedikleri “ CESARET “ olgusu ile yüzyüze geliyorum. Bilgiden cesaret alıyorum. Çünkü söyleyecek sözüm var.

Bir yazar şöyle der:

“ Korkaklar bilgiyi de, aşkı da ucundan tutar. Bu yüzden bilgiyi de aşkı da yüzüne gözüne bulaştırırlar “

Acaba bu eksik olduğu için mi günümüz insanı mutsuz?

Çünkü sığ yaşamak, kendini tüketerek yaşamaktır.

bayke

25.09-2005, 22:28
--Bilmemek mutluluk
--Bildikçe bilmediklerimiz artıyor(bildikçe daha çok bilmiyoruz)
-- O halde; bildikçe mutluyuz. Neden, bilmediklerimiz arttığı için.

Bak iki kadehten sonra zihnim açıldı.
Bilgi çoğaldıkça bilinmeyen çoğalıyor fakat bu seferde bilmediğini biliyor insan al sana bi mutsuzluk kaynağı daha. En iyisi bilmediğini bilmemek... mi?

esila

25.09-2005, 23:25
Pegasus,en son yazıma umarım kızmamışındır.
sana takılıyordum,valla bak.Yazarken yüzümdeki tebessümü görmediğin için belki yanlış anlamışındır diye düşündüm.Kırdıysam kusuruma bakma,arada yine kapışır barışırız belki:)
Tartışmanın en güzel yanı barışmaktır.

Şimdi senin soruna cevap vermek istiyorum.

Ben kendimi seviyorum,hemde çok.
Üstelik Kendini sevmek bana görebencillik değildir.Kendimi sevmek için bir mazeret aramam.
Birşekilde birbirimizle etkileşimlerimiz vardır.Hiç tanımadıklarımızla bile.

Mesela:
Ozon tabakasına en basitiyle kullandğımız deodorantlarla, zarar veriyoruz.
Ozon deliniyor ve dolayısıyla iklimler değişiyor,hiç görmediğimiz yerlerde mesela etiyopyada kuraklık yaratıyor.

Ve şu anda,etiyopyda bunları yazarken bile,insanlar açlıktan ölüyor.
Oysa bir etiyopyalıyı daha açlıktan öldürdüğümüz söylense ilk etapta''ben tanımadığım birini nasıl öldürebilirim''der hatta saçmalık der geçeriz.
Ama onları öldürenler işte böylece biziz.

Bu somut bir örnek.
Yeryüzündeki yıkımın Tanrının bir cezası olup olmadığını düşünürken vardığım buydu.

Nasılki bedende bir hücrenin yapısı bozularak olağandığı bölünüp çoğalmasıyla tümör oluşmakta ve ilerleyerek bedendeki diğer organlarıda etkilemektedir işte bizde kendi dünyamızdaki yıkıcılığımızla(önü alınamayan ego)diğerlerini etkileyerek hepimizin yıkımını yaratıyoruz.

...Bir kelebek kanat çırpsa dünyanın öteki tarafında fırtına olabiir...

Sonuç şudurki engelli engelsiz,hepimiz yalnızca toprağa döneceğiz.
Ve içimizdeki sular durulmadıkça asla mutlu olmayız.

Bunun ilk yolu ise kendini sevmektir.
Kendimizi sevmekse hatalarımızı nefretle içimize gömmek değil,bağışlamaktır.
Kendimizi bağışlamaksa bizleri yoksayanları bağışlamaktır.
Onları bağışlamaksa ,onlarında aslında en az bizler kadar korkularıyla varolmaya çalıştığını bilmektir.
Yada bunu yapamıyorsak bile en azından unutmaya çalışmaktır.

Kin ölümcül bir arı tarafından sokulmak gibidir....
Anonim.

Bir arkadaş zihinsel engellilere saldıranların üzerine nasıl yürüdüğünü anlatmıştı.Bende görseydim böyle bir şeyi,muhtemelen bende öfkeden aynı tepkiyi verirdim.

Ben engelli değilim ama yinede o zihinsel engelli çocukların yaşadığı sorunu bende yaşadım.

Kesinlikle o olay herşeyiyle insanı dehşete düşürüyor ama yapmak istediğim asıl şey kıyaslama.
Zihinsel engelli çocuklar kendilerini koruyamayacaklardı.peki.
Ben i rahatsız edip üstüme yürüyen kişi nin karşısında (ki bunu yapacaktı)ben kendimi koruyabilecekmiydim?
Benim engelli olmamam neden bana saldırmalarına engel olmadı?

Peki AYNI sorunu yaşamadığımız halde,nasıl AYNI şiddete nasıl maruz kaldık?
.....

İşyerinde arkadaş çevresinde sözünü geçiremeyen güçsüz biri,evinde aslan kesilir.Karısını çocuklarını döver.Çünkü kendinden daha güçsüz olduğuna inandığı insanın yanında artık güçlü olduğunu hissetmektedir.
Evet,o çok öfkelendiğimiz insanlardır cehennemi yaşayanlar.
Şiddet gören çocuk,hayvanlara acı çektirir.
Yetişkin olduğunda ise,insanlara.
Başka bir yol bilmez çünkü gördüğü şiddeti yansıtmaktadır.

Bir sorunun içinde debelenip yıkımına oynamak kadar gökyüzünün maviliğine, bakmak .
Seçim bizim..

kardelen39

26.09-2005, 13:02
Bilmediğini bilmemek…
Bilgiden yoksunluk demek…
Öyleyse yoksunluğu aşmak için
Bilgilenmek gerek…

Bilgilenmek bilenle bilinmesi
Gereken arasındaki bir oluşsa
Oluş sonsuzluk demek…
Sonsuzlukta mutlak bilgi yoksa eğer
İnsan hep yolda demek…

Yolda olmak kendini arayışsa
Ben mutluyum demek…

öteki

26.09-2005, 14:02
Sayın Bayke, akşam, rakı+balık, dostların arasında olmak, seni alıp götüren müzikler (o an her müzik etkili olur ya), muhabbet ve olabilirse bir de güzel manzara(deniz olabilir). Bunların insan üzerinde yaptığı etki. Her halde atom bombasından daha etkili bir kimyasal formül oldu. Bu formülün insanı ne kadar değiştirdiği (güzelleştirdiği), açıklanması gerçekten zor bir konu.

Diyeceksin ki bu anlatılmaz, ancak yaşanır. Ben de tabi bir şey diyemeyeceğim. Beni bu kadar zorlama…

Bu yazdığın bir Çin atasözünü anımsattı; orada bilmediğini bilmemek en alt kategoriydi. Bir üstte de bilmediğini bilmek var. Bu daha güzel gibi. Bilmediğini bilmeyip mutlu olmaktansa, bilmediğimi bilip mutsuz olmayı tercih ederim.

ESİLA DEMİŞ Kİ:

Şu an bildiğimiz doğrular,toplumsal dinsel vb.. şartlandırmalarla şekil almıştır.Benim doğru dediğim bir diğerinin durduğu yerde yanlış olabilir.
Tabi evrenin değişmez yasaları vardır ve onlar durumlarla değişmez,sabittir.
Güneş doğudan doğar,batıdan batar..DOĞRUDUR.
Tersi dünyanın sonudur..Kimse aksini söyleyemez.
Başkalarına zarar vermek,onun emeğini sömürmek YANLIŞTIR.kimse aksini söylemez.

Aslında bu son söylediğin DOĞRUDUR dediklerin bile; nerde durduğunla ilgili göreli doğruluğu olan şeyler. “güneşin doğudan doğduğu” sen dünya merkezli düşündüğün için öyle. Dünyadan baktığın için, farklı bir gezegende farklı şeyler düşünürdük. Ayrıca dünyanın sonu olması her şeyin sonu demek değil (sadece bizim sonumuz). Büyük olasılıkla farklı bir şeyin başlangıcı olacaktır o. Çalışan işçinin emeğinin sömürülmesinin yanlışlığı. Proleter bir bakış açısıyla doğru. Ama kapitalizme inanmış karını maksimize etmeye çalışan bir patron için artı değerin, her bir marjinal faydasını (karını), sermayesine eklemeyip, işçiye aktarması kendini yok etmeye çalışması demek. Onun doğrusu bizim doğrumuzun tam tersidir.

Diyeceksin ki hiç mutlak doğru yok mu? Aslında kabuller vardır. Anlaşabilmemiz ve iletişim kurabilmemiz için bunlar şart. Su yüz derece de kaynar. (aslında bu şu şu şartlar altında kaynar anlamına gelir.) ahlaki değerler anlamında tartışılabilir. Mutlak doğrular belki. Bir çok insan için doğru ahlaki değerler bir başkası için, bir başka toplum için, bir başka zaman diliminde, doğru olmayabilir. Ama zaman içinde, toplumsal değerlerin evrimi ve gelişim sürecinde ortak doğrular da oluşmuştur. Masum bir çocuğun öldürülmesini hiç kimse haklı görmez. Bunlar süzüle süzüle gelen doğrulardır. Ama ilk çağlarda protein kıtlığı dönemlerin de çocuk öldürmelere rastlanır.

kardelen39

26.09-2005, 15:10
Senin dediklerinden yola çıkarak birkaç soru sormak istiyorum.

Birincisi;

Belki güneşin doğması da bir yanılsama? Yani nesnel doğrular yoksa ben her şeyi kendime göre yorumlayabilirim. Örneğin, bir sabah kalktım. Her yer kapkaranlık. Bir telaş… Bir telaş… Allahallah! Ben kör mü oldum acaba?

Öyleyse, bilim nedir?

Çalışan işçinin sömürülmesi ile ilgili olarak;

İkincisi;

Bir adam tanırım. Çevresiyle hiç ilgilenmiyor. Dünya umurunda değil. Neden dersen, onu iyi tanırım. Kendi dünyası var. Senin benimkini ne yapsın?

Böyle bir sonuç ortaya çıkıyor.

Buna ne dersin?

Üçüncüsü;

Ahlak bir buyruklar demetidir. Asla temellendirilemez. Temellendirilemeyen bir olguyu neden temel alıyorsun?

bayke

26.09-2005, 15:39
ESİLLA'ya hiç girmiim o kafasına estiği gibi konuştuğundan ESİLLA demişler zati .
Benim muhabbetim hiç çekilmiyo dii mi? Hemen sulandırıyom mevzuyu. Allah için bu ESİLLA'yı ilk defa duydum. google'ye girip baktım Almanya'da bi düğün salonu çıktı. http://esilla.de/home.html
Olacağı buydu zati baktı lafla peynir gemisi yürümüyo amcam düğün dernek olayına girmiş :)

Bak bugünkü sabah gazetesinde Erdal Şafak köşe yazısını nasıl sonlandırmış.
http://www.sabah.com.tr/yaz08-40-125.html
...
Endülüslü İbni Rüşd'ün yüzlerce yıl sonra dirilttiği büyük "sofist"lerden Protagoras'ın felsefi sisteminin temelini hatırlamak yeterli: "İnsan her şeyin ölçüsüdür."
Yani "Sen nasıl neye inanıyorsan doğrudur, ben neye inanıyorsam doğrudur. Çünkü mutlak bir erdem ölçüsü yoktur."
Ben bu protagorası sevdim abi az ve öz konuşmuş.

kardelen39

26.09-2005, 15:54
İnsanın kendi doğruları ile yaşaması demek, dünya böyledir demekle aynı şeydir. Bu dünya benim dünyam ise, herkesin de kendi dünyası var demektir.

Öyleyse, herkesin dünyası dünya ise, bu dünyalar çokluğunu içine alacak bir dünyadan daha söz etmek gerek. Ortak bir dünya varsa, ortak doğrular da var demektir.

sankha

30.09-2005, 20:05
bu başlığın altınada ne gitti ya ret etmek sanemcim saten son zamanlarda çok farklı konumlar alıp değişmesine rağmet okumaya çalışıyodum ama bu ratden sonra üzgünüm..

andante

30.09-2005, 23:32
Bu sabah Boğaziçi köprüsünü görmenizi isterdim sabahın ilk ışıklarında.

Anadolu yakasından, Avrupa yakasına hergünkü geçişimde sabahın ilk ışıklarını orada yakalamanın derin keyfini yaşamanızı isterdim.

Bu sabah farklıydı. Uzun zamandan beri görmediğim bir doğa harikası şeklindeydi. Kocaman bir sisin içinden geçtik hiç bir yer görünmüyordu.

Altımızda ne boğaz, çevremizde boğazı süsleyen o tek tük kalmış köşkler ...hiçbiri yoktu.

Şehir sanki kendi adına bir red ediş yaşıyordu. Neyi red ediyorsun ey efsunlu kent diye aklımdan geçirmedim değil. Neleri görmek istemiyorsun?

Nelerden sıkıldın?

Parke taşlarında sıcak yaz yağmurlarının küçük sellerinin getirdiği eski çivileri toplayıp satan çocukları göremeyişinin red edişimi mi bu?

Her çiviyi buluşlarında alacakları yeni kavrulmuş leblebinin taze frapan kokusunun gözlerindeki neşesinin kayboluşu mu?


Hani özenle işlenmiş taş duvarların üstündeki yazın ortasının geldiğini yemişini koparırken anladığımız incirleri mi aramaktasın?

Yoksa trak trak seslerle sanki sokağı ritme boğan yanlarındaki sebze küfeleriyle arnavut atları mı?

Sarı yı mı özledin ey efsunlu kent? bu mevsim sararır leblebi tozu gibi olurdu.......

Kentlerin bir cinsiyeti vardır, ve nedendir bilinmez bana kadın gibi gelir İstanbul....

Benim de isyanım var biliyormusun?

Yeni yetme sevdalara yelken açtın !!!!

Uzun zaman önce rujun bulaşmaya başladı erkeklerinin gömleğine iz bırakan sokak fahişesiymişcesine.......

Yar olmayacaktın bağrındakilerine ve nefes aldığın yaşam alanında kendine öz kültüründen uzak olanlara....

Sapla saman karıştı mı susmaktır herşeyi anlamlı kılan.

Sesler yine dökülür ağzımızdan, kelimelere dönüşür, kelimeler cümleler olur anlarız yine birbirimizi.

Sisin ardındaki duygular bu muydu İstanbul için, bir utancı yada red edişi mi yansıtıyordu, nasıl algılarsanız algılayın. Benim içimde İstanbul la birlikte kocaman bir kargaşa oluştu bir kaç gündür, bu sebeple o sis bana öyle güzel gözüktü ki....

kardelen39

01.10-2005, 09:29
Sana Andante yerine Sanem demek istiyorum sevgili öğretmenim,

Bırak böyle sesleneyim sana,

Çünkü biz sanal aleme can verdik, kan verdik, tanıdık birbirimizi.

Evet, bu site başka siteler gibi değildi.

Çünkü amaçlar ortak, dertler ortaktı.

İnanç, ideallerimiz değil miydi?

Bu sabah, başlığı yine görünce içimde beyaz güller açtı.

Biraz önce bir kitabı arıyor, bulamıyor, sinirleniyor, odanın içinde dört dönüyordum.

Senin içinden dökülenleri okuyunca,

Duruldum birdenbire…

Yazdıklarından şuleler yükseliyordu gökyüzüne…

Sonra da ağzımdan dökülüveren sözcükler…

“Anlarız ya, “ dedim Sanem.

Çünkü sınır dostluktur…

Her şeyi gören,

Her şeyi bilen bir dost bulmak kolay mı öyle?

KanatlıTırtıl

03.10-2005, 09:52
:x Benim şiirim silineceğine, şu iç bükey kafatasına doldurulmuş kavram salatası misali kitap ısırıkları yok olsaydı ya bu sayfadan.

Red etmekse yeni açılımlara sebep olan.. Çekip gideceğim börtü böceklerin arasına, istasyonda çok bekledim, inen yok.

Ben bu başlığı da bir kenara yedekliyeyim.

İşte güme giden yazım:
ATLA TRENDEN USTA!

Pencerede ne görüyorsun usta
Hızla geçiyorsun içinden o resmin
Hızla geçiyorsun raylar üzerinde
Pencerede ne görüyorsun usta

Dün daha fazlaydı yaprakları
Şeftaliyi budadı Hüseyin
Sonbahar geziyor usta
Yollara serilecek aşkım
Kızıl kahverengi saçlarıyla

Uyan usta dalıp gittin o resme
Uzadıkça pencerende çizgi çizgi
Biz düşler ortasındayız
Labirent ortasında değil


http://img1.travelblog.org/Photos/460/2238/f/6659-Kids-jump-on-Toy-Train-0.jpg

Sema

03.10-2005, 12:35
Yaw Tırtılcım , sen de biliyorsun mesaj bölerken , böldüğün kısımdan sonraki mesajlar tümüyle gidiyor. Sen şiir " şu iç bükey kafatasına doldurulmuş kavram salatası misali kitap ısırıkları" arasında kaynadı :wink:

KanatlıTırtıl

03.10-2005, 16:12
Yaw Tırtılcım , sen de biliyorsun mesaj bölerken , böldüğün kısımdan sonraki mesajlar tümüyle gidiyor. Sen şiir " şu iç bükey kafatasına doldurulmuş kavram salatası misali kitap ısırıkları" arasında kaynadı :wink:

Bir daha olmaz inşallah Sema
Susmak istiyorum Sema
Susarken de çığlık atmak istiyorum bomboş tiyatroda
Çığlık atayım ama yankı yapmasın!
Çığlık atarken bebişler uyanmasın!
Yürürken ayaklarım yere değmesin istiyorum.
Konuşurken ses tellerim titremesin!

Beni anlıyorsun değil mi Sema...
Aksi taktirde kendimi cezalandırmak zorunda kalacağım.

dilemma

03.10-2005, 16:18
iyiki hatırlattın sanem.
doğru reddedilmek...hayata bakış açım uzuuuuuuuunnnn zaman önceki reddedilmelerimle değişti.hoş habire redddildim ya.orasını hiç zikretmiyim en iyisi.

reddedilmektir insanı kendi yapan bence.reddedilmektir insanı ilim irfan sahibi eden, bilgi denilen kaosun içine sürükleyen, inadına yaşamaya, inadına tuttuğunu koparmaya teşvik eden.

inat olur adı belli bir zamandan sonra.inada dönüşüverir.bir de bakarsınki hırçın biri oluvermişsin.herşey arapsaçına dönüvermiş.gel de çık işin içinden.bilgi insanın başına dert açar fazla olduğunda.beyninde yer bulamazsın öğrendiklerini koymaya ve insanlara aktamak istersin.
bu sefer haddini bildirirler bazen "ukala" diyerek.
bu birde aşkına sıçradığında, hele de deponun bilgi dolu olduğunu gördüğünde yine reddedilmeyi tadarsın ve hoooopppp yine başa dönüverirsin.
kısır döngü değil midir herşey..........

andante

15.10-2005, 13:29
Son zamanlarda hemen hemen her yeri istila eden " İstanbul hiç bu kadar....." diye başlayan reklamlara gözüm takılarak, bu reklamlarda anlatılmak istenenlerin tamamiyle dışında kalan İstanbul daki yaşam beni de bir hayli yormaya başladı.

Önce tam Taksimin göbeğinde, oturduğum arabanın camından çantamı almaya çalışan kapkaçcı sayesinde çantasını bir türlü vermek istemeyen kadınların duygularını öğrenmiş oldum.

Bırak alsın, senden daha değerli değil diye düşünürdüm yerlerde sürünen kadınları gördüğümde. İnanın bu hiç akla bile gelmiyormuş. Sadece içgüdüsel bir tepkiyle, yada refleks diyelim ne yaptığının farkında bile olmadan kendini ve sana ait olanı koruma içgüdüsüyle yapılan istem dışı bir tepkide kendini fena halde kötü hissediyorsun.

Gerçekten İstanbul hiç bu kadar pisliklerle dolu olmamıştı diye geçiriyorsun aklından.

Ya da yarım saatte gidebileceğin bir yere delik deşik olmuş yollar nedeniyle bir buçuk saatte gittiğinde; İstanbul hiç bu kadar sahipsiz kalmamıştı da diyebilirsiniz.

Neyse komik şeyler de oluyor bu şehirde. Hatta red ettiğiniz yada kabul ettiğiniz şeyler yer bile değiştirebiliyor. Kesin bir çizgi yok artık red etmek yada kabul etmek arasında.

Burda daha önce bir hırsızlık olayından söz etmiştim, belki hatırlarsınız; hani arkadaşım Nihal in hırsızı gördüğü anda sesini çıkaramadığı zaman, hırsızın sinirlenip " Tamam tamam anladık gidiyoruz işte" dediği o olayı.

Bu neymiş kiiiiiiiii :D

Benim canım arkadaşım başından geçen bu olayı bir başka arkadaşına anlatırken, aynı bu cümleyi kullanıyor arkadaşı;

Bu ne ki Nihal???

Gece yarısı uykusunu bir telefon bölüyor. Telefondaki ses aynen şunları söylüyor;

Alirıza bey ben sizin doktor arkadaşınızın evine giren hırsızım.

Siz olsanız ne yaparsınız bu durumda? Alirıza bey de şaşırıyor ve telefona bakıyor numara doktor arkadaşının. Kendisini işlettiğini sanıyor ve telefondaki ses konuşmaya devam ediyor.


Kendisiyle dalga geçildiğini düşünen Alirıza bey malum cümleyi söyleyerek kapatıyor telefonu.

Ama bizim hırsız için durmak yok. Cep telefonun rehberinden doktorun kardeşinin numarasını buluyor ve onu arıyor.

Ya kardeşim, demin Alirızayı aradım bana inanmadı.

Bu cümlede ben koptum arkadaşlar. Söyleyecek bir şey bulamıyorum. neyse, devam edeyim;

Ben kardeşinizin evini soymaya girdim ve bu telefonla bir evrak çantası aldım. Ama siz Malatyalıymışsınız. Ya Malatyalı Malatyalıyı soymaz.Şimdi bana bir yer söyleyin ve aldıklarımı size geri vereyim.

İster inanın ister inanmayın olay aynen böyle. Ya ben bu ülkeyi gerçekten çok seviyorum. red ettiğim bir çok şey olmasına rağmen red ettiklerimle bile bana bazen öylesine sevimli geliyor ki, ne yapacağımı hatta bazen ne düşüneceğimi bilmeden bir kabulle seviyorum bu ülkeyi de insanlarını da.

Bir hırsız tüm haftamı tebessümle geçirmemi sağladı ya, helal olsun!!! ne diyeyim :D

Not; bana Sanem diyebilirsin sevgili kardelen. herşeyden önce bu ben im. Ve adımı çok severim. Seni de seviyorum. Hiç sakıncası yok.

kardelen39

16.10-2005, 22:57
Sevgili Sanem,

Nihayet sayfamızın yüzü güldü. Sayfanın demiyorum. Sayfamızın diyorum. Çünkü içinde sanat sözü geçen her şey beni cezbediyor.

Bu sayfaya yazı yazmamın birinci nedeni budur.

İkincisi beni anlayabilecek senin gibi dostlar olduğuna inanıyorum.

“ İstanbul hiç bu kadar… “ diye başlayan reklamlara benim de gözüm takılıyor. Reklamlar, günümüz insanının beynini yıkamak için kullanılıyor.

Ben de şöyle demek isterdim.

İstanbul hiç bu kadar ucuza peşkeş çekilmemişti. Galata’yı yıkıp yerine kocaman alışveriş merkezleri kuracaklar. İstanbul’un tarihi dokusunu zedeleyecekler.

“ Kesin bir çizgi yok artık red etmek yada kabul etmek arasında demişsin ya… "

Birden aklıma benim de geçmiş düşüverdi.

Üniversiteli yıllarımda ateşli bir feminist sayılırdım. Kadınlara verilen rolleri kabul etmiyor, tek başıma gecenin karanlığında Galata’yı gezmeye bile cüret edebiliyordum. Hele hele üniversiteyi bitirip bir devlet memurluğuna kapağı atınca, o memurluğun tek tüze yaşamı ve alışkanlıkları içimdeki coşkuyu iyiden iyiye depreştiriyordu.

Memurlar… Mesleklerinin solukluğu yansımıştı yüzlerine. Adeta makinalaşmışlardı.

Birgün arkadaşlara iş çıkışında sinemaya gidelim dedim.

Çoğumuz bayandık. Evli olan yoktu içimizde. Yani sorumluluklarımızda. Fakat hiçbirinin yaşamı kendi ellerinde değildi. Çoğunun yaşı otuzu geçmesine rağmen memurluğun köhne tutsaklıkları kişiliklerine yansımıştı. Red edildim.

Hiç umurumda değildi. Ben kendime yeterim dedim. İş çıkışı sinemaya gitmeye karar verdim.

Gitmeyi istediğim film “ Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği “ adlı filmdi.

Saat yedi matinesine bilet aldım.

Sinema salonuna girdiğimde altı yedi kişi vardı. Genç bir çift dışında hepsi erkekti.

Film hakkında hiçbir fikrim yoktu. Film Thomas’ın ( Daniel Day Levis ) hareketli cinsel hayatıyla başladı. Başladı başlamasına ama o kareler bayağı uzun sürdü. Önümdeki sırada oturan bir izleyici dönüp dünüp bana bakmaya başladı. Filme bir türlü dikkatimi veremiyordum. Adam gözleriyle taciz ediyordu sanki. Sinirlerim bozuldu. Daha fazla izleyemedim filmi. On beş dakika sonra sinemadan çıktım. Eve doğru giderken, sokaklar üstüme üstüme geliyor, ellerim ayaklarım tutmuyor, bir yaprak gibi titriyordum. Yanaklarımdan yaşlar boşanıyordu. Ağlıyordum.

İşte o filmi geçen gün CNBC-E’de seyrettim.

Milan Kundera… Kitabını okumadım. Filminden çıkarttığım sonuç, bireyi topluma, kendine ve ürettiği ürüne yabancılaşması filmin temasını oluşturuyor.

Film’de bazı yerlerine katılmasam da, özellikle karakter yaratma da çok başarılı Kundera. Filmin kadın oyuncusu Juliette Pinoche ( Tereza) karakterinde kendimden şeyler buldum.

Onun gibi bana da ağır geliyordu yaşam. Hiçbir zaman yaşamı hafife almayı beceremedim.

Şimdi… Şunu anladım.

Toplumun yüklediği rolleri red etmek… Çelik gibi bir yürek gerektiriyor.

Nietzsche gibi, bir deste kibriti yakarak, göz kırpmadan, öylece tutmak gerekiyor avuçlarında.

Aslında kesin bir çizgi var red etmek ve kabul etmek arasında.

Nietzsche der yine…

Kim silecek bu kanı üstümüzden? Su var mı arıtacak bizi?

İnsan Platon’un mağarasında kendi idealarıyla yaşadığı sürece o kirli ırmağın içinde kaybolup gidecektir.

Red etmek için bedel ödemek gerekiyor. Fakat doğruları dinlemek de cesaret işidir. Galiba ihtiyacımız olan bu.

Diyojen İskender’e :

“ Pekala! Senin küplere bindiğini ve özgür olduğunu biliyorum. Beni öldürmek için gereken olanaklara ve hukuki yaptırım hakkına sahipsin. Peki, ama benden hakikati duyacak cesareti gösterecek misin, yoksa beni öldürmek zorunluluğunu hissedecek kadar ödlek misin?” der.

Benim bu konuşma tüylerimi diken diken etti.

Red etmek için, kararlı olmak ve sonuna kadar gidebilmek…

İşte o zaman dünya kirlerinden arınıp temizlenecektir.

sankha

17.10-2005, 18:35
Biri Diyojenmi dedi.............:)

En doğru yapılan iş doğaya uygun olarak yapılandır, en mutlu insan da doğaya uygun olarak yaşayanıdır...

andante

06.11-2005, 22:37
Sorular cevap bulabilmek içindir, aynı sorunun yıllardır tekrarının yaşanmasında ki bunalımdayım......

En fazla işittiğiniz ve cevabının hala bulunamadığı soru sizce nedir?

43 yıldır "ne olacak bu memleketin hali ? " sorusu benim için sorduğum soruya yanıttır.Hemen hemen her evde, her köşe başında karşılaştığımız olaylar sonucunda bu soruyu soruyor, yanıtlarını çok farklı mekanlarda vermeye çalışıyoruz.

Bir bayram gezisinde bayramlaşmaların klasik " eski bayramlar da ne farklıydı..." cümlesinden sonra kimsenin hoşnut olmadığı, ama hoşnutmuş gibi gözükmeye özenle devam ettiği muhabbet bu soruyla tıkandı kaldı.

Artık bundan sonra yol ayrımlarının bol miktarda gözükeceği düşüncelere sıra gelmişti.Türklerin uzmanlığı arasına siyasi kimliğimizi de artık koyabilirim diye düşündü süt mavi kazaklı kadın.....

(Bu süt mavi kazakta nerden çıktı diye sorularınız varsa acele etmeyin, galiba bunun bir anlamı var, birazdan açıklanacaktır.)

Dikkati çekmenin yolu, bilginin yanında sesini de doğru kullanabilmektir. Bizler naif, kendi halinde seslerden pek hoşlanmıyoruz, ya da ciddiye almıyoruz, yüksek ses, hatta tokat gibi çarpan bir ses tonu inanın etkili oluyor.

Süt mavi kazaklı kadın, bu ses tonuyla ürkse de, söylenen sözlerin doğruluğu karşısında bir şey diyemedi. Ama karşısındakiler ise bu ses tonuna sahip adama tapar gibi bakmaktaydı. Konuşmalara katılmayı da asla aklından geçirmedi süt mavi kazaklı kadın. Sesini duyan olmaz dı zaten, ve bir de doğrular söyleniyorken cümleleri bölmenin gereği yoktu. Bir arada korkarcasına konuşmaya katıldı.....

"Küçük bir ilave de bulunmak istiyorum sadece, kavramlar birbirine karışırsa ben kendimi kötü hissediyorum. Lütfen, medeniyet ve teknolojiyi aynı anlamda kullanmayalım" dedi cılız sesiyle....

Devam edebilme cüretini de gösterdi süt mavi kazaklı kadın;

"Üzerinde yaşadığımız toprak, yani Anadolu; herkesten önce bir çok medeniyetin merkezidir. Bugün Avrupa da medeniyet var gibi gözükse de bu Anadolunun sahip olduğu medeniyetlerle boy ölçüşemeyecek kadar cılız kalır ama teknoloji derseniz, onun olağan üstü varlığı sayesinde çok farklı bir yaşam var gibi gözükmektedir.

Sahip olduğumuz medeniyete teknolojiyi ekleyebilirsek herşeyin farklı olacağına inanıyorum " dedi.

Ortalıkta dolaşan o odanın süsü 7 yaşındaki bir çocuk tüm engellere rağmen sonunda süt mavi kazaklı kadının oturduğu koltuğa kadar gelebildi. Ve büyük bir gayretle süt mavi kazaklı kadının yanına yerleşti.

"Aman ne yapıyorsun, rahat bırak kadını "sözlerine aldırış etmeden süt mavi kazaklı kadına o müthiş sorusunu sordu;

" Sen Türkmüsün?"............... :D

Soru şaşırtıcıydı. Cevap çok kolay olmasına rağmen 7 yaşında bir çocuğun bu soruyu sorabilmek için kafasına nelerin takılmış olabileceğini düşünürken cevapta gecikti ama cevapladı sonunda.

" Evet Türk üm tabii !!!"

Süt mavi kazaklı kadın 7 yaşındaki kıza sordu bu sefer;

" Neden bu soruyu sormak ihtiyacı duydun ? "

"Kazağının rengi ne güzel, kimsede böyle bir renk görmedim, yabancılar giyer dedim bu rengi...."

Yaşamımda bir çok kez aynaya baktım doğal olarak, ancak ciddi ciddi kendimi iki kez inceledim. Biri 16 yaşımda biri 43 yaşımda...

16 yaşındayken ilk kez ciddi bir şekilde aynaya baktıktan sonra aslında hiç bir anneye sorulmayacak soruyu sormuştum;

" Anne ben güzelmiyim ?"

Eve geldiğimde de süt mavi kazaklı "ben" e baktım ve kendime sordum.

Ulusların rengi varmı acaba varsa Türk ulusunun rengi nedir ?

İçimden siyah demek geliyor ama ..........................

kardelen39

26.11-2005, 13:31
Sevgili Sanem,

“ Sorular cevap bulabilmek içindir, aynı sorunun yıllardır tekrarının yaşanmasında ki bunalımdayım...... “ demişsin. Evet, insana acı veriyor bu durum. Demek ki, bir adım ilerleyememişiz. Geçmiş, gelecek ve değişim.

Ne yazık ki, okumuyoruz. Okumadığımız için, sorgulamıyoruz. Sorgulayamadığımız için içimizdeki cevherleri ortaya çıkaramıyoruz.

Onun için hep konuşuyoruz. Konuşuyoruz. Kendimize ait öznel fikirlerimiz olmuyor. Hep başkalarından öğrendiklerimizi beynimize kopyalıyoruz.

Bir kere tarih bilincimiz yok. Tarihimizi bilmiyoruz. İkincisi aydınlanma nedir? Aydınlanma nasıl başlar? Dünyada aydınlatmayı başlatanlar kimlerdir? Bunların doktrinleri nelerdir? Sadece okuldan öğrendiklerimizle yetiniyoruz.

Ben bunları söylerken bir yandan da kendime soruyorum. Çünkü ben öyle yapmışım.

Biliyor musun “ 43 yıldır ne olacak bu memleketin hali” diyen ve tartışanları ben de çevremde görüyorum. Her sabah iş yerinde bunlar konuşulur bizim. Ama o insanlar, o konuşan, o hep eleştiren insanlar Türk Telekom satıldığında, dışarıda grevler olurken, içeriye nasıl gireceklerini düşünüyorlar. İçerden müdür telefon ederek içeriye çağırdığında arka kapılardan bir gölge gibi korkarak, duvar diplerinden süzülerek içeriye süzülüyorlar. Bu davranışlarıyla “ Ne olacak bu memleketin hali “ demeye hakları bile yok. Ama en çok onlar soruyorlar. En çok onlar konuşuyorlar. Sence neden? Sorun ne? Sonra da akşam saat altıda kapılardan çıkarken yuhalanıyorlar. Ama yine de utanmıyorlar. Utanma duygusunu yitiren bir insan neyi başarabilir ?

Sorun ne? Bence insanın kendine şu soruyu sorması gerekiyor. “ Ben yaşamımı nasıl kurgulamalıyım ki, hakkıyla bir yaşam sürdürebileyim? “ “ Yaşamın anlamı ne? Niye dünyaya geldim “ sorusunu sormadığı zaman insan sadece küçük burjuva olarak kendi öznel çıkarlarını düşünüyor. Yaşama bütünsel olarak bakamıyor. Bilmiyor ki, içeriye girerek belki gününü kurtarıyor. Ya gelecek? Gelecek orada benim gibi içi kanayarak, bir umut ışığı, bir parıltı görmek için bekliyor… Bekliyor…

Bayramlar… Biz dostlukları bile unuttuk. Eskiyi aramak nostalji yapmaktır. Geçmişe ahlayarak, puflayarak bakmak, geleceği yaratmamaktır. Önemli olan, geçmişten dersler alarak geleceği kurmaktır. Heyhat! Geçmişin izlerinden kurtulmak kolay mı öyle? Geçmiş, kimi zaman insana halen yaşadığını, halen soluk aldığını duyumsatır insana. Oysa, değişim eski olmama hali, sürekliliktir.

Geçmişi anmak, yaralarımızın sarılmasıdır. Geçmiş, bir bakıma çelişkilerimizle yüzleşerek geleceği yaratmak için pusulamızdır. Belki de onun için arıyoruz geçmişi.

Sesler… Beni dingin insanlar çekmiyor galiba. Ben öfkeli, coşkulu insanları seviyorum. Çünkü, o coşkuda, bir heyacanı, bir arayışı, bir oluşu görüyorum. Belki de bir ideali. Belki de sanatı bu yüzden seviyorum. Çünkü, sanat bana Gorki’nin şu sözünü anımsatıyor hep.

“ İnsan dört ayağı üzerinde sürünmekten kurtulduğu zaman, ona baston olsun diye ideali armağan etmiştir. “

Evet, bir sanat eserinde ideal olan bir davranış ile karşılaştığımda kanım donuyor. Çünkü, ideal olan insanın üretkenliğini, tasarım gücünü gösteriyor. İşte o zaman ben estetik bir özne oluyorum. Değişiyorum. Sanatla arınıyorum. Sanatla özdeşleşiyorum. Çünkü, sanat bana daha iyi bir dünyayı var etmeyi gösteriyor. İşte bu yüzden estetik nesne olan eserleri okurken büyüleniyorum. Bu nasıl bir duygu? Bu nasıl bir his? Sanatla yaşamı yeniden kurgulamak… Sanat, bir yağmurlu günde doğan güneş gibi içimi ısıtıyor. Sanat, gecenin karanlığında kuzey yıldızı sanki… Yolumu gösteriyor. Sanat, uçsuz, bucaksız bir gökyüzü gibi. İçine çekiyor beni. Ben, sanatla yoğrulmayı, sanatla söyleşmeyi seviyorum. Sanat, yaşamlar yaşamı. Benim için en güzel olan. Ya bu duyguyu tarif etmekte zorlanıyorum. Aşk gibi bir şey… Aman Tanrım! Gılgamış Destanı’nı daha önce niye okumamışım! Aman Tanrım! Homeros’u niye tanımakta bu kadar geç kalmışım! Öyle çok “ Aman Tanrım diyorum ki…

Ben konuyu dağıttım galiba. Nerden geldim yine sanat olgusuna?

“ Dikkati çekmenin yolu, bilginin yanında sesini de doğru kullanabilmektir. Bizler naif, kendi halinde seslerden pek hoşlanmıyoruz, ya da ciddiye almıyoruz, yüksek ses, hatta tokat gibi çarpan bir ses tonu inanın etkili oluyor. “ demişsin.

Bak ! bu sözün bana neyi hatırlattı. Bilgi ve inanç. Malcolm, bu konuda şöyle der: “ Bildiğimizi söyleyip söyleyemeyeceğimiz kısmen de, kendinizden ne ölçüde emin olduğunuza bağlıdır. Eğer X’in doğru olduğu konusunda güvenimiz eksikse, o zaman diğerleri X’in doğruluğunu bilmelerine rağmen, X’in doğruluğunu bildiğimizi söyleyemezler. Çünkü, kendine güven duyma, bilginin zorunlu koşuludur.” Bence bu önemli. Çünkü, retonik de bir sanattır. Evet, sesi kullanma ve fonetik insanlar üzerinde çok etkilidir.

Senin yazdığın bu küçük diyalog şunları düşündürdü bana.

Sanılarımız… Bizlerin, tanıyalım, tanımayalım ne olduğunu bilelim, ne olduğunu bilmeyelim iyi ya da kötü o kadar çok sanımız var ki… Bunlar bilgi bile değil. Bu neden kaynaklanıyor sence?

İkincisi, güzellik… Güzel nedir? Çirkin de bir güzel midir?

Üçüncüsü, ulusların rengi var mıdır? Renklerin dili özneldir. Tabii ki, bir genelleme yapılamaz. İnsan, niye dünyaya geldiğini çözdüğü gün, bil ki, o renk hep aydınlık olacaktır. Dünyayı kirleten yine insan… Dünyada savaşları çıkartan yine insan… Dünyada insanları kategorize eden yine insan… Öyleyse gel kulak verelim Yannis Ritsos’a.

Çocuğun gördüğü düştür barış.
Ananın gördüğü düştür barış.
Ağaçların altında söylenen sevda sözleridir barış.

…. Barış sıcak yemeklerden tüten kokudur
akşamda
yüreği korkuyla ürpermediğinde sokaktaki
ani fren sesi
ve çalınan kapı, arkadaşlar demek olduğunda
sadece
Barış, açılan bir pencereden,
Ne zaman olursa olsun
Gökyüzünün tek bir yürek olan çanlarıyla
Bayram günlerini çalan gözlerimizle.
Barış budur işte.

Çok uzun bir şiir. Ama sevdiğim bir şiir. Sanatla insan buluştuğu gün inan, tüm ulusların rengi beyaza dem vuracaktır. Siyah mı? Öyle bir renk var mıydı?

andante

11.12-2005, 00:21
SHOW MUST GO ON


http://img370.imageshack.us/img370/6351/fredy18ko.th.jpg (http://img370.imageshack.us/my.php?image=fredy18ko.jpg)


Uzun zamandır ihmal ettiğim sayfam benim.......

Kimbilir belki de okul duvar gazetesi için Freddie Mercury yazı dizisini hazırlıyor olmamış olsaydım daha uzun bir süre unutmaya devam edecektim.

24 Kasım tüm eğitimciler için önemli bir tarih olmasına rağmen, ben özel günleri pek sevmediğimden bu öğretmenler gününü de pek sevmem. Ama bu tarih benim için ayrı bir önem taşıdığından hiç unutmadığım tarihlerden biridir.

Queen topluluğunun bir numaralı adamı Freddie Mercury in ölüm günüdür bu tarih aynı zamanda.

İşte bu yazı dizisini hazırlarken diğer taraftan onun muhteşem sesiyle şarkılarını dinleme esnasında GÖSTERİ DEVAM ETMELİ şarkısını dinlerken hatırlayıverdim sayfamızı.

İnanılmaz sesiyle içindeki tüm içten duygularla büyük bir haykırışı çağrıştıran olagan üstü bir şarkı bu.

Bir red edişin en güzel melodisi........

Evet gösteri devam etmeli diyorsunuz şarkıyı dinlerken, ne pahasına olursa olsun, her şey anlamsızlaşsa da, hiç bir şey eskisi gibi gözükmese de bunlar geçici, bir yanılsamadan ibaret gördüklerin ve yaşadıkların...

Çünkü zaman bildik hızıyla akmaya devam ediyor, ve bu akan zaman içersinde yapacakların var, hadi kıpırdan artık, derin bir soluk al ve devam et gösterine.....

En son anına kadar hayellerinin peşinde koşan ve hayellerini gerçeğe dönüştüren bu adamı seviyorum.

tarelif

11.12-2005, 08:26
Konu çok ilgimi çekti vaktim çok az ,bir kaç cümle yazayım şimdilik.Bu konudaki tüm paylaşımları okumadım henüz.Ben sadece bu konudaki düşüncemi yazıyorum.Red etmek,idealist insanın yaşam biçimidir.Hatta yaşamak bir sanat olduğuna göre,red etmekte bir sanattır.Her sanatın kendine göre incelikleri,üslubu vardır.Red etmek,alternatif üretmek,yeni fikirler üzerinde düşünmek.Kabul etmenin zıttı.Biz yaşamayı kabul etmişiz,düşünmeyi de...Sanem gri eğerki itidal noktasındaki gri ise bu da güzeldir.Devamı bir dahaki sefere.Şimdilik yazıma devam etmeyi vaktimin kısıtlı olmasından ve biraz sonra evden çıkmak zorunda olmamdan dolayı red ediyorum.Bol redli günler. :lol:

andante

15.01-2006, 02:21
Tuhaf günler yaşıyorum.

Anlat , dese birisi; söyleyecek bir şey de yok hani, ama içimde sindiremediğim yüreğimi burkan duyguların nedeni olmalı. Tanımlaması da yok, garip bir duygu.... Bir çok kez yaşadım aslında buna benzer şeyleri de bu sefer biraz daha farklı, kabullenmekte zorlanıyorum çoğu şeyleri.

Bir insanın gözününüzün önünde dövülmesine tanık oldunuz mu hiç? Cinsiyetimi ? vallahi bir kadın!!!....Daha mı yakar yürekleri cinsiyetler arasındaki farkın gerçekliği?...

Öğrendiniz işte; bir kadın gözümün önünde dövüldü.

Ben ise bir şey yapamadım. Bir insanın çılgına dönüşünü adım adım izleyebildim ve bir şey yapamadım.Yapmak istemedim mi yoksa? Bu soruyu o kadar sıklıkla soruyorum ki. Engel olunabilir mi bazı davranışlara, bu anlamda bir yaptırımım yada gücüm var mı?

Dayak atan ben değilim, dayak yiyende, ama bu cevapsız sorular neden beynimin içinde dönüp dolanıyor öyleyse?

İçim yanıyor, tıpkı dayaktan sonra yüzü gözü morarmış, gözünün içine kan oturmuş o kadın gibi. Ya da sevdiğim beni bu hale nasıl getirdi, nasıl benim hayvan duygularımın öne çıkmasını sağladı ve nasıl çıktım insanlığımdan diyen adam gib.

Fiziksel yaraların geçtiğini bilirim. Ruhunuzun derinliklerinde kanaması dinmeyen yaralar ne olacak?

Ne oluyor arkadaşlar, bizlere ne oluyor.?

Babil in yaratılış efsanesini bilirmisiniz?.....

Mitolojik bir öykü, durun anlatayım;

Anaerkil bir düzendir. Yani kadın egemen.Sosyologlara göre insanlığın en kavgasız dönemidir. Kadının bir özelliğinden yola çıkarak bu savı ileri sürerler. Kadın doğurgandır ya, ve çocuklarına eşit seviyede sevgi gösterir ya.... Kadının tanrı olduğu ve herkese eşit uzaklıkta barışçıl bir dönem.

Ama birileri rahatsızdır bu durumdan. Rahatsız olanlar bir araya gelir ve bir karar alırlar. Ana kraliçe ve tanrıca Taimat öldürülmelidir.

Bu iş için bir askeri görevlendirirler. Marduk adında biridir bu. Bunu başarırsa ana kraliçenin yerine geçeceği ve bundan sonra ülkeyi yöneteceği söylenir kendisine.

Marduk bunu başarır. Ana kraliçeyi öldürür.Ve yaşamın en büyük gerçeklerinden biri olan ölüm yaşanmıştır. Bir güçtür bu. Ama asıl güç yine doğanın kendisinde olan yaratılıştır. Bunu başarabilecekmidir acaba Marduk?. ... Eğer başarırsa kadınların üstünlüğü olarak görülen doğumla yeniden doğuş sağlanacaktır.

Halk ve bu ölüm olayının gerçekleşmesini isteyenler toplanır, ve Marduktan ana kraliçenin yerine geçebilmesi için yaratılışı gerçekleştirmesi istenir.

Mitoloji devam ediyor arkeolojik buluntulardan elde edilen bilgilerle;

Marduk üstündeki elbiseyi çıkarır ve bir emir verir, anında elbise yok olur...

Alkışların bini bin paradır, çünkü simgesel olarak ölümü bir kez daha gerçekleştirmiştir elbiseyi yok ederek.

Sonra öyle bir emir verir ki Marduk, elbise geri gelir. Buda bir başka simgesel olayın kanıtıdır. Yeniden var etmek. Yani doğum...

Kralımız çok yaşa sesleriyle Marduk başa geçer ve artık anaerkil düzenin sonudur bu mitolojik öykü. Yapılan ilk iş, tanrıçaları yer altına göndermek olur. Mitolojiye meraklıysanız tüm kadın tanrıların yani tanrıçaların yeraltında yaşadıklarını görürsünüz bir kaç kişi hariç , yeryüzünün üstünde olanlar ise tanrılara hizmet edenlerdir.

Belki de o günden beri hala yeraltında kadınlarımız, en aydınımızdan, en karanlığımıza kadar. Yeryüzünün üstündeymiş gibi gözükmemize rağmen bana sorarsanız öylesine hoşnutuz ki bu durumdan, hala sevgi adına, çocuklarımız adına, geleneklerimiz adına, yada para adına herşeyi göze alabilecek kadar sevdik yeraltını.

Kadınlarımız; uğruna şiirler yazdığımız, aşık olduğumuz alacakaranlıklarımız....

Sindiremediğim alacakaranlık.....

andante

01.02-2006, 05:27
Tatiller işe yarıyor..... :D

Açıkcası belkide uzun yılllardır yapmadığım , yapamadığım yan gelip yatmak deyimi keşfetmekle meşgulum. Oldukça keyifli bir şey. İstediğim saatte kalkıyorum, kitap okuyorum, müzik dinliyorum ve çalışıyorum, yemek istediğim zaman yapıyorum, istemediğimde bir çaresine bakıyorum.Ohhh!!! ne güzel hayat.....

İhmal ettiğim şeylerle uğraşıyorum. Sizin de var mıdır, merakla aradığınız ve bulduğunuz ama bir nedenle o kadar merak etmenize rağmen bir köşeye attığınız el değmemiş işler?

Bir yıl önce iki tane filmi bir arkadaşımdan zorlukla almıştım, bir yıldır bende ve ancak bir kaç gün önce izleyebildim.
Bir tanesi Panic Room, diğeride İhtiyar Delikanlı...

İlk önce niyese İhtiyar Delikanlıyı izledim. Oldukça sıradan gibi gözükmesine rağmen hareketli bir filim. Olağanüstü sahneler yok ama kurgu güzel bence.Bir adam evine dönerken kaçırılıyor ve tam 15 yıl boyunca bir odada tutuluyor. Bir karısı ve üç yaşında bir kızı var ancak o odada tutulurken karısı falanda öldürülüyor. 15 yılın sonunda bir şekilde adamı serbest bırakıyorlar ve doğal olarak adam da bunu kendisine yapanlardan öç almak için harekete geçiyor.

Hedefine ulaşıyor. Neden kaçırıldığını anlayabiliyor ve öcünü alamak üzeredir ancak öylesine bir gerçekle yüzyüze geliyor ki....

İşte bende kendi filmimin koptuğu an bu son sahne. Gerçeklerle yüzyüze gelmemiz ve gerçeklerin etkisi bazen öylesine çarpıcıdır ki, tek bir çözüm var gibi gelir insana;

Ölmek.....

Ama bu o kadar kolay değildir. Genellikle bizlere bunun başarılmasıyla ilgili onurlar anlatılır çoğu zaman, ancak bunu yapabilen insan sayısı pek o kadar kolay değildir.

Peki öyleyse kabul edemeyeceğimiz bir gerçekle yüzyüzeysek ne yapabiliriz? Yaşamaya devam mı ederiz?

Evet yaşamaya devam ederiz de, genellikle ölümle aynı anlama gelen "unutmak" faktörünü işin içine ekleyerek.

Birden kimin söylediğini unuttuğum ama melodisi ve sözleri aklımda olan şarkı dökülüverdi dudaklarımdan;

Unut demek kolay
Gel bana sor bir de!
Unutamıyorum işte unutamıyorum......

Unutmak yaşama bağlanma sebebimiz mi?

Gerçekten tümden unutabilirmiyiz sanki yokmuş gibi?

Birden yedi yaşımdaki halime ve Hamburg tan İstanbul a yolculuğumuza geliverdim. Çok sık gelmezdik. Bu denli kolay değildi her şey bizim çocukluğumuzda. Bu sebeple İstanbul flu bir görüntüye sahipti o yaşımdaki halimle.

Ama benim için bir sevinç vardı, İstanbul dışında, hiç görmediğim anneannemi, dayımları ve Erzincan ı görecektim. İstanbul da bir kaç gün kaldık ve sonra annem , abim ve ben Erzincan a gitmek için Haydarpaşa dan trene bindik.

Hep sevmişimdir trenleri. Ritmik olarak çıkardığı o ses daima bana melodi gibi gelmiştir. Ne kadar değişik gelmişti bana her şey. Büyülenmişcesine camdan baktım tüm gündüzleri. Akşam karanlık çökünce bir de trenin ritmi bir ninni gibi geldiğinden uyumuştum ki annemin hadi kalkın sesiyle uyandık.

Eskişehirdeydik ve tren uzun bir mola verecekti.Seyyar satıcılar dolmuştu trene. Hepsinden farklı sesler çıkıyordu. Annem bir tanesini çağırarak " Sahlep içermisiniz çocuklar " dedi.

Sahlep?...... O da neydi ki. Hiç bilmezdik. Evet dedik çocuk sevinciyle.

Ya ilk içtiğimizden, yada soğukta bize çok güzel geldiğinden şu ana kadar o sahlebin tadını unutmuyorum. Çok sonraları, sevdiğim adama bu anımı anlattığımda, o da unutmayacaktı bu anıyı ve gençliğin verdiği çılgınlıkla bir kış sabahı erkenden yanıma gelip" hazırlan "diyecekti.

" Ne için ? " diye sorduğımda cevap " sahlep içmeye gidiyoruz " olacaktı ve cebinden tren biletlerini çıkarıp" Eskişehir e gidiyoruz " diyecekti. Annemin şaşkın bakışlarında hazırlanıp, " merak etmeyin akşam treniyle dönecez " cümlesinden sonra koşar adımlarla Bostancı ya gidip trene binecektik. Yine çok güzel bir tren yolculuğu olacaktı, ama artık o seyyar sahlepçiler yoktu Eskişehir garında ancak biz yakınlardaki bir kafeden sahlep içmeyi ihmal etmeyecektik. Gara tekrar gelip dönüş için biletlerimizi almaya geldiğimizde hayatımızın şokunu yaşayacaktık. Dönüş treni ancak ertesi güneydi...

Ya ne güzel günlerdi bunlar.Tüm gün Eskişehir i gezip gece garda kanepelerin üstünde, başını sevdiğin adamın dizlerine koyarak uyumanın mutluluğunu yaşayacaktım. Ne kadar güvenli ve ne kadar sıcak gelecekti her şey.....Çocukluğumdaki ilk sahlebim gibi.

Erzincan da bizleri kar karşıladı. Kar a alışıktık, öyle ya kuzey buz denizinin yanıbaşında yaşamıştık tam yedi yıldır. Ama farklımıydı sanki burda her şey? Bilmiyorum farklıydı sanırım. Çok güzeldi....

Çocuklarda en sevdiğim yan çok kolay adapte olmalarıdır. Biz de öyle olduk. Ya da dünden razıydık adapte olmaya. Televizyonsuz bir hayat,kuzine başında çay partileri, hele kestane..... ne çok değişik şey vardı...En çok ta sokakları sevmiştik. Kar yağardı Hamburg ta da ama sokaklarda bir damla kar göremezsin kardeşim, karda gıcır gıcır çıkan ayak seslerini Erzincan da duyduk. Belimize kadar gelen karın içinde debeleşmeyi ilk kez orada yaşadık.

Süremiz kısıtlıydı, 15 gün sonra babam arabayla gelip bizleri alacaktı. Keyfini sürmeliydik.Anlayamadığım garip bir hüzün vardı ama evin içinde. Annemin iki de bir gözü yaşlanıp dururdu, bizleri hep severdi, hep sarılırdı ama ikide bir sarılması bana acayip gelmeye başlamıştı. Üstünde durmadık biz çocuk keyfimizi sürmeye devam ettik.

Ama bilirsiniz beklenen gün daima gelir. Bir gün öncesinden mahallede yeni tanıdığım tüm arkadaşlarıma " hoşçakal " demiştim. Bir çeşit vedalaşmaydı benim ki. Ve beklenen günde babam bizden önce uyanıp eşyaları arabaya yüklemişti bile.

Anneannemlerle son kahvaltımızı yapıyorduk, artık sular seller gibi akmaya başlamıştı gözyaşları ve bunu anlayabiliyorduk ta annem hala bize niye sarılıyordu?

Arabanın önüne gelmeden hepimiz paltolarımızı giydik, ve orda annem bana sarıldı, babam abime.... Sonra yer değiştirdiler, ve babam bana sarılıyordu, annemde abime ve şunları söylüyorlardı;

" Sakın anneannenizi üzmeyin emi? "....

Benim için dünyanın sonunun geldiği an bu andır. O zaman anlamıştım bizleri orada bırakacaklarını. Gözyaşlarımın akmaya başlamasına izin bile vermeden sadece onların gözlerinin içine baktım ve soramadım " neden " diye

Ağrıma giden ve dünyamı o anda zehir eden bırakıp gitmeleri değildi. O zaman bile buna kızgın değildim.Neden bunu daha önce söylemediklerine kızgındım. Bunun nedenlerini anlayabilecek çocuklardık, ve asla onları üzecek bir şey yapmazdık doğru bir şekilde anlatılacak olsaydı.

Ama yapmadılar. Bizleri üzmemek adına saklamışlar bu gerçeği, ama gerçekler eninde sonunda bir şekilde ortaya çıkacaktır, gerçekleri çirkin yapan gerçeğin kendisi değil aslında.

Tam iki yıl sonra döndüler.Bu süre içersinde annemlerden daima mektuplar geldi ve mektuplar şu şekilde biterdi hep;

" sanem kızım, ne olur , iki satır da sen yaz...."

İki yıl boyunca bir tek satır yazılmadı Almanya ya... Ve daha garibi tam iki hafta sonra yedi yıl boyunca yaşadığım ,okula gittiğim anadilim gibi bildiğim Almancadan bir tek kelime bile hatırlamıyordum.

Yaşadığın gerçeğin sende bıraktığı iz doğrultusunda, istersen eğer unutursun. Çünkü ölmeyi beceremezsin o anlarda. Ama yaşamakta anlamsızdır bir yerde, ve hala nefes almaya devam ediyorsan, acı çekmene sebep olan şeyi hatırlamayacaksın....

Ne garip bir red ediş değil mi? :cry:

Pegasus

13.02-2006, 00:04
Anlıyorumki insan olmanın en özel melekelerinden birisi unutmak...

Ama unutmak kelimesi durumu yalnız karşılayamıyor gibi..

Biraz boşvermek, biraz üzerini örtmek, çaresizlikle sarmalanmış bir reddediş, gelecekte yaşanılacağına inanılan baharları reddedememekle katmerlenen direnç, sevdiklerimizle paylaşacaklarımız, gidişimizle onların yitirecekleri, bir küçük kız gülümsemesi, otların arasından gülümseyen bir çiçek, tenimize değen bir ocak, bir ağustos, bir eylül, bir mayıs, biraz da inat ve daha yüzlerce sebep...

Bunların hepsini alınız bir kelimeye yükleyiniz.

O kelimenin ne olduğunu yada böyle bir kelime olup olmadığını bilmiyorum.

Milyonlarca yıldır yolu gözlenen o kudretli kelimelerden biri.

Hani aşk deyip içinden çıkamadığımız, nice yaşanılanların anlatılamaması gibi...
Ama devam etmenin bir şekilde cazibesi olmasa, herşey bambaşka olurdu sanırım.

Devam etmek her zaman cazip midir?

Bence barındırdığı tüm sancılara rağmen evet...

alperstein

09.03-2006, 00:03
"Kadınlarımız; uğruna şiirler yazdığımız, aşık olduğumuz alacakaranlıklarımız...."
(8 Mart gününe güzel denk geldi)

Bu gece epeyce okudum "Red Etmek Üzerine Dünya Görüşü ve Sanat..."

Devam üstadım ;-)

andante

18.03-2006, 14:05
Yeniler ne bilir eski plakların cızırdama seslerini?....

Herşeyin "en " lerinin peşinde koşan çağımızda bu eski şarkıları cızırtılarıyla dinlerken , dikkat ettim; dilimde o eski bildiğim cümleler;

Hissedebilirmisin kışın soğukluğunu güzel bir bahar gününde?...

Dostum Vefadan bir mektup var;



DERS NO : 600230701033




-- Çingeneye benzeyen o şişman kadın satıyordu seni. Yanında senin gibi mevsimsiz açan birçok arkadaşın daha vardı. Gelip geçiyordu herkes. Meydanda, dünyanın en güzel şehrinin en bilindik yerindeydin.

-- .

-- Evet, bir şey söyleyemiyorsun. Söyleyemezsin de zaten, var olabilmen mümkün değil bugüne dek. Kimse konuşmadı seninle kuvvetle muhtemel. Taş çatlasa, kaderinde varsa bir mucizevi şans, “seviyor, sevmiyor...seviyor, sevmiyor...seviyor..sev..” dan ibaret laflar olmalı duyduğun.

-- .

-- Bak, suskunluğundan belli. Hoş! Konuşma hakkın yok, zira burada değilsin! Seni satan o çingene tipli kadın konuştu mu hiç seninle? Yoksa, yoksa kurumaya yüz tutunca çöpe mi atıldın hı?

-- .

-- Biliyor musun, ne kadar seviyorsam İstanbul'u, sessizliğim o kadar büyürdü Taksim'de! Neden bu kadar çok insan geçip gidiyor ki? Neden geçip gidiyor? Neden? Durup ağlayan yok mu mevsimsiz açan papatyalar için? Geçilip gidilen yerleri sevmiyorum papatya! Çirkinliğimi hatırlatıyor olmalı bana.

-- .

-- Olsun, sen yoksun ama sana bir şeyler anlatmak istiyorum. İki kelimeden çok daha zengin bir öykü duymak ister misin papatya?

-- .

-- Olsun, sen yoksun, olsan da cevap veremezsin. Yine de konuşacağım. Sen odunadamı tanır mısın papatya?

-- .

-- Suskunluğundan belli, ne çok odunadamlar geçmiş önünden!

-- Hayrola! Kendinle mi konuşuyordun? Ne dedin sen az evvel, kim geçti, ne odunadamı, neler söylüyorsun?

-- Ah! Üstadım, muhabbete dalmışım işte, görmedim seni, ne zaman geldin?

-- Şimdi! Kime dert yanıyordun hı?

-- Papatya, mevsimsiz açan papatyayla söyleşiyordum.

-- Ben ne papatya görüyorum ne bir iz, neyse peki Odunadam kim ya?

-- Bilirsin ustam, anlatmama ne hâcet? Hani var ya şu kitaplar arasında, sayfalar arasında kendini kaybedenleri diyordum. Okuyorlar, okuyorlar ama ne fayda! Odunlar! Bir odun parçasının kâğıda tapma töreni gibi bu. Yazık! Yazık çünkü bu manzaraya sayfalar kadar katkıları yok onların. Bari bir masa bacağı, bir sandalye veya bir kurşunkalem olabilseler.

-- Yok yok, bir avuç kürdan olsunlar veya kibrit çöpü hı! Hahaaha! Bu ne hiddet Çığlıkadam? Bırak, sen bırak, dilediğince yaşar etrafında hayat. Neyin var, aşk mı vurdu tepene hı?

-- Aşk mı? Bu yaygara ortasında mı konuşacağız aşkı? Neden konuşacağız aşkı hem hı? Bak, şu sokak lambasına üşüşen sineklere bak hele! Onlar bile biliyor artık adımı. Haahaha, aslında evet, haklısın, kahkahalar atıyor bana hayvanlığım. Her sabah koca bir tekme vurup atıyor kalabalığın ortasına. Yarım yamalak, tepe taklak geçiyor işte günler. Aşkı dilimize değdirmeyelim hocam, köpeklere, kuşlara, solucanlara bile maskara oldum. Hayvanlar kadar tadına varamıyorum şu dünyanın, var mı bundan öte sakatlık hı?

-- ..

-- Ah hocam! Nerede pervâne, nerede yanan ateş? Bir gün insanlar bilgisayarların yazdığını şiir sayarsa şaşmayacağım artık. İşte o gün biter her şey! Şu sinekler ve sokak lambası kadar önemi kalmaz İstanbul'un. Aydınlık diyorum! Aydınlık ne kadar ucuz ve kolay! Parmağımı bir düğmeye değdiriyorum, tik, geceye kafa tutuyor koca meydan. Bir dokunuşla gündüze çeviriyorum etrafımı. Ne gecelerdeki gece, ne lambaların aydınlığı başrolde değil artık! Çok önemli bir şey ayrıntılarda boğuluyor hocam! Aleve kefen giydirdik, birer cam kafese koyduk ve hattâ fuloresan beyazında katlettik karanlığı! Pervâneler terketti şehri. Çırılçıplak ateşle gölge veren insanlar uzaklarda, çok uzaklarda kaldı hocam. Ampullerin etrafında dönenlere maskara olduk! Bak nasıl da vızıldıyorlar!

-- Sana dokunmayacağım bugün Çığlıkadam. Burada nokta koyuyorum. Hehhehe, iki muhabbetimizin arasında duran bir nokta bu. Unutma ki, durduğun uzaklığa göre hakimiyetini korur her nokta! Noktayı koyarım ve yükselmeye başlarım. Önce sen ufalır ufalır ve sonunda bir noktacık olursun. Ben de senin için uzaklarda bir nokta olur ve kaybolurum. Ama senin oturduğu şu meydan ufalmaya devam eder benim gözümde. Sonra mahallen ufalır, sonra şehir, sonra koca dünya!

-- .

-- Görüyorsun değil mi, aramıza koyduğum o noktanın varlığı bile mesafeye bağımlı. Nice kervanlar geçer iğne deliğinden. Kimden alır, kime götürürler, ne taşırlar acaba hı? Bazen pencereleri açık kalmış kule gibi şiddetli esiyor kafanın içi değil mi? Sanki her şeyin uçuşuyor boşluğa?

andante

18.03-2006, 14:19
Son günlerde kendimi çingene kadının sattığı papatyalardan bir tanesi gibi hissediyorum desem ne dersin?

Eskiden çok fazla severdim papatyaları, ama biliyorsun benim ülkemde herşey bir anda değişebildiğinden ortaya çıkan "papatyalar" bu çiçekten bile uzaklaşmama sebep olabilmişti. :D

Dünyanın en narin çiçeklerinden biridir bildiğin gibi, aslında seviyor sevmiyor diye fal baktığın anda bile kopartma, incitme beni diye direnen sesini duyabilirsin de, kimin umurunda papatyanın çıkardığı ses...

Bilgelik yetmiyor bazen.... Son zamanlarda sık düşünür oldum bunu biliyormusun? Dünyadaki eski bilgeler tüm özellikleriyle bugünde yaşıyor olsalar ne hissederlerdi acaba? O sessiz, dingin gülümsemelerini herşeye rağmen yayabilirlermiydi dudaklarına?

Yoksa görünmez gözyaşlarıyla suskun mu kalırlardı ?

Kaç yaşına geldim hala sorular görüyorsun, ben iflah olmaz bir soru bankasıyım :D

Ama bildiğin bir şiir dolanıyor dudaklarımda;

esen ılık rüzgar
fırtınaya dönüşüyor
değince tenime

hissediyorum kışın soğukluğunu
güzel bir bahar gününde.....

Özlemler beliriyor
kaba şekilleriyle beynimde
bu özlemlerle birlikte
salıveriyorum kendimi
yarının bilinmezliğine

Boşluktayım........

Canım dostum vefam, sebahattin ali nin dediği gibi be güzelim;

Benim meskenim dağlardır, dağlar.....

andante

30.03-2006, 00:08
Bugün güneş tutuldu....

Ve ben bu doğa olayını bir takside okula yetişmek için yol alırken İstanbul un yoğun trafiğinden yararlanan bir şöför sayesinde hatırladım.

Önce bir anlam veremedim adamın camdan yukarıya doğru bakmasına, gene hoş bir serüven başlıyor diye içimden geçirmedim değil. Bu kısa yolculuklarımı seviyorum, neler öğreniyorum neler bir bilseniz.....

Sonra adam eğilerek torpido gözünden bir şeyler aramaya başladı ve;

" hah işte " diye kendi kendine konuşmayı sürdürerek sanki maskeli baloya gidecekmişcesine o garip gözlüğünü çıkardı.

Güneşin tutulacağını biliyordum ama, öylesine yoğun bir tempoda yaşıyoruz ki bu efsunlu kentte açıkcası tarihleri yakalamak bazen benim için zor olabiliyor.

Çocukluğumu hatırladım bir an.... İstanbul un Küçükyalı semtinde hemen hemen her yerin bostanlarla dolu olduğu o yaz gününde arkadaşlarımızla oyunumuzu oynuyorduk. Birden bire hava değişmeye başladı.

Çocuksu heyecanla olup biteni anlamaya çalışırken havanın birden bire soğuduğuna tanık olmuştuk.Hafif bir kararma da olmuştu. Ve mahallemizin hiç değişmeyen kadınlarından " allah allah bu da ne ya " seslerini hatırladım birden. Bizde korkmuştuk. Bizlere anlatılan dünyanın sonunun geldiği masalları gerçekleşiyormuydu ne???

Bugün ise İstanbul da benim dışımda hemen hemen herkes bu olay için hazırlıklıydı. Güneşin tutulmasından çok insanların bu anı görmek için verdiği mücadele benim ilgimi çekti.

Genci yaşlısı, çoluğu çocuğu elinde karartılmış bir nesneyle kafalarını gökyüzüne kaldırmış seyrediyordu. Bu seyredişte uzun bir süre bu olayı göremeyecek olmanın telaşı da vardı hani...

Ölüp gideceğim birgün nasıl olsa bu dünyadan bir de güneşin tutuluşunu göreyim dünya gözüyle....

Mahallemizdeki bu güneş tutulmasının sonradan ne anlama geldiğini öğrenecek ve " vay anasını demek güneş tutulması dedikleri şeyi oyun oynarken yakalamışız diyecektik " çocuk mantığıyla....

Hatta devam edecektik çocuk haykırışlarımıza;

Biliyormusun ben güneş tutulmasını gördüm :D

Taksi serüvenimiz ise ayrı bir keyifti.

Adamcağız sanki bir gök bilimci gibi bu işi seyretmek istiyor ama ekmek parası mesleğini sürdürmek için benimle yolculuk ederken içinden bana küfrediyormuydu acaba diye düşünürken kendimi garantiye almak için durmasını söyledim. Durup dururken ne diye küfür yiyeyim değil mi?

Aman tanrım!!! ne mutlu oldu adam anlatamam. Beşiktaş civarındaydık ve taksimizi durdurup söförle birlikte bizde maskeli baloya katıldık.

Güneş, kara camın arkasından saklambaç oynarcasına koca gövdesini saklamaya çalışıyor ama pek beceremiyordu. Tam tutulma değil ya :D

Bugün herkes çok mutluydu. Herkes güneş tutulmasını görmenin büyük mutluluğuyla gülümsüyor, bu tarihi anı beyinlerine kazıyordu. Bir süre daha güneşin saklambaç oyununa baktıktan sonra yola koyulmak üzere taksiye binerken bir dilenci kılığında adam bize yaklaşarak şunu sordu;

Ne yapıyor bu insanlar ?

Aaa bilirsiniz, bu tür kılıklı insanları kadınlardan korumanın erdemleriyle doludur erkeklerimiz. Ve şöförümüzde beni korumak adına dilenciye bir şeyler söylemeye kalkıştı ki ben cevap vermeyi uygun buldum;

Güneş tutulmasını izliyorlar...

Dilencimizden güzel bir cevap geldi;

Güneş tutulması mı? Kime aşık olmuş ki güneş? :D

İnsanlarımızı seviyorum....Algılayışımızı seviyorum...... Hadi bakalım nasıl bir cevap verilir şimdi.

Ama dilencimiz cevap istemiyordu, kendinle konuştuğu belliydi;

Güneş aşık olacak haaa!!! hadi be kim inanır buna yaa.....

Oya Tekin

30.03-2006, 01:27
Evet herkesin aşık olduğu gibi Güneş'te aşık olamaz mıydı? Neden olmasındı ki? Bence dilencinin tespiti doğru andantecim güneş tutulması bir aşkı anlatıyor. İnsanlara belki sevin birbirinizi çağrısını yapıyor. Venüs tapınağından bu mesajı veriyor bilinmez ki. Keşke insanlar bu mesajı alsalarda kavgayı, kini yüreklerinden silebilsede sevgiyi, sevebilmeyi yaşasa. Her şeyin sevgiyle başladığını, hayatın sevgiyle anlam kazandığını göre bilse.

Rekursion

30.03-2006, 11:45
daha önce de sölemishtim galiba, tekrar olucak ama:
yazilarini severek okuom, sevgili andante...

her seferinde yorum yazmasam da gizliden gizliye okuom ;)
ama bu sefer dayanamadim, bishiler söliim dedim...

dilenci kilikli adamin "Güneş tutulması mı? Kime aşık olmuş ki güneş?"
sorusunu okuyunca kocaman bi "WOOOOW" cikti aazimdan...
neden bilmem ama bi tuhaf oldum doorusu :)

alperstein

30.03-2006, 12:02
Güneş büyük,
güneş yaşam,
güneş patron,
güneş sevgi,
güneş umut,
güneş samimiyet,
güneş yanarken vermek,
güneş koşulsuz sevgi...

Dünya, güneşe mahkum,
dünya pervane,
dünya günebakan...

Ay minnacık,
ay taştan ve tozdan,
ay miniminnacık
Giriveriyor iki dostun arasına...
Birden kararıyor ortalık, soğuk bir rüzgar esiyor, ürperiyor gölgede kalan...
Ve sonra yoluna gidiyor miniminnacık ay...
Güneş yine orada tüm ihtişamı tüm sıcaklığı ve koşulsuz sevgisiyle...
İnsanlar gözlüklerini çıkarıp hayatlarına devam ediyorlar sonrasında. Koskocaman ama minnacık hayatlarına..

Sevgilerimle

Pegasus

30.03-2006, 12:10
Güneş tutulmasıyla ilgili bir çok şey okudum gazete sayfalarında. Kimi, "tutulsun ne olur? iki ay sonra Rahşan affıyla serbest bırakırlar..." gibi ucube espriler yapmıştı. Ancak okuduklarımdan hiçbiri böylesine ince bir dokunuşa sahip değildi. Çok sevdim o hırpani kılıklı adamı çokkk...

Baben

31.03-2006, 18:39
NE HOŞ BİR BENZETME GÜNEŞ TUTULMASI VE AŞK........
SANIRIM HÜZÜNLÜ BİR AŞK HİKAYESİ :)

Daha hüzünlüsü de var: :oops:


Gece güneşe dedi ki, "Sen aşk mektubunu bana Ay'la gönderirsin. Ve ben de göz yaşından cevaplarımı otlar üzerine bırakırım."

andante

31.03-2006, 20:31
Sevgili dostlarım,

Bildiğiniz gibi bilgisayarın başına oturduğum zaman planlanmış ve programlanmış bir şekilde değil tamamiyle doğaçlama yazdığımdan ve yazarkende yaşadıklarımı işin içine soktuğumdan okuduklarınız gerçek öykülerdir.

İyi yada kötü, haklı yada haksız ,bunun ayrımını yapmadan bu sayfayı duygu ve düşüncelerimi paylaştığım , dostlarla; okuyanlar kuşkusuz,iç sesimle konuştuğum bir sığınma yeri oluyor. Gerçekten burası benim sığınağım.

Yorumlarda bulunduğunuzda sadece mutlu oluyorum, çünkü herşey paylaşım içindir benim gerçeğimde...

Sevgili dostum Vefa dan bir mail daha aldım bügün, çok güzel satırlar var yazdıklarının arasında;


“Gerçekler daima güzeldir.” Bana yazdığın bir mektuptaki cümleydi bu. Belki o anda aklına geldiği gibi yazdın. Belki o çok sevdiğm bilgi birikiminin üzerinde tutmuş kaymaktı bu. Belki de bilerek, özellikle söyledin bu üç kelimecik cümleyi. Bilmiyorum Sanem, en doğrusunu sen bilirsin.

Ama eminim bu üç kelimenin üzerinde bu kadar uzun bir uçuş yapacağımı asla tahmin edemezdin. Uçtum, döndüm, yaklaştım, baktım, daireler çizdim bir yudum su üzerinde defalarca ben. İş açtın başıma!

Genelde böyle kendi başıma da başkalarının başına da iş aşma konusunda çok yetenekliyimdir. :D İnsanların kendilerine ait gerçeklerinin daima güzel olduğuna inanan ve bu şekilde yaşamaya devam eden biriyim. Sevgili dostum bu cümleyi öylesine güzel sorgulamış ki; Bu yazı da olmasa da onun bu mailinden bir çok alıntı yapacağım.

Bir adam güneş tutulmasını kendi gerçeğinden aktarıyordu. Biliyormusunuz aklına ne geldiğini ve neden böyle konuştuğunu hiç irdelemedim ben. sadece söylediklerini kabul ettim. Kendi gerçeğinde yaşadıkları acı da olabilir, güzelliklerde olabilir bunu düşünmek ve tartışmak anlamsız zaten. Sözünü ettiği güneş hangi güneşti acaba?

Onu ısıtan güneş mi yoksa üşüten güneş mi?Bu sorular bitmez... Belli ki bir yaşamışlığı var ve bu yaşadıkları sonucunda oluşturduğu gerçeğiyle bu yazıyı okuyan kişileri bile düşündürebilecek kadar büyük biri aslında.

Ama bizler, çok iyi biliyorsunuz ki, hep tanımlanmış, belirlenmiş ve doğal olarak sınırlandırılmış gerçeklerle yaşamaya zorlanıyoruz.Yazılarımı okuyorsanız tüm tanımlamaları red ettiğimi bilirsiniz. Bilinen anlamdaki tüm tanımlamaları... Kuşkusuz anlatımda kolaylık sağlamak için tanımlara ihtiyacımız var ama bunlar aynı zamanda dünyamızı daraltan ve bizleri kör , sağır eden şeylerde üstelik.

Önüne bir kaç para atarsınız bu adamın. Hatta yanından geçerken iğrenebilirsiniz.Bizlere öğretilen tanımlarla yola çıkabilir, bu adamın düşünemeyen, konuşamayan, kendini ifade edemeyen hatta zararlı olabileceğini ortaya koyan biri olarak bile görebilirsiniz.Bunlar bizlere öğretilen gerçeklerdir.Kulaklarımıza fısıldananlardır yani.

Kulaklarımıza fısıldanan her şey doğru değildir.


Asla tahmin edemezdin ben yaşayıp giderken, olmadık yer ve zamanlarda sık sık bu üç kelimeye takılacağımı....

Bir formül gibi oldu bu söz bazen. Gerçekler ve güzellik iki yanında bir eşitliğin. Gerçekler güzel ise, güzel de gerçek olmalı. Peki, çirkinlik nerede? Çirkinlik yalan mı, yok mu? Çirkinlik gerçeğin dışında o zaman, evet yok, çirkinlik yok, çirkin diye bir şey gerçek olamaz.

Ama, çirkinlik atılıverince gerçekliğin arasından, geriye ne kalıyor? Güzel neye göre güzel olur ki o zaman?

Kendi ellerimizle yarattığımız çirkinliklerimiz var , evet çirkinlik var, çirkinlik yok demek pembe bir gözlükten bakmak olur dünyaya. İnsanoğlunun kendi elleriyle yaratmadığı kendiliğinden oluşan herşeyde ise güzellik var. Burada ki güzelliğin sınırları kuralları yok. Güzelliğe de belirleyici tanımlar koymak onu daraltmak ve çirkinleştirmektir bir yerde.

Tanımladığımız andan itibaren herşey değişime uğruyor ve çirkinleşiyor.

Bizim dilenci belirlenen tanımlarla her an çirkin sınıfına sokulabilir. Ama burada onu hiç bir tanımlamaya sokmadan kendi gerçeğiyle gördüğümüzde nasıl sevdik ve benimsedik değil mi? Ve bu gerçeğine ulaşmadan kuşkusuz yaşadıkları çok acı şeyler olmalı ki vurmuş kendini sokaklara....

Adını bile bilmediğimiz bu dilencimiz şimdi kendi gerçeğinde güzel. Yaşadıkları onca acı olmasaydı bu gerçeğe ulaşabilmesi mümkünmüydü acaba?

Düşünüyorum da Vefa;

Nihayet okullar açıldı,boykot bitti, tekrar bilgileneceğim, çok sevdiğim müziğe devam edeceğim için mutlu olduğum o gün kırmızı kazağımı giymemiş olsam belkide göze batmayacaktım.O kadar acıyı da çekmeyecektim ülkemin meşhur eylül ayının sonrasında....

Ben olabilirmiydim acaba, yaşadıklarım olmasa?

Yaşatılanlar acı, çirkin çünkü doğal olmayan insan eliyle yaratılmış gerçekler..... Ama benim gerçeğim olduğu andan itibaren beni ben yaptıkları için artık doğal ve güzel, anlatabiliyormuyum sevgili dostum?...

Oya Tekin

03.04-2006, 10:24
“Gerçekler daima güzeldir.” Bence de gerçekler güzeldir. Bizi biz yapan her şey adına baktığımız da gerçeklerin güzel olmadığını söyleyebilir miyiz? Eğer bizi biz yapan gerçekler güzel olmasaydı biz olabilirmiydik. Gerçekler güzel değilse o zaman biz kendimizi sevmiyor, bizi biz yapan şeylere karşı duruyoruzdur. Bunların değişmesini istiyoruzdur. O zaman bu gün ki biz olmayız ki. Bizi biz yapan şeyler nedir peki. Saçımızdan göz rengimizden, yürüşümüzden tutun kişiliğimize kadar her şey bizi biz yapan özelliklerdir.

Örneğin bugün ben sakat olmasaydım hayata böyle bakabilir miydim? Bakamazdım belki de. Anasının süt kuzusu mızmız biri olabilirdim. Ayaklarının üzerinde durmasını bilmeyen biri olabilirdim. Bir toplumda sakatlığıma aldırmaksızın on kez masadan kalkan aman sakatlığımı görecekleri endişesinde olmaksızın kendine olan bu öz güvenden dolayı o zaman kendimi göstermenin yollarını arıyor olabilirdim. Öz güveni olmayan bir insan olabilirdim. Daha bir çok şey olabilirdim. Bu yüzden bana ait olan tüm gerçeklerimi seviyorum. Beni ben yapan gerçeklerimi. Bu gerçekler yüzünden bugün beni seven dostlarım var. Eğer tersi olsaydı bugün ki dostlarımız olmazdı belkide hiç dostum olmazdı.Bu yüzden o gerçekler çok güzel gerçekler. İnsanın kendi gerçeğini kabul etmesi onlarla yaşaması, yaşamasını bilmesi zaten en güzel şeydir. En güzel gerçektir. Gerçeğin güzelliğide burada gizlidir zaten. Çirkin olansa kendi gerçeğini görmemek, o gerçekleri kabul etmemektir. Çünkü kendi değerlerini, özelliklerini, seni sen yapan her olguyu kabul etmemek insanın kendisinden kaçışıdır. Buda çirkin olandır. Bu kaçış insanı daha bilinmeyen çirkinliklerin içine bile götürür.

Baben

03.04-2006, 19:42
...
VALLA NE DİYEBİLİRİM SEVGİLİ BABEN SÜPERSİN :)

:oops: :oops: :oops: Rica ederim.. :wink:

andante

05.04-2006, 00:41
Elindeki dergiye göz atan kadının bir kaç adım ötesinde son derece kibar bir tartışma yapılmaktaydı.

İnsanlar beklemekten sıkılmıştı ve bu sebeple bu kibar tartışmayı sesizce ama sanki hiç ilgilenmiyormuş edasıyla gizliden izliyorlardı.

Kadın elindeki dergiyi bir kenara bırakarak gülümseyen dudaklarla tartışmayı izlemeye koyuldu. Belli ki bir süre sonra bu kibar tartışmanın arasına katılacak sözlerin ne olacağı konusunda derin bir merak içindeydi.

Bakın hanımefendi sizden rica ediyorum.... şeklindeki kibar sözlerine devam etmekteydi adam.

Aynı kibarlıkla karşılık veriyordu kadında adamın cümlelerine;

Tabilii sizi anlıyorum beyefendi, ama.....

Ama diye başlayan cümlelerden korkun. :D

Hak verir gibi bir davranışı içinde bulundurursa da ama lar aslında bir çeşit red ediştir.

Kadın konuşmasının ama kısmını tamamlamaya kararlıydı;

Çok doğru ve güzel söylüyorsunuz. Ve buradan bakınca yanlış yok.Yalnız hep kendi pencerenizden bakamazsınız ki dünyaya? Sakın yanlış anlamayın size bencilsiniz demiyorum ama ....

Hay allah bir tane daha ama

Rica ediyorum hanımefendi ne demek istediğinizi anlıyorum. Emin olun başka pencerelerden de bakıyorum olaya ama...

İnsanlar birbirilerini anlamamaya kararlıysa genellikle ama ların çoğaldığını gördüm. Yanılıyor olabilirim diye aklından geçirdi dergi okuyan kadın.

Anlıyorum beyefendi ama işi uzatmanın gereği yok. Burada her istediğinizi yapamazsınız. Son derece uygar bir şekilde düşüncelerinizi ortaya koyuyorsunuz ama....

Çevredekiler merakla gelişmeleri beklerken bizim dergi okuyan kadının yüzünde gülümsemeler daha da belirginleşiyordu.

Rica ederim hanımefendi, mesele sadece düşüncelerimi ortaya koymak değil, bir insan bir cevap vermiş ve benimde ona karşılık vermemden daha normal ne olabilir acaba?

Aaaa işler iyice karışmaya başlıyodu ve olaya dalıvermenin tam zamanıydı....

Bakarmısınız ? diye kendini ortaya atıverdi dergi okuyan kadın.

Yeni bir soluk olduğundanmıdır, yada insanların merakındanmıdır bilinmez, başlar kadınımıza doğru çevrildi bile.

Kerdeşim deminden beri ama, ama deyip duruyorsunuz ve konunun ne olduğunu merak etmememe rağmen bitmek bilmeyen cümlelerinizle işin özünü bir türlü yakalayamıyorsunuz....

Tartıştığınız konunun önemi yok benim için. Kibarlığınıza da saygı duyuyorum. Bütün bunları yüksek sesle yaptığınız sürece sizlere karışma hakkını kendimde bulduğumdan aranızdayım. Amalarınız, teşekkür ederim leriniz, rica ederim leriniz büyük bir kibarlığın için de kabalığı barındırıyor.

Akıp giden bir süreç var yaşamın her yerinde.Kesintiye uğratma hakkınız yok hiç bir şeyi, ne adına olursa olsun, hemde kibar bir şekilde...

Anlamadınız değil mi ne demek istediğimi, kibar şaşkın bakışlarınızdan belli bu zaten.Anlamanızı da beklemiyorum, dergi okumama engel oldunuz hem de son derece kibarca. Kesintiye uğrattınız bütünlüğümü, eylemimin yarım kalmasına sebep oldunuz...

Ama bunların hiç birinin önemi yok değil mi? Çok kibarsınız ya bende kibarca konuşamayanlardanım, bu sebeple şu anda dangalağın biri oluverdim şaşkın bakışlarınızda. Mühabbetinize dalıverdiğim için de saygısız ilan edilirsem hiç şaşırmam. Ama başta söyledim ben kibar değilim diye....

Bir köşe bulmuşum bu dar dünyada kendimle başbaşa kalacak, ama sizler kibar yüksek seslerinizle aranızdaki muhabbeti dışarıya kadar taşımakta ustasınız. Bunu yaparken başkalarının sınırlarına ne kadar girdiğiniz farkında bile değilsiniz.

Benim sözlerim anlamsız gelir sizin kulaklarınıza, susacağım merak etmeyin ama bitirin şu amalarınızı, teşekkürlerinizi, rica ederimlerinizi...

Kibar olduğunuzu bildiğimden bana cevap vermeyeceğinizi biliyorum....

Dedi ve dergisini okumaya devam etti.....

alperstein

05.04-2006, 11:32
İçinde pasif-agresif "ama" lar bulunduran cümlelerle pek nazik konuşma ustaları, neyi tartıştıklarını unutmuşken, bireyin yaşam ve özgürlük alanına girdiklerini nasıl farkedecekler ki...Dergisini okumaya çalışan kadının söylediklerini nasıl anlayabilecekler? Gibi görünme, gibi yaşama modası -dangalaklığı- sonucu ne düşündüklerini bile bilemez durumda zavallı insanlar...
Ama...Hahaha
Sevgilerimle Andante dostum...Güzel gözlemlerin için teşekkürler...

andante

21.04-2006, 22:45
Garip bir gün daha yaşandı bugün. Telaşsız bir günüm hiç olmayacak mı diye sormadan edemiyorum...

Bazen nereye aitim diye hiç sorduğunuz olur mu kendinize?

Ve cevabı verebilirmisiniz kolaylıkla?....

Anlamsız toplantılardan bıktım. Fark ettim ki günümün büyük bir çoğunluğu toplantılarla geçiyor. Ne gariptir yapılan bu toplantılar, sorgulamak, daha iyi üretebilmek adına...

Kulağa hoş geliyor değil mi? bela mı arıyorsun kardeş, baksana insana ait ve insanı geliştirmek adına olduğu belli olan kavramlardan söz ediyorsun, bu şikayet niye? .... diyebilirsiniz :D

Ancak sonuca baktığımda bu yoğun temponun ve geliştirici toplantıların sonucunda ortada bir şey yok.

Olması mı gerek? Kuşkusuz ki evet, yoksa harcanan bunca zamana yazık değil mi?

Hah işte !!! yazarken farkına varıyorum. Sıkıntım; boşa kürek çekmek. Sanki cam bir fanusun içinde yaşıyormuş gibi, herşeyden kendini soyutlayarak üretilmeye çalışılan her şey, cam fanusun dışındaki dünyaya döndüğünde dağılıveriyor....

Cam fanusun dışındaki dünya ise, ait olduğumuz gerçek dünya aslında. Ancak garip bir mastürbasyonla, bu dünyayı red ederek yeni bir düzen için çalışmaların içinde olmak veya olmamak arasında gidip geliyorum.

Somutlaştırmak lazım sanırım yazdıklarımı, ben anladım da yazdığımı , bu şekliyle garip bir yazı olduğu da ayrı bir gerçek. :D

Müzik dersinin amacı nedir diye sorsam nasıl cevaplar gelir bilmiyorum ama; bir tek amacı vardır müzik dersinin;

Öğrenciye tek başına yada toplu olarak iş yapabilme yeteneği kazandırmak.

Bu amaç iyice irdelenirse insanı insan yapan en önemli özelliklerin başında gelebilir.Onun birey olmasında katkıda bulunmak ta diyebilirsiniz. Bunların dışında sizlere anlatılan ve uygulanan, yok nota öğretmek, yok şarkı öğretmek, çalgı çalmayı öğretmek falan hepsi bu amacın aracıdır.

Ve ben bu amaca 23 yıldır hizmet ederken, asla ödün vermeden işlerimi yapmaya çalıştım. Başarılı olduğum söylenebilir. Ama son günlerde ister istemez kendi kendimi sorgulamaya başladım.

Sorgulamam ise kullanılmamla doğru orantılıdır. Yanlış okumuyorsunuz, kullanılmak. Bilginin vs.nin kullanılması değil. Bildiklerimi kullanmak isteyen öğrenciye elim uzanır. Ama resmen bir insanı kullanmak anlamında ele alın konuyu.

Ne kadar acımasız, ve ne kadar iğrenç bir dünyada olduğumuzun en güzel örneklerini öğrencilerimiz bizlere öğretmeye başladı artık. Bir başarıyı kutlamak üzere davet edildiğimiz bir toplantıda başarıyı yakaladıklarını sanan öğrencilerin gözlerinin içine baktığımda, küstahlığı görebiliyorum . Bu dünyada benden başka kimse yok mantığını çok daha net görmemi sağlıyor artık öğrenciler. Ha sen miii ya mecbursun, bakışlarını o küstahlıkla birleşen başarı tebessümlerinde görebiliyorum işin acı tarafı.

Çok değil, daha bir kaç yıl öncesinde bile bir masumiyet vardı çocuklarımızın gözlerinde. Bir minnet duygusu bulabilirdin tebessümlerinde. Ne oluyor, nerede hata yapıyoruz diye düşünmeden edemiyorum.

Yıllardır öğrencilerin başarılarıyla mutlu olabilmeyi öğrenen ben de bir duvar daha yıkıldı.O kadar çok duvarlar yıkılıyor ki, altında kalacağımız günler yakın diye düşünmeden edemiyorum.

Ama toplantılar devam ediyor, bu toplantılarda çok ta güzel şeyler söyleniyor, her şey masaya yatırılıyor, fikirler üretiliyor, ama....

İşte ondan sonrası gelmiyor.

Ya Nazım sen harika bir şaiirsin be dostum!!!

Evet;

Ben de artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum....

Gürül gürül bir şarkı ama, tüm insanların laf olsun diye ağız ucuyla söylediği bir şarkı değil, inançla, mutlulukla, gururla sesini yükselttiği şarkı söylemek istiyorum...

Hepimizin besteci olma zamanı geldi galiba, başkalarının şarkılarından bıktım, kendi şarkılarımızı istiyorum!!!!!

andante

28.04-2006, 00:22
Sanırım kadınların kendilerini en iyi hissettikleri yerlerden biri de mutfaklarıdır.

İki kadını mutfakta düşünebiliyormusunuz?

Hemen gözünüzün önüne getirin. Çeşitli iştah kabartan kokuların yayıldığı o mekanda kendilerine içecek bir şeylerde hazırlamışlar karşılıklı olarak işlerini yaparken konuşmayı ihmal etmiyorlardır. :D

Ya telefon konuşmandan pek bir şey anlayamadığım için kahveyi bahane ederek yanına geldim, hele bir anlatta sen de rahatla bende rahatlayayım dedi kadınlardan bir tanesi.....

Sorma ya gerçekten haklısın geçen gün öyle bir olay yaşadım ki, neresinden başlayarak sana anlatacağımı bilemiyorum
dedi öbürüde

Ama anlatmaya kararlıydı, kahvesinden bir yudum alıp elindeki sigarasından bir derin nefes çekip dumanını dışarıya verecekken diğeri kendinden emin bir tavırla kaşlarını çatarak sözlerine devam etti.

Ya canımın içi bırakamadın şu sigarayı gitti, her konuda kesin lararların vardır, akılcısındır ama bu konuda nasıl bu kadar aptal olabiliyorsun anlayamıyorum dedi

Allah aşkına şu psikolog edalarını bırak , zaten yeterince uyarı var paketlerde, bir de senin bu anlamdaki söylemlerini kaldıramayacak durumdayım. Evimdeyim, istediğim gibi davranabilme özgürlüğüm var. Ve sakınnnnnnnn " ben seni düşünüyorum " nağmelerine de başlama, kimse beni benim kadar iyi düşünemez....

O kadar net bir şekilde kesip attıki sözü, bundan sonra anlatacaklarını dinlemekten başka bir şey kalmadı kadıncağıza.

Kime, nasıl kızacağımı bilemediğim garip bir şey yaşadım bundan bir kaç gün önce. Hatırlarsan Türkü nün geçenlerde okulda burnunun kanadığını duyduğum zaman aklım başımdan gitmişti. Soluğu hemen hastanede almış ve tomografi çektirmiştim. Ve benim bu pimpirikliğimde sizler tarafından iyi eleştirilmişti, hatırlıyormusun?

Öyle ama herkes anne, sen bir anda en kötü olasılığı aklına getirip telaşla öylesine saldırıyorsun ki, seni gören son derece vahim bir durum sanabilir.

Bu cümlesine bir kahkahayla cevap verdi kadın.

Evhamlısın desene açıkca.....

İşte tüm sorun burda canım. Ne olduğuma bir türlü karar verseler bende rahatlayacağım. Sizlere göre son derece evhamlı olan ben, bir başkasına göre, hemde aynı olayda son derece vurdum duymaz bir anne olarak bile ele alınabiliyorum...

Bilirsin benim en yakın dostumsun sen de bir psikologsun ama psikologlardan nasıl nefret ettiğimi de bilirsin. Hep diyorum ya sana siz psikologlar bir şarlatansınız diye , var olan sisteme uyabilen davranışları geliştirmek adına sistemin yerleşmesine ve kök salmasına farkında olmadan neden oluyorsunuz.

Allah aşkına sağına soluna bak hepsi bir şekilde mutsuz ama mutlu olabilmek için başkalarının cümlelerine ihtiyaç duyan, sistemi yok etmek dururken, o sisteme entegre olabilmiş , yada olabilmeyi ümit eden insanlarla dolu çevremizde boğulmak üzereyim.

Bir şey anladıysam arap olayım. Sen Türküden söz ediyordun, nereye geldin şimdi....

Tam üstüne bastın:. Türkü den söz ediyorum bende. Geçen gün okul çıkışında arkadaşına uğrayacağını söylemişti. Bir süre sonra telefonla aramak istedim bizim kızı...Daha bir kaç kelime konuşmuştuk ki, Türkü " Anne seninle ilgen abla konuşmak istiyor " dedi.

İlgen ablada kimmiş?

Güzel soru tam ben de bu soruyu sormak üzereydim ki karşımda bir kadın sesi;

" Aloooooooo, ben kızınızın arkadaşının annesi İlgennnnnnnnnnn"

Sevmemişsin kadını ses tonundan belli

Hiç yanılmam biliyorsun, ve artık yanılmak istiyorum kardeşşşşş

Eeeeeeeee sonra....

İlgen hanım telefondaki konuşmasına ısrarla devam etti canım.

" Ne şirin bir kızınız var, onu çok sevdim,zaten bütün çocuklar benim çocuklarım, hepsini çok seviyorumTürkü rahatsızmış, burnu kanamış bir kaç hafta önce okulda, benim bir doktor arkadaşım var ondan rendevü aldım yarın Türkü yü doktora götüreceğim, eğer izin verirseniz."

Hayda!!!!!!!

Haydaki ne hayda !!!! şimdi burda " sen kimsin kardeşim, onun anasımısın babasımı? " diye sormak var. Yada " benim onu doktora götürüp götürmediğimi bilmeden kendi kendine ne akla hizmet edip ukalalık yapıyorsun" demek var canım.... Ve bunu yapmakta çok kolay, ama yapamıyorsun. karşındaki bir insan saçmalasa da şu anda kızın onun evinde misafir, ve kendi kızının zor durumda kalmasına gönlün razı olmuyor...

Ya çok ince düşünüyorsun, bazen bu kadar ince düşünmek zarar verebilir insana bunu hep atladığının farkındamısın ?

Ya diyorum ya sana geç bu psikolog ağzılarını, herşeyin farkındayım, ama farkında olup olmamak önemli değil. İnsanlar bu kadar kolay küstahlaşabiliyor hemde iyilik ettiğini düşünerek.

Ona Türküyü doktora götürdüğümü ve bir şeyin çıkmadığını, ilgisi için teşekkür ettiğimi bildirsemde, doktorun Türküyü beklediğini söyledi... Aman tanrım telefonda bir konuşması vardı, ki bilirsin telefon konuşmalarından nefret ederim, kısa kesmek ve konuşmayı sonlandırmak adına onunla gitmesine razı olamayacağımı ama ertesi gün iş yerimden izin allıp beraber gidebileceğimi söyledim.

Nerden bilebilirdim ki kadının yemeyip içmeyip doktor arkadaşını arayarak randevuyu bir gün sonraya alacağını....

İnanmıyorum sen bunu ona hayır anlamında mı söylemek istediğini söylüyorsun, ya anlarmı bu kapasitedeki bir kadın???? Şimdi o... neyse psikolog ağzılarına takılmayacağım. Anlat, ilginç olmaya başladı hikaye...

Uzatmayayım canım, biz ertesi gün Türküyle beraber kadın da tabii doktorun yanındaydık...

:D :D :D

Doktor arkadaşı ondan daha ilginç biri. " E eee buyrun neden burdasınız " diye sordu önce. Valla benim verilecek bir cevabım yoktu. Ama İlgen hanımın vardı. " Sinancımmmmmmmm, Türkü canım kızım benim bir kaç hafta önce burnu kanamış,anneside hastaneye götürüp tomografi çektirmiş..... " diye konuşmaya başladı canım....

Peki doktor baktı mı tomografiye?

Ne çıktı diye sordu eksik olmasın doktor beyimiz ( ! ) Bende bir şey çıkmadığını söylediğimde;

" Eeeeee " dedi sadece

Eeeeeeeee, yani.....

Eee si canım öyle bir " eee " diyki ne işiniz var kardeşim burda der gibiydi.

Ama asıl hikaye bundan sonra başlıyor canım. Ilgen hanım aldı sazı eline;

" Kuzum, sana açık iletişimde bulunacağım. Kusura bakmayın ne kadar sevgisiz bir insansın " dedi bana

Sana mı?????

Evet bana, neden diye bir soru çıkıverdi ağzımdan

:D

Deminden beri sana canım diyorum, sarılıyorum, sıcak davranıyorum, sen bir suratla bana İlgen hanım diyorsun

Artık söylenecek bir sözüm yoktu. Susmak belki durumu kabul etmekti, ama bu durumda red etmeninde bir anlamı yoktu. Açık iletişimin ne zamandan beri patavatsızlık olduğunu bilmediğim için üzgündüm sadece.Ama bir konuda haklısınız siz psikologlar; gerçekten sevmek bazen hayır da diyebilmektir...

andante

08.06-2006, 20:36
Ya sevgili dostlar;

Biliyorsunuz ki burası benim sığınağım. :D

Aklıma estikçe bir şeyler oldukça içimden geçenleri yada yaşanılanları olduğu gibi aktardığım yer. Açıkcası epey zamandır ihmal ettiğim bir yer son zamanlarda ve kimbilir belki de yazmaya hiç niyetim yoktu, bugün siteyi her açışımda karşıma dikilen o gözü görene kadar.

Hangi sayfaya baksam karşıma o göz çıkıyor. Ve diyor ki;

kadına yönelik şiddete son kampanyasına katılın !!!!!!

Sizleri bilmem ama ben tuhaf oluyorum bu başlığı her gördüğümde. Bu başlığa karşı olduğum bir çok konu var;

1 ) Ya hala bu konuda hiç bir şeyin değişmemiş olmasına acayip canım sıkılıyor.

2) Ben on yıl öncesine kadar sigarayı elime almazdım. Ama o kadar çok sigara kötüdür, içme denildiki çevremde herkese ya size neeeeeee demek adına bir kere sigara aldım ve çok hoşuma gitti o gündür bugündür de sigarayı büyük bir keyifle içiyorum.

3) İkinci şık bağlamında bende bir gariplik olduğuna kesin karar verdim. Çünkü bana ne adına olursa olsun şunu yap, bunu yapma gibi emirler ,bende tam tersi tepki veriyor bu yaşıma rağmen, oysa bu çocuklukla ilgili ve ergenlikle ilgili bir davranış şeklidir. :D

4) Üçüncü şıkta açıklamaya çalıştığım nedenlerden dolayı bana bu emri veren mantığa da "imzalamıyorum "diyorum. :D

5) Aaa andante saçmalıyor galiba diyenlere şimdiden bir açıklamam var. Yok kardeşlerim bunun gibi sanal oylamalarla bir şeyin düzeleceğine yada adım atılacağına inanmıyorum da ondan.

Ah kadınlarımız !!!!!! yeraltındaki alacakaranlıklarımız !!!!!!! ne zaman çıkacak yeraltından kadınlarımız? Onları yeraltından çıkartmanın nesnel koşullarını nasıl elde edeceğiz ?

Şiirlere aldanmayalım. Kadınlarımız denilir bizim için, analarımız denilir, sevgilimiz denilir... Şiirlere kaldık mı acayip bir şeyiz ya gerçekte neyiz????

Pegasus

08.06-2006, 20:49
Andante son yazını değilde bir üstteki yazını yeni gördüm ve bu yazın hakkında bir şeyler söylemek istedim.
Ama ardından zaman zaman yaptığım gibi birşey dememeye karar verdim. Hem susmak da bazen bir şeyler anlatmak değil midir?
..........

alperstein

08.06-2006, 20:54
Kadınlarımızın geleceği, yine onların elinde.
Erkek çocuklarını "errrkekk benim oğlum errrkek!" nidalarıyla yetiştirip, suyunu yemeğini ayağına götürüp bir de anlı şanlı sünnet yapıp ata bindirince öyle bir ego oluşturuyorlar ki errkek çocuklarına; adam olduğunda dünyayı kendisi yarattım sanıyor pohpohlanmış egolu adamcık...
Kızların durumu malum; elinde tabak tutacak yaşa geldiler mi duydukları ilk emir:
-"Kızım sofrayı kuruver!"
Kız:
-"Ama abim de oturuyor orada o da yardım etse ya.."
Anne:
-"Kızım, abin şimdi maç seyrediyor, attırma tepesini şimdi!"
Kız:
-"Bari babamı bekleseydik yemeğe..."
Anne:
-"Baban bu akşam arkadaşlarıyla takılacakmış, hem çok konuşma da sen koş bakkaldan bir ekmek al da gel..."
Kız:
-"Ama anne yaaaaaaaaaaa.."
.................
.........................

andante

25.06-2006, 23:44
Nedenini bilmediğim bir şekilde saksıda yetiştirdiğim minyatür sarı güllerime nazar değdi. :(

Kendimi en iyi hissettiğim yerlerden birisi de çiçekçilerdir. Bir çiçekçiye gittiğimde özellikle bu bahçe şeklinde birbirinden güzel çiçeklerle bezeliyse sakın bana dokunmayın.

Sarı güllerimde bir kaç gündür keyifsiz gibiydiler. Ama bu sabah birden bire gerçekten tüm yapraklarını döktüler ve açılmış minik goncalarda boyunlarını büküverdiler.

Minik elleriyle, minyatür güllerimi bana Yağmur verdi, bir kaç ay önce....

Hiç kimsenin yağmurun bile
Böyle küçük elleri yoktur....

şarkısı sanki Yağmur için yazılmış bir şiir ve onun için bestelenmiş bir şarkı.

Yağmur yedi yaşında...

Yağmurun uzun dalgalı saçları var...

Yağmur bu uzun dalgalı saçlarını at kuyruğu yaptığı zaman, yürürken onun bir sağa bir sola yalpalanmasını sanki özellikle ister gibi yürüyor,

sekerek.....

Yağmur o minik ellerini ustaca kullanıyor piyano tuşlarında

İşte o an büyüyor Yağmur, kocaman bir genç kız oluyor.....

Parmaklarını ustaca tuşlarda gezdirirken yanlış bir sese tahammülü yok

Kaşları çatılıveriyor o minik yüzünde
" ayy !! " diye karşı çıkışını görseniz tutup öpersiniz.....

Günlerdir kelimelere dökemediğim bir sıkıntım var. Bilirsiniz, tam tanımlayamadığınız bu gibi durumlarda nefes almak bile zorlaşır. Ve salonun bir köşesinden sarı sarı bakıveriyordu Yağmur da.... Ve istemeden bir tebesümün yayılmasıyla son buluyordu kara bulutlar da...

Minik sarı güllerim gibi dökülüveriyor herşeyde çevremde.Tüm sıkıntılarımı sarı güllerime anlattım, dertleştim onunla.. Sanırım dayanamadı minik güllerim. Bu kadar ağır bir yükü taşıyamayacak kadar minyatürdüler ....

Galiba gitme zamanı... Nereye mi???? Kimseyi tanımadığım, kimsenin de beni tanımadığı, Ülkeyle ilgili haberleri duymadığım, doğal olarak " ne olacak bu memleketin hali " diyemediğim, ekmeğinden , sütünden, meyvesinden tat aldığım, kuş sesleriyle uyandığım, çimenlerine uzandığımda güneşin ışıklarıyla gözlerimi kapattığım, Yağmur günlerimdeki kahkahalarımı attığım bir yer arıyorum :D

Yorgunum ve ağır geliyor bu efsunlu kent, uzaklaşma zamanı..... :(

KanatlıTırtıl

03.07-2006, 11:11
YADİGÂR’A TUTUNARAK
“Unutma delikanlı, hatıralarından hızlı koşamazsın, yetişir ve geçerler seni.”

Yavaşlar, yavaşlar, yavaşlarsın ve
Ardından anılar tek tek dolar eve
Bacakların ağır olur da demirden
Hatıraların girer koluna birden
Ah ihtiyarlık ah dersin inleyerek
Bir mezar bulup girmem gerek…

Otuz beş, kırk yıl sonrasıdır. 2040′ lı yıllarda bir yaz gecesi. Üst katlarda bir apartman odasında kalmaktadır İlhan. Yapay soğutuculara karşı hassas olduğu için, devamını okumak için tıklayın lütfen...>> (http://www.bateteknik.com/vefa/wp/10/)

andante

06.07-2006, 22:16
Vay be vefam,

Çok güzel bir öyküydü gerçekten...

Anılar, anılar neden hep tetikleyicidir ve hiç ummadığın bir anda seni alır götürür, kimbilir nerelere?.....

Zembereğinden boşalmış gibi bir kaç gündür bu efsunlu kentte ordan oraya savruluyorum.Trafik berbat, aynı anda tüm kentte başlayan onarım çalışmaları var. Adım adım gidiyorsun bu sebeple sokaklarda.Her tarafımız denizle çevrili de olsa bu efsunlu kentte bu ulaşımı daha güzel hale getirmek için neden fazla çaba yok diye düşündüm Eminönünden Kadıköy e gelirken bir vapur güvertesinde.

Deniz yolculuğunu seviyorum. Martıların bizlerle yarışmasını, ve attıkları kahkahaları da seviyorum. Ama galiba en çok bir İstanbul simidi ve çayı seviyorum.Karnım tıka basa dolu olmasına rağmen, yine de bir İstanbul simidi ve çay..... İşte dünün en güzel anlarından biri diye düşünüyordum.

Ama aceleci olmamak lazım bilirsiniz. Anlayamadığım, koyu renkler dağıldı mı bir o kadar güzel dağılıyor. Ve ardından sımsıcak renklere bırakıyor karanlığını.Sımsıcak renklerinde devam zamanı sınırlı. Bir karanlık, bir aydınlık diye geçiyor zaman.

İşte öyle bir gündeydim.Yani sıcak renklerimdeyim.

Henüz evime gelmiştim ki telefonun sesiyle irkildim. Çok sevdiğim bir arkadaşım sana bir süprizim var hemen Karaköy e gel diyordu.

"Yahu daha yeni geldim" sözüm askıda kaldı, uçuştu....

Bir başka zaman olsa, aynı yolları bir kez daha aşındırmaya gücüm yetmez. Ama dedim ya sıcak renklerimdeyim. Gittim bu yüzden...

Karaköyden arkadaşımla birlikte bildiğim caddelerden geçerken süpriz i de merak etmiyor değildim. Ama kararlıydı arkadaşım hiç bir şey söylememeye bu sebeple bu konu da soru sormamayı tercih ettim.

Bildiğim bir yere geldik, Harbiye açık hava tiyatrosuna güzel bir müzik geliyordu, anladım ki bir konsere davetliydim. Sonra inanamadım. Vapur güvertesinde çayımı yudumlarken gazetelere baktığımda Ahmad Jamal konserini okurken; " tüh kaçırdım " deyişim geldi aklıma.

Tam Ahmad Jamal in konserinin içinde buluverdim kendimi. Bendeki keyfi görmelisiniz. Herşey geldi mi üst üste gelir. Belalar da güzelliklerde. :D

Konser müthişti, anlatmaya kelimeler pek yeterli değil, orda olunması gerekiyordu ama benim beş altı sene önce gittiğim konser geldi aynı yerde.

Sizleri bilmem ama ben sevdiğim bir şeyi paylaşmadan edemem. Bir sinemaya mı gidecem, yalnız gitmeyi sevmem, yanımda sevdiğim olmalı ki çıkışta duygularımızı paylaşabileyim.

İşte son gittiğim festival kapsamında İspanya da kaldığım aile ve orada yaşadıklarım canlandı birden bire gözümde.

Evinde kaldığım Angel çok iyi biriydi de her şeye muhalif ve katı kimliğiyle epey güldürmüştü beni. Gittiğim yabancı ülkelerde sadece oraya özgü çalgı aletlerini almaya para harcayan ben, İspanya da kastanyet almıştım. Ve keyifle misafir kaldığım yere giderken nasıl çalınacağını bana İspanyol arkadaşım Angel öğretir diye heyecanla kastanyetleri göstermiş ve Angel in garip bir tavrıyla kalmıştım;

"Kastanyet !!!! bu benim kültürüm değil !!!!! "

Salvador Dali den nefret eden Picasso yu seven mavi gezegenden Angel, kendini İspanyol olarak görmüyordu, O bir Katolondu.... :D

Neyse yine fado müziği hayranı olan ben Barselona da girmediğim müzik market kalmayarak nihayet fadoy la ilgili bir kaç cd bulabilmiştim. Yine büyük bir keyifle geldiğim evde Angel ın garip sorusuyla karşılaşmıştım;

" Bu müziği nasıl dinlersin ???? gözyaşı dökmeyi çok mu seviyorsun ?"

İstanbul a geldiğimde cd sini aldığım Dulce Pontes, İstanbul Harbiye Açık Hava Tiyatrosuna bir konser için gelmişti.

Kaçırılır mı???? :D

Tabikii kaçırmadım. Ama sevdiğim bir şeyi sevdiklerimle paylaşma arzum ağır bastığı için , çok sevdiğim Nihal i de bu konsere ikna ettim. Cd. yi o da sevmişti çünkü. Ancak bir hata yaptık dostlar, bu konsere eşlerimizi de götürmeyi istedik ve başardık. :D

İşte o konseri hiç unutamam. Ben büyük bir heyecanla konseri dinliyorum, Nihal de memnun hayatından ama sağ ve solumuzda oturan eşlerimizin ilk bir kaç parçadan sonra suratları asıldı. Önce pek önemsemedik. Ama konser devam ettiği sürece eşlerimizin suratlarından düşen bin parça olmaya başlamıştı. Nihalle konuşmak için kelimelere pek ihtiyacımız yoktur. :D

Hata yaptığımızı anlamıştık. Ve tüm konser boyunca öyle bir gerildik ki, sonuçta iki insan orada işkence çekiyordu.

Hay tanrım!!!! bizi görmeliydiniz. Sanki konserde değil, çok komik bir tiyatroda gülme krizine tutulmuş iki kadın vardı. Nasıl çıktığımızı size anlatamam.

Dünyanın en güzel şeyi, yanında seninle birlikte keyif alan kişilerdir. Eğer bunu sağlayamazsanız her şey çok farklı bir hale gelebilir. O gün bugündür elimden geldiğince kimseye gideceğim sanat etkinliklerine davet etmiyorum.

Ama dün, en azından benimle birlikte aynı keyfi alan arkadaşımla jazz müziğinin bu efsanevi kişinin müziğiyle kendimden geçmişken nedense Dulce Pontes geldi aklıma.

Hafif bir gülümseme yayıldı yine dudaklarıma. Arkadaşım müziğin keyfinden diye düşündü. Gerçeklik payı vardı ama birbirinden bu denli farklı iki müzik arasında bir anı da takılı kalmıştı dünün mutluluğuna.

Pegasus

07.07-2006, 00:43
Andante anlattıkların arasında ilgimi çeken şey şu oldu. Birlikte olduğun insanların ilgi duyduğun konudan hoşlanmalarını istiyorsun, bence haklısında. Bir kaç yıl önce çıktığım bir kızla bir tiyatroya gitmiştik. Tiyatrodan çıktıktan sonra kız arkadaşıma oyunu beğenmediğimi söylemiştim. Birden yüzü asılmış ve hiçbir şey söylemeden öylece susmuştu. Tabi ben yaptığım kütüklüğü o an anlamadım. Sonraları yeni tanıştığın bir kızla bir yere gittiğinde , mesela her hangi bir sanat etkinliğine, dünyanın en iğrenç eseriyle karşılaşsan dahi yüzünde beğenmemenin buruşukluğunun olmaması gerektiğini öğrenecektim. Çünkü oyun kötü bile olsa sen o esnada onunlasındır ve onun varlığı hiçbir olumsuz şeyin gerçekleşmesine izin vermemelidir. Yani o yanında olduğu için dünyanın en kötü oyununu bile güzel yanlarıyla görmelisin. Eğer böyle güzel bir yan yoksa bile yaratmalısın!

Sonra bir sinema filmine gitmiş ve çok dürüst olan şahsım yine filmi beğenmediğini açıkça söyleyivermişti, ve yine yüzümde beğenmemenin oluşturduğu o buruşuk mimiklerle...Kızımız nasıl olupta onun olduğu yerde herhangi bir olumsuzluğa vurgu yapılabilmesinin sancısını ikinci kez yaşamış oluyordu ve yüzü yine asılıvermişti.

Valla evlenince nasıl oluyor bilmiyorum ama eğer çıktığınız bir kız varsa dünyanın en olumsuz şeyiyle bile karşı karşıya kalsanız sırf o sizin yanınızda olduğu için mutlu görünmeye çalışmak zorundasınız bunu biliyorum. Tecrübeyle sabittir. Konuyla ne alakası var diceksin. Ne bilim işte ya öyle...:D:D

andante

31.07-2006, 23:26
Evet bana soracak olursanız bir tatilin en güzel tarafı; sonradan evine dönebilmektir. :D

Anlamakta zorlanıyorum, dünyanın neresine gidersem gideyim, hangi rahat ortamda bulunursam bulunayım, özlediğim tek kent İstanbul oluyor, ve bir de evim...

Tatil ise oldukça ilginçti....

Oldum bitti, güneşin altında kalmayı pek sevmem. Sevgili kadınlarımızın yağlı güreşe çıkacaklarmış gibi, ha bire yağlanıp, sere serpe kızgın güneşin altında kalmalarını anlamakta her zaman zorlanmışımdır. Kuşkusuz sağlık açısından faydaları vardır ancak biz bir türlü dozu ayarlamayı bilemediğimizden yararından çok zararını görmüşüzdür ve inatla yine güneşin altında kalmaya devam etmişizdir.

Denizin kıyısındaki üç haftalık tatilim süresince üç tane kitabı, gölge de insanları izlerken okumanında tadı başka.Kendimle başbaşa kalabileceğim tek yer bir kitabı okurken yaşanıyor benim tarafımdan. Bu arada da çocukların şen kahkahalarını duymak, denizden gelen esintiyle ürpermek te işin başka bir tadı hani....Ve birden bire kitabı bir kanara koyarak serin sulara kendini atmak ve yüzmek te başka bir keyif....

İnsanlarımızı seviyorum. kaldığım yerdeki insanlarımızı ise bir başka sevdim. 1974 yılında yapılmış oldukça kalabalık ama içinde her türlü ihtiyaca cevap verecek donanımlara sahip .Site sakinleri ; bir kaç kişi ben de dahil olmak üzere , hepsi uzunnnnnnnn yıllardır birbirlerini tanıdıklarından bizlere garip gözlerle bakmayı ihmal etmiyorlar.

Bu sebeple uzun bir mücadeleden sonra; günaydınlarımıza, iyi akşamlarımıza cevaplar geliyor ama ılık bir sıcaklıkta :D

Eski bir site olduğundan, site sakinleri de doğal olarak eski.... Ya kısaca biz onlara yaşlı diyebiliriz değil mi? Ama emin olun, gençleri kıyaslandırmayacak bir şekilde, yağlı güreşe meraklı kadınlarda. Yanlarından kocalarını da hiç eksik etmiyorlar.

Çok hoş bir görüntü aslına bakacak olursanız. Hani denize giderken vaz geçilmezler vardır ya; deniz terliği, havlu, çanta gibi, kocalarda bu aksesuarlara uyum içinde tin tin eşlerinin yanında. Saatlerce ben gölgelenirken, bu yaşlı çiftlerimizin başına ne zaman güneş geçecek, ya da tansiyon falan gibi bir şey olur mu acaba diye merakta bekleyen ben için olağan üstü bir şey söz konusu olmadı. Taş gibiydiler vallahiiiiii...

Ne ilginçtir, tam da bu esnada sevgili pegasus yaşlılıktan pardon!!! 30 yaş bunalımından söz etmiş !!!!

Canım kardeşim benim, beraber bir tatil yapma olanağımız olabilseydi eğer, buradaki site sakinlerimizi görünce kendini nasıl hissederdi bilemiyorum açıkcası?

Dikkatimi çeken şey insanların pek birbirileriyle konuşmamasıydı. Demek belli bir yaştan sonra yanyana olunsa bile insanlar arasında konuşulacak bir şey olmayabiliyor.Gel de şimdi Edip Cansever in kulaklarını çınlatma;

Gökyüzünde iki uçurtma başıboş
Yanyanayız sadece........

Arada sırada sitemizi gençler şenlendirmiyor değildi elbette. Ama inanın ben gençleri de bazen anlamakta zorlanıyorum.

Abi hatırlıyormusun geçen sene nasıl bir bunalımdaydık?

Sorma abi yaaaa, ulan nasıl dayandık biz hergeleler gibi o deprasyona?

Vallahi abicim beni bu deprasyondan şu herif çıkartı, duydun mu lannnn şu parçadaki sözleri

Manyak lan bu heriffff!!! Ulan ne güzel ....... geçmiş görüyonmu gitarla

Bu konuşmalar son derece çekici, bikinili iki hanım kızımıza ait. :D

Acaba gözlerim beni yanıltıyor mu diye dikkatlice bakıyorum, bildiğiniz gibi artık kadın erkek lerimizin yanında son derece doğal olarak karşılanan ve bir ayrıcalık, bir lutuf olduğu söylenebilen üçüncü cinsiyetlerimiz de var. Ama yokkkk !!! bayan bunlar :D

Tam bunları düşünürken, henüz güneşin yakıcı ışıklarıyla kararmamış bir genç kız ve yanında bir erkek arkadaşı hemen yanıma havlularını seriyorlar.

Aman tanrım, nihayet, doğru düzgün bir insan ilişkisi yakalayabileceğim diye düşünürken yanıldığımı anlıyorum. Kızımız, herhangi bir şeye canı sıkkın olarak binbir suratla oturuyor hiç konuşmadan. Zavallı erkek arkadaşı ne şaklabanlıklar , ne soytarılıklar yapıyor kızı güldürebilmek için. Ama kız gülmemeye hatta konuşmamaya öylesine kararlı ki....

Aralarında bir tartışma geçtiğini düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz, kızımız sadece böyle takılmak istiyor. Erkek, kıza dokunuyor, ona öpücükler gönderiyor, ama kızımız asla mutlu değil.

İçimden diyorum ki, bir şey desem mi acaba?

Ya kızım manyakmısın sen?... Neye kızgınsan boşverrrrrrrr. Bak yanında sana bir sürü şaklabanlık yapmaya hazır, bu halinle bile seninle olmak için her şeyi yapabilecek biri var, dokun sen de ona, hiç bir şey yapamıyorsan, gülll....tebessüm et.........

Demiyorum tabikii bu sözleri. Okuduğum bir cümleye takılıp kalıyorum;

" Sana bir sır vereceğim," diyor Oscar Wilde. " Çağımızın ilkel ve korkunç olduğunu sana söylemiştim ya. Önümüzdeki çağ da ilkel olacak, sonraki de, ondan sonraki de."

andante

05.08-2006, 01:17
Bir tatilin en güzel tarafı eve dönüş demiştim ya..... aynı zamanda bir tatilin en güzel tarafı; hemen her şeyi bir süreliğine geride bırakarak umarsızca davranabilme özgürlüğüdür de... :D

Hemen hergün birbirine benzeyen davranışlarda bulunsak ta, tatilde yapılanlar çok daha keyif mi veriyor insana ne ?....

Güneş ve denizle muhteşem ayinini yapmışsın, duşunu almışsın ve geçmişsin balkonuna yakmışsın bir tane de sigara, keyifle tüttürürken Türk kahveni yudumluyorsun......

Gözabildiğine uzanıyor biraz önce yüzdüğün deniz ve sen onu tepeden seyrederken, güneş yavaş yavaş kırmızılığına dönmekte ve boyamakta her yeri, uzakta ama çok uzakta yelkenlilerin beyaz rengini görüyorsun rüzgarla yarışan....

İşte tam bu arada üç haftadır duymaya alıştığın bir ses kaplıyor her tarafı;

Sayın site sakinleri!!!

Birden bire kendini nazi kamplarında gibi hissetmen işten değil. Öylesine kesin ve kararlı bir sesle konuşuyor ki duyduğun ses irkiliyorsun;

Bildiğiniz gibi çoğunluk sağlanmadığından site yönetimi seçimleri cumartesi günü 14.30 da yapılacaktır !!!!

Hay allah diyorsun yüksek sesle.... :D Ne diyeceği varsa desinde kurtulayım bu sesten ve bu muhteşem manzarayı seyretmeye devam ederken kahvemin keyfini sürdüreyim.

Ama aynı zamanda bu sesin bitmeyeceğini de öğrenmişsindir artık. Bitmiyor uzadıkça uzuyor konuşma ve anlamamış olabileceğimiz kuşkusuyla aynı şey ikinci defa tekrarlanıyor.....

Zamanla bu gestapo vari konuşmalarla zamanı tayin etmede de ustalaşıyorsun.

Saat 13.30;

Sayın site sakinleri!!!! Bildiğiniz gibi saat 14 ila 16 arası dinlenme zamanıdır, belirtilen saatte havuza girilmemesi ve binalar arasında gürültü yapılmaması önemle rica olunur

Saat 17.00

Sayın site sakinleri!!!!! Kafeteryamızda, çay, kahve, açma börek ,lokma saatleri başlamıştır !!!!

Bu bildiriler çeşitli zaman dilimlerinde ortaya çıkarak sizleri garip bir duruma sokuyor ama bildiğiniz gibi insanoğlu her türlü duruma en kolaylıkla alışabilen bir yaratık olduğundan red etme eyleminiz kolaylıkla kabul e dönüşebiliyor. :D

Evin içi güzel..... 17 yaşında olan kızımla birlikte yaşları 16 olan ikiz yeğenlerim gençliğin her türlü sorumsuzluğunu tatilde yaşadıklarından sevinç ve neşe kaynağı olabiliyorlar. Ama bildiğiniz gibi bu yaşlar özel yaşlardır. İnsanoğlunun kendini dünyanın merkezinde gördüğü bir yaş döneminde olduklarından zaman ,zaman aralarında tartışmalarda çıkmıyor değil.

Oldukça eylenceli aslında bu tartışmalarını izlemek.

hayır o benim elbisemmmmmmmm

nerden çıktı seninmiş

Ya olmazzzzzz senin giymene izin vermemmmmmmmmm

Şeklinde başlayan tartışmada sesler konuşma sesinden biraz yüksek kuşkusuz ve tam bu sırada evin telefonu çalıyor henüz onlara "saçmalamayın " demek üzereyken.

Telefona koşuyorum ve susmalarını söylüyorum ama onlar hala odalarında benim- senin tartışmasına devam ediyorlar.

Telefondaki ses yine buyurgan sesiyle beni azarlıyor ve yaptığımız gürültüden dolayı jandarmaya haber vereceklerini söylüyor.

Çocukların tartıştığını söylüyorum ama dinleyen yok, jandarma gelir haberiniz olsun cümlesiyle telefon kapanıyor. Doğal olarak kimin aradığını soran gençlere durumu bildiriyorum ve kimse bana yine inanmıyor şaka yaptığımı sanıyorlar. :D

Şaka yapmadığımı anlatmaya çalışırken yan balkondan jandarmayı çağıracakları sesini duyunca bana inanabiliyorlar.

Elimde olmadan garip bir duyguyla gülmeye başlıyorum. Sinirden güldüğümü düşünen gençlere neden güldüğümü anlatacak durumda değilim ,gülmem; kahkahalara varıyor.

Neyse, gülme krizim geçince başlıyorum anlatmaya. Gerçekten jandarmaya haber verilse ve jandarma gelmiş olsa ne olur?

Ne diyeceğiz jandarmaya yada jandarma bize ne diyecek?

Hakkınızda şikayet var,aranızda suçlular varmış, kim bu suçlular?

Bizim ikizler bikinili bir şekilde jandarmanın önünde sus pus duruyorlar...

Demek sizsiniz ha !!! bir de kılık değiştirmişsiniz. Bikinili terörist haaa, valla çok akıllıca

Herhalde yok biz bir şey yapmadık, sadece tartışıyorduk falan gibi cümleler söyleyerek kurtulmaya çalışabilir bizimkiler.

Susun bir de yaptıklarınızı ört bas etmeye mi çalışıyorsunuz...Biz sizin nasıl tartıştığınızı biliriz, hangi konuda tartışıyordunuz bakalım?...

Ya benim elbisemi giymek istemişti de....

Susun melunlar !!!! "elbise" yaz kardeşim bir kod olmalı bu

Birden gözüme böyle bir sahne gelmişti de ona gülüyordum.

Kızların tartışırken seslerinin bir parça yüksek olduğu konusunda hiç itirazım yok. Ama bu kadar mı tahammülsüz olduk bunu anlamakta zorlanıyorum.Sonuçta iki genç kız çok basit ama kendileri için çok önemli bir konuda bir kaç dakikalığına seslerini biraz yükseltti. Düşünüyorum da kendimi çok kötü hissetsem ve içimden bağırarak ağlamak gelse bu ortamda başkalarını rahatsız etmiş olacağımdan azarlanabileceğim.İçlerinden birisi ne oluyor bir yardımın dokunabilir mi diye hareket etmeyip sadece kendi rahatsızlığını düşünebilecek haaa....

Bu arada gestopo sesi etrafı çınlatmaya devam ediyor

Site sakinleri !!!kafeteryamızda bu akşam imambayıldı, pilav ve cacık servisi başlamıştır..

Bunun için jandarmaya gerek yok duyrulur. :D ( Saat 20.00 )

andante

09.10-2006, 01:41
Küskünleri artık kolayca anlayabiliyorum ve anlamanın ötesinde onlara hak ta veriyorum dedi genç kadın evinden içeriye girerken. Telaşlıydı ve bir parça da yılgınlık vardı hareketlerinde. Anahtarlarını hiç bir zaman savurup atmazdı ortalığa, özenle yerleştirirdi anahtarları ancak bu sefer atıverdi koltuğun bir köşesine.

Hemen yanıbaşına da oturuverdi koltuğun ve elleri nerelerde dolaştığını bilmezcesine dolanırken çantasının labirentlerinde aradığını bulmuş olmanın çoşkusuyla götürüverdi bir tane sigarayı dudaklarının arasına.Oralarda bir yerde bir de çakmağı olmalıydı ve artık sigaranın dumanını derince içine çekip kendisiyle başbaşa kalmanın tam sırasıydı.

Gerçekten anlıyorum küskünleri diye tekrarladı....

Oysa bilinen anlamda tam bir çocukluk davranışıydı, küsmek... hatta neredeyse şımarıklık bile denilebilirdi bir yetişkin için küsme eylemi ilk bakışta.

Neyin anlamı var ki aslına bakarsan diye konuşuyordu kendisiyle. Neyin anlamı var ki????Çok garip acı falan da duymuyordu üstelik.. Garip bir öfkeydi duyduğu sadece.Birine anlatsa yaşadıklarını hiç şüphe götürmez ki;

Buna mı kızgınsın ? diye bir soruyla karşılaşabilirdi. Bu daha da artırırdı öfkesini adını bildiği gibi emin olduğundan iç sesiyle konuşmaya devam edebilirdi...

Hani ne kadar çok dostun olursa olsun, ne kadar bildiğin şey olursa olsun, herşeyi bir kenara bırakıp tek başına olmayı istediğin etrafa bön bön bakmayı arzuladığın anlar vardır ya, işte o anlardan birisindeydi.

Küsmek, bir şımarıklık gibi gelmiyordu ona . Belki bir çabasızlık var gibi gözükebilirdi dışarıdan baktığın zaman ama ne denli çok çabaladığının o bilincindeydi. Olmuyordu, bazen işler yada yaşam böyle sarpa sarıyordu. Ve bir yerde red etmenin bir başka boyutuydu küsmek...

Sanki yapabileceklerimi yaptım, ama artık yapabileceklerim bunlar , bundan sonrasında ben yokum, demenin bir başka versiyonuydu.Kelimeler yorucuydu artık...Hele cümleler iyice ağır.....

Yaşamın gerçekten bir büyüsü olduğuna inanırdı. Yaşamdan vaz geçmek adına değildi bu küsmek. Yaşamın bu büyüsü kazanmak yada yitirmek amacı gütmeyen bir oyunun büyüsüydü onun için. Uzun zamandır tek kişilik bir oyun oynadığının farkına vardığından beri iyi değildi aslında.Etrafını saran onlarca kalabalığın arasında yalnızlığını hissetmenin dayanılmaz sanrısıydı onu küsmeye iten.Hele bir de ona " harikasın !!! " denildiğinde, hissetmediği bir olguyu bir başkasının farkında olmasına iyice içerlemeye başlamıştı.

Ya kendisi yalandı, yada ona söylenenler....

Hafifçe gülümsedi kendi kendine, sen çok yaşa Baudelaire dedi...Kendimi rahip gibi hissettirdin ya beni, sen büyük bir adamsın!!!!

" Rahip olağanüstü bir kişidir, kalabalığı olmayacak şeylere inandırır da ondan "

andante

08.01-2007, 23:53
Keşkelere karşıyım.....

Ama nedense özellikle son üç gündür o kadar çok keşke kelimesiyle başlayan cümlelere tanık oluyorum ki, ister istemez insanoğlunu bu denli yapmak istediği şeylerin dışında bir iş yapmaya zorunlu kılan nesnel koşullar nelerdir diye düşünmeden edemiyorum.

Kalifiye eleman çok zor yetişiyor günümüzde. Hele eğitim sektöründe gerçek anlamda bir eğitimciyle karşılaşmak gittikçe zorlaşmaya başladı. Öğretmen alımında rastgele seçimler,eğitim politikamızın hiç bir zaman doğru düzgün gitmemesi eğitimcilerinde istedikleri kaliteyi yakalamasına engel oluyor.

Kırk yılın birinde bütün bu arbedeleri aşıp eğitim adına bir şeyler yapabilecek gibi gözükenleri de ya sistem harcıyor yada insanın bedeni buna dayanamıyor ve onu kaybediyoruz.

Yeni yıla girip bayramı da içinde kutladığımız tatil sonrası daha önce çalıştığım okuldaki müdürümün hastaneye kaldırılmasını takip eden süre iki saat sonra onun yaşamını yitirmesiyle son buldu.

Dikkat ettimde ilk kez "şaka yapıyorsunuz !!!" cümlesini o gün kullandım. Ölüm olgusunu yaşamın bir parçası gibi gören ben için bile onun ölümü öylesine şok ediciydiki....

Eğitimci kimliğine hayran olmakla birlikte insan kimliğiyle de benim açımdan bir mükemmeli içinde barındıran bu kişiyle yaptığım en son konuşmayı hatırladım ister istemez....

Kendisi için 5 yıllık bir kalkınma planı hazırladığını söylerken gözleri ışıl ışıldı. Büyük emeklerle büyüttüğü oğlunun nihayet üniversiteye girmesiyle derin bir soluk almış ve kendisi için yaşama sözü vermişti.

Kendini bilen, kendine saygılı, edebiyata düşkün bir kişinin güzel hayalleri de vardı üstelik. Daha önce yayınladığı kitaplara bir yenisini daha eklemek ve şarkı sözü yazmak......

Geçen sene okulda bir toplantıda kendisinden habersiz doğum gününü kutlarken birden bire arkasından parlayan ışığa ve sese karşı döndüğünde etrafa" seninle herşeye varım ben " şarkısı yankılanıyordu kendi fotoğraflarıyla birlikte. Nasıl da kızarmış ve utanmıştı...

Bir kalp krizine yenik düştü bu eğitim savaşçısı henüz 50 yaşındayken.Ölümün arkasından güzel şeyler söylendi. Dostları gerçek gözyaşlarını bırakıverdiler ve onu en son yolculuğuna kadar uğurladılar. Sanki tüm insanların yüzünde onu tanımanın mutluluğu vardı.

Büyük bir çoğunluk ise bu tatsız şakanın şokunu üzerinden atamadı ben de hala atamayanlardanım. Neden bazı ölümlerin zamansız ve adil olmadığı söylenilir her ölüm anında?.... Neden kelimelere işte bu keşkeler yerleşiverir acı bir şekilde?

Henüz bu şoku atamamışken üzerimden pazar gününün o sevimsiz uyuşukluğunda can dostumun telefonuyla irkildim. Ve bana kötü olduğunu annesini hastanenin acil bölümüne kaldırdıklarını söylüyordu.

68 yaşında artık yaşamın tüm ağırlığını kaldırmış ve kendisi için hafta sonu gezilerini yapıp evine dönen bir kadını bir motosiklet nasıl durdurabilir evine bir daha dönmemecesine?

Hastane koridorları tıklım tıklım. Bu efsunlu kentin hastanelerinde de diz boyu acı var hemde hiç olamayacak kadar yoğun bir biçimde. Neye niçin üzüleceğini bilmeden, kendisi için yeşil ışıkta karşıdan karşıya geçen bir insanın beynini parçalayarak akciğerlerini parçalayarak ve tüm kemiklerini kırarak nasıl yok edebilir bir anlık zaman diliminde....

Keşkelerin ardı arkası kesilmiyor.....

Keşkelerin olmadığı bir dünyayı nasıl arzuladığımı hissettim o derin acımın içinde.Keşkeleri yıkma günü düzenleyelim ve ne yapılması gerekiyorsa yapalım elbirliğiyle.

Keşkesiz bir yaşamın yolu, yaptığımız her eylemin bir yerlerde hepimizin yoluyla kesiştiği gerçeğiyle de kesişiyor.

andante

07.04-2007, 21:10
Yaşam belli bir yaşa gelince sanırım eskisinden daha hızla akıyor diye düşündü kadın.Çoğu şeye yetişemiyorum dedi arkasından.Sağlığımla ilgili benim hızımı kesecek bir şeyde yok üstelik. Öyleyse neden yarım kalıyor herşey?

Neden tamamlanamıyor cümleler?

Bir şeyler yanlış ya, bakalım zaman ne gösterecek dedi ve kahvesini yudumlamaya başladı.Çalan müziğin sesini biraz daha açtı sonra.

Tschaikovsky Romance çalıyordu. Ne çok eleştiri almıştı zamanında;"müzik evrenseldir, müziğin milliyeti olmaz "diyerek Ulusal akıma karşı olduğu için.Nasıl yumuşak ve dingin müzikti bu böyle, sanki derin bir ormanda huzur içinde kaybolmuş gibi hissetti kendini.

Son zamanlarda " Haksızmıyım " kelimesini o kadar çok duymuştu ki. Neden herkes haklı çıkmak için bu kadar hırpalıyor kendini diye düşünmeden alamadı.Bunu bir soru olarak sorduğunda cevap vermek için iki seçeneğin olmasına rağmen soruyu soran kişinin gözlerine baktığında onaylanmayı beklediğinden " evet "demek mi gerekiyor hep.

Tschaikovsky seçimiyle yapayalnız kalmıştı bir an. "Haksızmıyım "diye sormuş olabilir mi acaba birilerine.Ya da kendine....

Cinsel seçimi de yanlıştı çoğunluğa göre ve yaşantısının sonuna kadar yalnızlığı tercih eden bir yaşamı oldu bu sebeple. Şimdi elimizde eserleri kaldı yadigar, ne karşı olduğu ulusal akım önemli ne de cinsel tercihi .

Seçmeye zorlamak daraltıyor dünyamızı. Ve günümüzün insanının yapmak zorunda kaldığı en önemli şeylerin başında bu geliyor işte.Hep seçiyoruz. Oysa seçim yaptığımız andan itibaren geriye dönüşümüz yok seçmediğimiz için.

Aynı şeyleri düşünmek ve aynı şeyleri yapmak bu kadar mı önemli insan hayatında.Benim gibi düşünmezsen ben yokuma kadar dayandırılıyor düşünceler. Sonrada uygar olduğumuz iddaa etmiyormuyuz en çok ta buna gülüyorum işte dedi iç sesiyle.

Despotizmin farklı versiyonlarını her alanda görmek söz konusu uygar dünyamızda. İşte bu sebeple can alıcı noktayı unutup, kendi iç dünyamıza dönüyor ve yalnızlığı seçiyoruz.Heyecan kalmıyor belki hayatımızda ama en azından güvende oluyoruz diye geçirdi aklından geçenleri.

İşte yine bir seçim aslında bu dedi ve gülümsedi.

( Bu adamın müziğini çok seviyorum. Romance bulamadım ama insan sesine en yakın tını olarak tabii, viyolonsel için yazılmış bir eserini sizinle paylaşayım. Velet bu arada iyi çalıyor ha :D )

P. I. Tschaikovsky: Nocturne (http://www.youtube.com/watch?v=iUHbqqt63Xk)

andante

06.07-2007, 12:43
A benim güzel sığınağım, epeydir uğramadığım sayfam benim... :D

Zaman zaman kendi kendimize uydurduğumuz kelimelerin yada benzetmelerin bir süre sonra dilimize yerleşmesiyle birlikte benim için kaos başlıyor.

Örneğin hiç bir zaman "Kendine iyi bak!" cümlesini anlayamayanlardanım

Bu cümle bana bir çok şeyi çağrıştırır;

Ya sen öyle salak birisin ki, kendine bakmaktan acizsin, aman kendine iyi bak, başına bir şeyler getirtip benim başıma bela olma....gibi.

Aynı şekilde "hoşçakal" kelimesini de pek anlayamayanlardanım

Bu kelime bende hoş olup olmama arasında bir şey, yada azıcık hoş ol anlamı çağrıştırıyor. Onun yerine " hoşkal " desek bu duyguyu hissetmeyeceğim.

Buna benzer bir çok şeyi günlük yaşantımızda kullanır olduk.

Esenkal...

Duayla kal...

Devamı gelecek mi bunların acaba?

Emin olun gelecek. :D

Geçen gün eski öğrencilerimden ikisi beni ziyeretime geldi. Açıkcası yine bol kahkahalı anlar yaşadık. Artık gitme anı yaklaşıp öğrencilerimden biri bana " tarzınızı koruyun " diyene kadar.

Bu ne ya dedim.... :D

Aaa dedi, hocam siz ki toz kanatlı bir kelebeksiniz, ufacık gövdenize yüklü kaf dağı ( bu şiirin bu dizelerini sık kullanırdım, unutmamış velet), nasıl olur da yeni trentleri bilmezsiniz?

Meğer artık insanlar vedalaşırken bu cümleyi kullanır olmuş.

Tarzını koru !! :D

Ne diyeyim, diyecek çok şey var da, denildiğinde ne oluyor değil mi? Susmaksa bazı şeyleri anlamlı kılan; susayım.....

bayke

06.07-2007, 13:09
yeğenim sayesinde bizim maallenin gençleriyle de az buçuk muhabbetim var.
benim uydurduğum bi sözcük de hızla yayılıyor.
ayrılırken birbirlerine HBŞ diyorlar
nedir bu HBŞ..?
başlarda bu "Hayatta Başarılar" dı. çocuklara uzun geldi .
eee bunlar SMS gençliği, kısaltma yaparak kontörden kar ediyorlar.
ulen konuşurken de mi kontör harcıyosunuz hergeleler..!
şimdi birbirlerine el sallayıp kısaltılmışını söylüyorlar
- hadi hebeşe..!
- oldu canım sana da hebeşe..! :)

Baben

07.07-2007, 01:46
SMS'de en son nokta: :D


E P L
"Evlencez Para Lazım"

Allahım yaa.. İyi ki benim gençliğimde cep telefonu yoktu! :twisted:

andante

07.07-2007, 12:56
Sevgili dostum,

Diyorsun ki " iyi ki gençliğimde cep telefonu yoktu"

İster istemez düşünüyorum, eğer olmuş olsaydı bizde mi şimdi yapılanlar gibi davranacaktık?

Geçmişten gelen doğru ve düzgün Türkçe kullanmak alışkanlığını hala sürdürürken yeni dağarcığımıza giren kelimelere veya cümlelere karşı oluşumuzun nedeninde gerçekte ne var acaba?

Asıl yitirdiklerimiz ne aslında.......

Bu anlamsız yeni dili red ederken ister istemez edebiyatçıları düşünmeden edemiyorum. Bir dilin gelişmesinde ve zenginleşmesinde en önemli rolü üstlenen kişiler edebiyatçılardır.

İngilizceye en büyük katkı W. Shakespeare indir örneğin. Adamın yazdığı her şeyde İngiliz diline katkığı binlerce kelime vardır. Shakespeare i büyük yapan yazdıklarının içindeki müthiş gerçek, hayal gücünün yanında dile katkısıdır. Gerçi bunları yaparken İngilizceyi geliştirmek gibi bir amacı olduğunu hiç sanmıyorum. Bu topik oldukça kabarık olduğu için başları insanlar çoktan unutmuştur biliyorum. :D Bir sanatçının var olma sebebi kendini ifade etmesidir diye başlamıştım çünkü.

İşte sanatçıların bu özelliğinden yararlanmak, onların yarattıklarından sonuçlar çıkartmak ta bizlere düşüyor sadece.

Yine aynı şekilde Amerikalı yazar W. Faulkner da son derece önemli bir kişidir. Kimseye önermeyeceğim bir yazardır Faulkner. :D Adamın sadece bir cümlesi 1600 kelime, ve aynı cümle parantez içindeki 500 kelimeyle birlikte toplam nerdeyse 2000 kelimeyi bulabiliyor.

Yanlış okumuyorsunuz. Sayılar doğru. Ama bazen tek kelimelik cümleleri de olabiliyor. :D

Neden bu kadar uzun cümleler kullanıyorsunuz dediklerinde şaşırıyor Faulkner:

Uzun mu cümlelerim diyor. Hayır uzun değil, ama diyor ama ben onları nasıl kısaltabilirim ki... Herşey birbiriyle o kadar ilgili ki hayatta, bugün yaptığım bir davranışım nedeni dünyaya geldiğim ilk anda gizlidir.Ben ta o ana dönemezsem bugün yazdıklarımın bir anlamı olmaz ki....

İlginç bir yazar kısacası. Kitabını elinize aldığınızda ya ilk sayfada kaldırıp atar ve dünyada bir parça eksik yaşamaya devam edersiniz, yada dayanıp sonuna kadar okuyup bitirdiğinizde " vay be dersiniz! "

Bilemiyorum hangisi doğru.Bildiğim Türkçenin yavaş yavaş yok olmaya doğru gittiğidir. Yazarlarımız bu konu da üstlerine düşenleri pek yapmamakla birlikte, bizlerde kültür emperyalizminin etkisiyle nasibimizi çoktan almış bireyler olarak dilimizin de yok olmasına karşı katkıyı her anlamda yapmaya devam etmiyormuyuz, işte bu en fazla acıtıyor beni.

Madem Shakespeare dedik, onun bir sonnetiyle sonlayayım:

66. Sonnet

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kız oğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e,
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

bayke

07.07-2007, 15:03
İlginç bir yazar kısacası. Kitabını elinize aldığınızda ya ilk sayfada kaldırıp atar ve dünyada bir parça eksik yaşamaya devam edersiniz, yada dayanıp sonuna kadar okuyup bitirdiğinizde " vay be dersiniz! "
bak bu cümle aklıma neyi getirdi.
mina urgan'ın "bir dinozorun anıları" kitabındaki şu cümleye rastlayana kadar
her kitap okumaya değer deyip sevmesemde sonuna kadar okumak için inat ederdim.
mina urgan diyo ki orada.
bi karpuz alıp eve gelirsiniz. kesip bakarsınız kabaksa, tatsızsa atarsınız.
kitapda öyle..sevmediysem bitirmek için çabalamam.
ben de artık öyle yapıyorum.
ama şu amcanın kitabını bi gıdıkliim bakiim.
türkçeye çevirirken 1600 kelimelik cümleyi nasıl kurgulamışlar müthiş merak ettim.
yanlışım varsa düzeltin.
eski -osmanlı- türkçesinde de "ve" bağlacı ve noktalama işaretleri olmadığı için cümlelerin uzun olduğu söylenir.


tek kelimelik cümleler de olabilyor demişsin
o da bi şey mi .. o da bi şey miii..! andanteciim.
tek kelimelik kitap biliyorum ben yaa.
kitabın adı Bayke :)
tuğla gibi kalın, kaçıncı baskıyı yaptı unuttum.
levha olarak geldik bu dünyaya fasikül olduk ne mutlu fasikül olarak gitmeyenlere :)

alperstein

07.07-2007, 17:19
Sanem yine bir ucu açık başlık atmış, döktürmüssün...
Cümlelerin ne kadar uzun ya da kısa olması bence çok önemli değil. Asıl önemlisi, taşıdığı anlam ya da kişiye göre değişen yorum.
Ernest Hamingway'in bir öyküsünü anımsattı bana burada yazılanlar:
Öyküsünün adı ve kendisi şöyle:

"For sale, baby shoes. Never used."

Sizin öykünüzün 6 kelimelik başlığı ve tamamı ne olurdu acep?


Bayke dostum tek kelimeyle tefrika yazmış oku oku bitmez gaaari... Hahahaha... Tabii okumasını bilene...

"Eeee, seninkinin adını yaz hele bir de, biz sonra yazarız" diyecek olanlar için yazayım:
"Kendime rağmen kendimle birlikte yaşamaya devam"

Son not olarak da bana saçma gelen bir konudan sözedeyim. Tamam, çağımız artık iletişim çağı ve en az sürede en çok bilgi aktarımı gerekiyor çünkü zaman kıymetli ve genel olarak söylersek "time is money" ya da" vakit nakittir"

Durum böyle iken sms ve kısaltma ile iletişim çok mantıklı görünüyor. Ancak sorun şu ki iletişim olanakları arttıkça iletişim zorlaşıyor.
Evet vakit nakittir ve GSM operatörleri her saniye milyarlar kazanıyor.;-)

Aynı evde odadan odaya chat yapılıyor;-)
Kızımın cep telefonu nedense hep kapsam alanı dışında oluyor, fatura hemencecik tarafıma iletiliveriyor;-)

Neyse ben kaçayım msn de bi ark bişi sorcamış hade byeee
cu oki?
Kib
x

andante

07.07-2007, 17:42
Sevgili dostum bayke,

Vallahi ömür adamsın. :D Ya bu Faulkner e ben çok şey borçluyum. Niye dersen? Bu adamı ilk keşfettiğimde, yerkabuğu henüz soğumamıştı. :D Eski radyolarımızı hatırlarsın elbette, birbirinden güzel söyleşiler yapılırdı.İşte yine böyle bir programda Talat Halman, Faulkner ı anlatıyordu.

Aradım bildiğim tüm kitapçılarda, hatta o sıralar İstanbul da yaşamadığımızdan sırf bu yüzden babaannemi ziyaret ettim İstanbul da, yok yok yokkkkkkk tu.

Kimse bu adamın kitaplarını tercüme etmeye yanaşmıyordu. Eee haklılarda, bu arada noktalama işaretleri falan da kullanmaz bu adam aynı zamanda...Büyük harfmiş, küçük harfmiş yok öyle bir şey zaman zaman yazılarında.

Baktım olacak gibi değil, ben en iyisi İngilizce öğreneyim dedim. Ve İzmir Amerikan Kültür Derneğine yazıldım. Sayesinde orayı bitirip iyi derece de İngilizce öğrendim.

Sonunda kitaplarını İngilizceden okumaya kalkışırken, İngilizceyi biraz daha iyi öğrendim.

Ve yıllar sonra kitapları Türkçeye çevrilmeye başladı. Türk okurları da bu adamı tanıdılar mı bilmem.Ben yine de önermiyorum bu adamı. :D

Konuları son derece uçuk olan bu adamın aslında kitapları sana göre olabilir bayke. İsa yı zenci yapar, onu hadım eder, akla mantığa gelmeyecek her türlü şeyi yapar yazılarında. Sayfalar dolusu yer okuduktan sonra cümleyi çözersin;

Bunu isteyerek yapmadın değil mi diye sormuştur oysa.... :D

Haklısın Alper cümlelerin uzunluğu yada kısalığı değildir onları anlamlı yapan.İçerik, içinde taşıdığı anlamdır bazı şeyleri anlamlı yapan.

Onun çok sevdiğim bir yazısından alıntıyla kapayayım şimdilik bu konuyu;

Zaman mı, zaman diye bir şey yok, konuşmalarda anlatımı kolaylaştırabilmek için biz insanoğlu zamanı böldük, onlara isimler verdik, mayıs gibi, nisan gibi, perşembe gibi.... Oysa zaman var olduğu andan itibaren bildiği hızıyla akmaya devam etti.....

Baben

08.07-2007, 04:04
İster istemez düşünüyorum, eğer olmuş olsaydı bizde mi şimdi yapılanlar gibi davranacaktık?

Kesinlikle!! Aslında "Şu Çılgın Teknoloji" ile "Toplumsal Bilinç" arası uçurum o dönemlerde bu kadar büyük değildi. O nedenle ben, eskiyle yeniyi karşılaştırmıyorum bile.. ;) O an neyse o!



Geçmişten gelen doğru ve düzgün Türkçe kullanmak alışkanlığını hala sürdürürken yeni dağarcığımıza giren kelimelere veya cümlelere karşı oluşumuzun nedeninde gerçekte ne var acaba?


Aslında zamane gençliği bunu pek iplemiyor.. Onlar bir yolunu bulup anlaşıyorlar. (Onu nasıl beceriyorlar, bilemiyorum. :P ) Tasası bize düşüyor.. Her halde bu yüzden:


Konfüçyüs’e sormuşlar: “Ülkenizi yönetme imkanı size verilseydi işe önce nerden başlardınız?
Konfüçyüs demiş ki; önce dilimizi ele alarak işe başlardım, çünkü dil bozuk olursa iyi anlatamayız, düşündüklerimizi iyi anlatamazsak yapılmasını istediğimiz işler doğru dürüst yapılmaz, işler doğru, dürüst yapılmazsa, adetler ve kültür bozulur, adetler ve kültür bozulursa, adalet terazisi çalışmaz olur, adalet terazisi çarpılırsa halk ümitsizliğe, korkuya kapılır, ne yapacağını bilemez. Böyle bir halkı idare etmekse çok zordur”

Aydın Engin, yıllar yıllar önce bir yazısında anlatmıştı. Avrupa'da bir toplantıya gitmiş. Ve Fransız Eğitim Bakanı kürsüye çıkmış orada. Demiş ki "Gelecekte iki sınıf insan kalacak: İyi eğitilmişler ve iyi eğitilmemişler." Bu iki konunun ne alakası var" diye sormayın. Çok alakası var. De mi Sevgili andante hocam? :wink:




eski -osmanlı- türkçesinde de "ve" bağlacı ve noktalama işaretleri olmadığı için cümlelerin uzun olduğu söylenir.

"ve" yerine "-u", "-ül" takıları falan vardı da, noktalama işareti olmadığı için cümlenin ne zaman bitmesi gerektiğini, bittiğinde ne yapacaklarını bilemiyorlarmış garibanlar. :P Yeni Türkçeye geçildiğinde ise epeyce bir süre, uzun ve ağdalı cümle kurmanın marifet olduğu sanılmış, ".ok yemenin arapçası" özellikle hukuk alanında uygulanagelmiştir.


levha olarak geldik bu dünyaya fasikül olduk ne mutlu fasikül olarak gitmeyenlere

"Ot gelip odun gitmek" diye bir deyim vardı. (Yoksa da ben uydurmuş olayım. :P ) Seninkisi daha iimiş. ;)

andante

16.07-2007, 03:44
Babama İkinci mektup....

Sevgili babacığım;

Seni kaybedeli üç yıl olmasına rağmen, sızım hala dinmedi. Pek dinmesini de istiyor değilim açıkcası. Çünkü yaşantımda kabullenmekte zorlandığım tek şey seni kaybetmek oldu. Hala seni kaybetmiş olma gerçeğini sindiremiyorum.

O kadar alakasız bir konudan yine aklıma birden bire geldin ki, seninle dertleşmek ve konuşmak isteğiyle yarın sabah mezarlığa gitmeye karar vermiş olmama rağmen dayanamadım, bu ikinci mektubumu sana yazıyorum.

Seni son günlerde daha çok özlüyorum baba. Nedenini bilmiyorum, Aslına bakarsan yaşam hiç kötü gitmiyor bizim cephemizde. Herhangi bir yaramazlık yok yani anlayacağın ama buna rağmen yüreğimin bir yerlerinde derin derin kanayan bir yara da var.

Bilirsin benim için yalnızlıkla tek başınalık birbirinden farklıdır. Yalnızlığı severim, çünkü yalnızlık diye bir şey yoktur, yalnızlık çoğulluktur bana göre. Ama tek başına olmak çok daha farklı ve insanı zorlayan bir olgu da aynı zamanda. İşte kendimi tek başına hissediyorum babacığım, onca kalabalığın arasında üstelik.Gelip geçici bir duygu bu biliyorum ama yine de hissettiğim bu, sana hiç yalan söylemediğim için bunu da açıklama gereği hissettim sadece.

Seni hatırlarken zaman zaman gözlerim dolsa da gülümsediğim de olmuyor değil. Biliyormusun babacığım, ben seni uzun zaman kasap sanmıştım.

Hatırlıyormusun, Almanyadan kesin dönüş yapıp bizleri Erzincan dan alıp İstanbul a yerleştikten sonra "Artık kendimin efendisi olacağım " diye bir büfe açmıştın ya Aksaray da....Annemle yine o çok sevdiğim kavgalarınızdan birine tanık olmuştuk abimle yine birlikte.

Ne güzel kavga ederdiniz annemle baba ya, bir çocuğun dünyasında belki kabus olabilecek bir olgu nasıl başardığınızı hala çözemediğim garip bir duyguyla büyük bir serüvene dönüşürdü bizler için. Birbirinize en hararetli konuşmaları yaparken bile saygı sınırını aşmayan ve bittiği anda söyleyecekleriniz, hiç bir şey olmamış gibi kaldığınız yerden sevgiyle başlayan ilişkinize hep hayran olmuşumdur.

Annem senin ticaretten hiç anlamayacağını savunarak bildiğin işi yapmanı istiyordu, sen ise büfe açmaya kararlıydın. Bilemiyorum bize eve her gelişinde salam vs. gibi şeyler getirdiğindenmidir ben de senin kasap dükkanın var sanıyordum baba.

Sizlere yaşadığım süre boyunca kızgın olacağım tek şey beni yaşıtlarımla aynı sınıfa göndermeyip Almanya dönüşü denklik sınavı nedeniyle iki sınıf atlatmış olmanızdan başka bir şey olmadı bilesin. Ve öğretmen fen dersi için göz istemişti ben de babam kasap diyerek getirebileceğimi söylemiştim.

Anneme, babam bana yarın göz getirebilir mi diye sorduğumda aldığım yanıtı da uzun bir süre anlayamamıştım açıkcası;

Niye baban getirsin ki ben hallederim.... :D

Halletmişti de bir kaç gün sonra fen dersinde annemin okula getirdiği gözü inceliyorduk. Daha sonraları senin iş yerin uzak olduğu için karşıya taşınma olasılığı çıktığında öğretmenim sayesinde senin kasap olmadığını öğrenmiştim. Haklıydı kadın, kasap dükkanını neden burada açmıyorsunuz diye sormuştu anneme.

Annemde; ne kasabı deyivermiş doğal olarak...

Bu sayede senin kasap olmadığını öğrenmiştim. Bunu duyduğunda attığın kahkahayı şu an bile duyuyorum babacığım. Kendimi nasıl aptal hissettiğimi de... Ama ne güzel bir babaydın sen, o kadar kısa sürdüki kendimi aptal hissedişim, yine bir anda senin sevgili, akıllı ,güzel kızın oluvermiştim.

Serttin aslına bakarsan, ancak o dengeyi nasıl kurardın anlayabilmiş değilim, şımaramazdık ta ama bilirdik ne yaparsak yapalım ne edersek edelim, hatalarımızla doğrularımızla sevecektin bizi.

İşte anlıyormusun babacığım kendimi neden tek başıma hissettiğimi?

Öylesine değişti ki insanların anlayışları. Sanki her şey siyah ve beyaz gibi davranılıyor. Grilere yer yok artık insanların yaşantılarında. Ya iyisin ya kötü. Ya güzelsin ya çirkin.. Çekilmez oldu insan ilişkileri aslına bakarsan babacığım.

Şu anda istediğim tek şey var baba.Yapamayacağımı çok iyi bildiğim bir şey . Yine senin elini tutmak, ve sana sımsıkı sarılmak...

Çok şey istedim değil mi....Şımarıklık ettim kusura bakma baba....

semra çetindağ

16.07-2007, 10:37
Seni sanırım epey zamandır tanıyorum andante ,gözlerin hep kalabalık bakar senin ,wattabede gözlerin ıssız gelmişti bana kendi kendime ne ki bu demiştim uzun konuşma derin anlaşma imkanımız olmadı hiç ,ama bu mektup beni senin ıssız bölgene gönderdi gzlerim yaşardı tam tersi bir babaydı benim babam (ve ilk kez benim babam yazdım ömrümde ) berbat bir evlilikti onlarınki 52 yaşlarında boşandılar gece babamı düşündüm bende onu tanıma fırsatım olsaydı ıssız bölgelerinde neler vardı acaba ?Yazınla gözyaşlarım yuvarlandı yarısı size, yarısı bize özlemek çok güzel bişi andante sevmenin zirvesidir çok şey iste şımar andanteciğim baban bizi vekil atadı bize şımar arkadaşım .... :)

bayke

16.07-2007, 12:14
mevlana;
Yanımda kimse olmadığından değil yalnızlığım,
yalnız olduğumu söyleyebileceğim kimsem olmadığından yalnızım ben.
demiş
bak yalnızlığını söyleyebildiğin binlerce kişi var bu sitede
demek kiii...!
neymişşş
yalnız değilmişizzzz :wink:

alperstein

16.07-2007, 14:34
İşte bunu kız çocukları başarabilir sadece. Çünkü baba-kız ilişkisini en iyi anlatan bir kız evlat yüreğidir. İyisiyle kötüsüyle...
Bana da yazılsın isterim doğrusu. Çünkü özlemler yaşatır gidenleri.
İçten satırların için ve daha önemlisi duygularını paylaştığın için teşekkürler sevgili andante;-)
İyi adammış rahmetli diyelim de belki duyuyordur bizi;-)
Sevgilerimle

andante

01.10-2007, 00:30
Canım dostum alper bir mail göndermişti bana, okuduğum zaman içime yayılan sıcaklığın nasıl bir şey olduğunu sizlerde çok iyi biliyorsunuz.

Çünkü o yazısını sitemizde de yayınladı ve sizlerin ona cevap olarak yazdıklarını gördüğümde aynı sıcaklığı yaşayanlar olarak bütünleştik.

Bu yazıyı ilk aldığımda ; cevabı yazılacaktır diye belirttim can dostuma da bir türlü yazmaya fırsatım olmadı.Düşünmedeydim.... :D

Biliyormusun dostum, yazındaki can noktasının dışında senin yazın bana bir çok şey hatırlattı aslına bakacak olursan.Senin tersine aslında ben kış mevsimini daha fazla sevenlerdenim. Biliyorum, kışın zorluğu başka, kış ağır bir mevsim. Ama yine de yaşadığımı hissettiğim mevsimdir kış benim için.

O kadar uzun zamandır çalışma hayatının içindeyim ki, bana soracak olursan doğduğum günden beri sürekli çalışıyorum gibi geliyor.Hiç durmadan bir yerden bir yere koşturmak, çabalamak, biraz soluklanmak için bir sürü yöntemler bulmak hepsi ama hepsi kış aylarında yaşadıklarım.

Öylesine bütünleşmişim ki aslına bakacak olursan kış aylarıyla, yaz aylarında da ister istemez sıcağın o insanı bunaltan anlarında serin bir denize girmek falan kesmiyor alışkanlıklarımı. Benim için ölü dönem yaz.

Ne kadar garip değil mi? Sadece sıcağa isyan ettiğim ve üretkenliğimin neredeyse sıfıra geldiği bir dönem yaz ayları.

Yüzüme tokat gibi vuran fırtınayı özlüyorum yaz aylarında...Kendime geliyorum.

Yağmur yağarsa tabii, ıslanmayı seviyorum. Hiç telaşsız ıslana ıslana ve hasta olmayı göze alarak dolanıyorum kış aylarında. Yağmur damlalarının yüzümde bıraktığı ıslaklığı seviyorum ve bu yüzden şemsiye de kullanmıyorum.

Ah!! bir de kar yağarsa... ayaklarımın altında gacır gıcır eden o seslerin garip senfonisini seviyorum. Bir de sobalıysa ev, eski günlerimdeki gibi, kestanelerin sobada çatırdayan seslerini işitmeye bayılıyorum.

Sana garip gelecek belki ama boza ya bayılıyorum. Sırf boza için kışı bekliyorum hele bir de sahlep yok mu o sahlepppppppp.

Odamın bir köşesinde büzüşmüş olarak elimde bir kitap ve çayımı yudumlarken aldığım zevki yaz aylarında alamıyorum be bir tanem. :D

İnsanların hep acelesi var kışın. Ordan oraya giderken koştururcasına yürürler biliyorsun değil mi?İçlerinde kimbilir hangi keder vardır, yada hangi coşku.... İşte bu hareketliliği seviyorum.Birilerinin bir yerlerde bir telaşının olması bana dünyanın döndüğü izlenimini veriyor.

Kederlerle, mutluluklarla, sevinçlerle, kahkahalarla, gözyaşlarıyla insana ait ne varsa görebiliyorum kış mevsiminde.

Yazın insan daha bir planlı, bir şeye koşullanmış bir robot gibi geliyor bana. Eylenmeli, mutlu olmalı, dinlenmeli., bir de evlenmeli :D .. meli malı... mevsimi benim için yaz.

Ama sen hangi mevsimde olursan ol benim canımcığımsın.Koşulsuz, olduğun gibi, hangi mevsimde tanıdığımı unuttuğum, tanıdığım için mutlu olduğum, dokunabildiğim, duyabildiğim dostumsun.

Seni seviyorum can dostum...

andante

05.10-2007, 21:11
Yarın 6 ekim 2007, yani güzel, efsunlu kentim İstanbul un düşman işgalinden kurtuluş günü.

Bu İstanbulluların bile bilmediği önemli tarih cumartesine geldiği için okulumuzda İstanbul un kurtuluşu ile ilgili kısa bir program bugünden yapıldı benim okulumunda.

Fonda büyük besteci Göksel Baktagir in İstanbul u her şekliyle hatırlatan müziği eşliğinde şiirler okundu , konuşmalar yapıldı.

Yapılan konuşmaların dinlendiğini pek sanmıyorum. Ama yinede sesini çıkartmamaya özen gösterebiliyor minik öğrenciler. Birden birinci sınıf öğrencilerinden birine gözüm takıldığında ağladığını gördüm. Öylesine güzel ağlıyordu ki ... O güzel minik yüzünden aşağıya doğru akan gözyaşlarının nedenini merak etmemek mümkün değildi. Sonunda öğretmenide fark etti ve neden ağladığını sordu usulca.

Duygulandım, cevabı karşısında bende duygulandım.... :)

Artık müziğin etkisiylemidir yada konuşmaların içindeki anlamı keşfetmiş olabilme olasılığımıdır bilmiyorum ama minik bir öğrenci ağlıyordu....

Kendimi konuşmalardan sıyırarak müziğe verdim.

Nasıl da güzel çalıyordu Göksel Baktagir..... Okulumuzun o tarihi dokusu etrafında İstanbul a yakışan bir müzikle , bu efsunlu kenti ilk kez gördüğüm beş yaşıma kadar gittim....

Bu yaşıma kadar geçen süre son derece modern bir şehirde Hamburg ta geçmişti. Nasıl olduysa o yıl benim sevgili babam yaz tatilini istanbul da geçirmeye karar vermiş olmalı ki, uzun bir yolculuktan sonra gözlerimizi yine ilk kez göreceğimiz babaannemlerin ahşap iki katlı evinde açıvermiştim.

İnsanları hayal mayal hatırlıyorum o ilk günkü karede. Ölesiye uykum vardı ve belkide yastığa 15 santim kala uyuyuvermiştim.

Ebeveynlerin istedikleri türden bir çocuktum. Asla ama asla onlara söz gelecek bir şey yapmazdım. Kurallara uyar bana izin verildiği sürece başka sınırlara girerdim.Asla katı bir kural yok tu ama önce annemin gözlerine bakıp ondan belli belirsiz bir onay almadan herhangi bir şeyi yaptığımı hatırlamıyorum.

O ahşap evde gözlerimi ilk açtığımda dışarıdaki odada sohbet eden insanların sesleri de vardı. Yatakta şöyle bir doğruldum ve kocaman bir yatağın içinde buldum kendimi. Bizim evdeki eşyalara hiç benzemeyen son derece garip eşyalar vardı ve gerçekten büyüleyiciydi.

Şu yaşımda bile eğer dünyanın en zengini olsam isteyeceğin ilk şey nedir diye sorsalar hiç tereddüt etmeden parfüm diyebilirim. :D

Bin tane parfümüm olsa binbirinciyi isterim. Tek lüksüm budur.

Güzel koku.....

Tam karşımda konsolun üzerinde birbirinden güzel minicik şişelerde bir şeyler duruyordu. Öylesine gözalıcıydı ki, dokunmak istiyordun.

İlk kez annem yanımda değilken, ondan onay almayı beklemeden o minik şişelere dokundum ve açtım kapağını.

Tanrım !!!! O ne inanılmaz kokuydu. Şu an bile o kokuyu hatırlayabiliyoruım.

İstanbuldaydık ve İstanbul güzel kokuydu.

Bir ona bir buna derken kokular birbirine karıştı ve birden bire açılan kapıdan beyaz saçlı bakımlı güzel bir kadın giriverdi. Öylesine korkmuştum ki döküverdim şişelerden birini...

Kokunun hırsızlığı yapılmaz dedi beyaz saçlı güzel kadın.

Nasıl utandım, anlatamam.

Ta içeriye kadar gitmiş parfümün kokusu. O zamanlar bildiğimiz parfümler şeklinde değildi kokular. Esans denilen küçücük püskürtmesi de olan son derece güzel şişelerde bulunuyordu.

Babaannemmiş o beyaz saçlı güzel kadın.

Dökülen şişeye hiç aldırış etmeden sadece;

Bunlar senin için çok ağır kokular gel şimdi sana başka kokular sürelim dedi ve beni mis gibi kokan bir banyoda kendi elleriyle yıkadı...

Mis gibi sabun kokuyordum.

İstanbuldaydık ve İstanbul sabun kokuyordu.

Şaşkındım, herşey ne kadar farklıydı. Almanca konuşmayı çok iyi bilen büyükbabam gizli bir sözü nedeniyle bizimle hiç Almanca konuşmadı ama abimle yaptığımız konuşmaları dinlerken söylediklerimizi anlamış olmasının şaşkınlığını da hiç unutamamıştım. Nasıl bilebilirdiki????

Ellerimizden tutup Kuşdili çayırına götürdüğü ertesi günü hatırlıyorum.Bana ormana geldik gibi gelmişti. Her yer nasılda ağaçlarla kaplıydı ve yaşlıca bir adam şimdiye kadar hiç görmediğim garip bir bisikletle çocukları para karşılığı ormanda gezdiriyordu.

Büyük babam bizleri o garip bisikletle gezdirtti o adama. Pırıl pırıl bir güneş ağaç yapraklarının arasından süzülürken hiç duymadığım başka kokular geliyordu burnuma...

İstanbuldaydık ve İstanbul yaprak kokuyordu, toprak kokuyordu...

Bugün üzerinden arabamla geçerken içimin sızladığı yol, Küçükyalı da, son derece güzel bir plaja gittik bilmem kaçıncı gün. Hamburg ta da limanda çalışırdı benim babam. Onu ziyaret ederdik ama deniz hiç bu kadar mavi değildi orada .

Ailece Küçükyalı plajında denize girerken mutluluk seslerimize başka kokular karışıyordu.

İstanbuldaydık, ve İstanbul tuz kokuyordu.

Güzel bir gündü benim için bugün.

Hiç tatmadığım kokuları ilk kez duymamı sağlayan güzel kentim, kurtuluşunun bilmem kaçıncı yılı kutlanacak yarın, şimdi hangi istilalardasın hiç fark edilmeden......