Sayfa 4 / 17 İlkİlk 1234567814 ... SonSon
Toplam 245 mesajın 46-60 arasındakiler

Konu: Sırdaş...

Buraya tıklayarak yazıları büyültebilirsiniz Buraya tıklayarak yazıları küçültebilirsiniz
  1. #46
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.436

    dostempati

    STAR, dünyanın en güvenli, en sağlıklı, en konforlu ve en dayanıklı tekerlekli sandalye minderi.
    fotoğraflar için link: 300 SENE SÜRDÜ UYANMALARI. AMA 9 SENE DAHA SABIR… (1.BÖLÜM / Tarık C. / ON ALTI YILDIZ

    300 SENE SÜRDÜ UYANMALARI. AMA 9 SENE DAHA SABIR… (1.BÖLÜM)

    “BU DÜNYA HAYATI OYUN VE EĞLENCEDİR.” diyor Hazret-i Allah Kur’an’ında... Uyarıyor bizi ve “Bu oyuna gelmeyin.” diyor. Bazı insanlar bu uyarıya dikkat kesilip her türlü engelleri ve “mıknatıs yolları” aşmaya çalışırken kimileri ise “ONLAR AHİRETİ BİLDİKLERİ HALDE, BİLEREK VE SEVEREK DÜNYAYI AHİRETE TERCİH EDERLER.” ayetine mâsadak olmayı tercih ediyorlar. Kırmızı yada mavi hap… İşte bütün mesele bu.

    Bu oyun sahası olan dünya sahnesinin açılmasının müsebbiplerinden biri kainatın en yaşlı varlıklarından biri olan Şeytan’dır. Kendine tâbi olanlarından kimini Monopoly’de, kimini onu da kuşatan satranç oyununda istihdam eder. George Soros gibiler kimi satranç oyuncularının iyi bir elemanıdır. Ama uzmanlık alanı Monopoly’dir. Biz işin satranç kısmına bakmaya çalışacağız.

    Şeytan’ın satranç için istihdam ettiği elemanları keyif alıyorlar bu oyundan. Yürek taşıyan, can taşıyan insanların kan ve gözyaşları üzerine zalimce bir oyun sürdürüyor ve şeytanî bir haz alıyorlar… İnsanların bazılarını da ilizyonlarla, telkin ve vesveseler ile kendi kara köşelerine kara satranç taşları olarak çekiyorlar. Kimileri piyon oluyor, kimileri at, kimileri fil, kimileri kale, kimileri ise kendini vezir ve şah rollerinde buluyor. Sahte şahı korumak için bazen birçok piyon feda ediliyor.

    Göklerin, yerin ve ikisinin arasındakilerin Rabbi olan Hazret-i Rahman ise, oyun için değil, oyundakileri kurtarmak için kendi has kullarını kurmaylar olarak satranç oyununda istihdam eder ve katından verdiği ilimler ile onları yetiştirir. Malum, “Allah’ın da bir planı var.” ve Allah “Hayrul makirîn”dir (tuzak kuranların en hayırlısı). Tabii bu tuzak ve planlar oyun için değil; mazlumları oyundan kurtarma ve eşref-i mahlukât olan insanın onurunu muhafaza etme adına…

    Kainatta cari olan diyalektik yasa gereği hayır ve şer orduları; Rahmanî ve şeytanî güçler bu satranç tahtası üzerinde hep bir mücadele içindedirler. (Rabbim bizleri de bu masa üzerindeki Rahmanîlerden eylesin inşallah.)

    Şeytan yüzeyseldir. Gördüğü bir satıhtır ancak. Derinliklere nüfuz edemez. Algılayışı iki boyutludur. Hazret-i Adem’i gördü ve onun “suretine” takıldı gözleri. Satıhı aşamadı. Eğer ondaki cevheri; ruhu görseydi o da secde edecekti Adem’e... Suretperestliğinin, iki boyutlu görüşünün kurbanı oldu. Üstadı Şeytan olanlar; derslerini ondan alanlar için de durum farklı değil. Yoktur Şeytanîlerin dünyasında derinlik… Yoktur gönül ve ruhla irtibatları… Herşey surettir, niceliktir onlar için. “Flatland”(*) de yaşarlar onlar. Üçüncü, dördüncü, beşinci… boyutlardan habersizdirler. Belki bir gün düşünür gibi gözüken robotları olacak. Bilgisayarları var aynı şekilde… Ama ne kadar gelişirlerse gelişsinler iki boyutu aşamayacaklar. Akl-ı meaş’ın dar sınırları içinde “çamura saplanmış eşek” gibi yuvarlanacaklar (Mevlâna). Şeytan’ın en büyük projesi olan Deccal’de tek gözlü değil mi zaten… İnsan derinlik boyutunu; üçüncü boyutu, iki göz ile görür ancak… Hakikatlerin çekirdekleri olan rakamlara bakışları gematrianın dar ve çarpık alanı ile sınırlıdır. Nefis ve bedenlerinin emrinde iki boyuta mahkum zavallılar…

    Rahmanîler ise nefis ve beden yanında kalb, ruh, sır, hafi, ahfa boyutlarına da vakıftırlar ve çok boyutlu görürler. Zira onlar “Müminin ferasetinden korkun. Zira o, Allah’ın nuru ile bakar.” sözüne mazhardırlar. Onların akıl fişleri gönül prizlerine takılı olduğu için 3,4,5,6 boyutlu görür bir akla, bir görüşe sahiptirler. “AKLEDEN KALPLERİ” vardır onların… Onların eğitildikleri satranç tahtası 6 yüzeylidir. Kabe’nin korunması bunlara emanet edilmiştir sanki. Zira Kabe 6 yüzlüdür. Şeytan ve avanesinin tek yüzeyli satrancına karşılık onlar 6 yüzeyli oynayabilecek bir donanıma sahiptirler. Gematriaya bedel cifir gibi semavî ilimler ile yetiştirilmişlerdir. Bunlar “Arifler”dir.


    Ama bu Arifler’in Şeytan ve kurmayları ile satranç masasına oturmadan evvel kendilerinin bitirmesi gereken bir başka satranç oyunu vardır. Bu oyunun oynandığı meydan Arif’in kendi enfüsüdür. Burada Şeytanîlere bedel Arif’in kendi nefsi vardır. Tabii nefsin suflörü olan Şeytan burada da aktiftir. Bu oyunun adı “Arifler’in Satrancı”dır. Bu oyunu bitirmeyen, afakta olan diğer satranç oyununa geçemez. Kurmaylardan olamaz. Bu oyunu bitirdikten sonra 6 katlı satrancı; 6 yüzden oluşan o mübarek kübik yapının (Kabe’nin) sırlarını öğrenirler ve otururlar Şeytan ve kurmayları ile karşı karşıya…


    Şeytan’ın son amacı bu oyunda “Novus Ordo Seclorum”a; bizcesi “Karnuşşeytan”a (Şeytan Çağı) ulaşmak… Dünyanın en çok elden ele gezen materyali olan 1 doların arkasında bu oyunun şifrelerini verirler bizlere: Evi (Şeytan’ın) ve sisteminin sembolü olan tamamlanmamış bir piramit ve altında “Novus Ordo Seclorum” ve piramidin üstünde “Annuit Coeptis”; yani “başlanmışın tamamlanması” (Satrancın son hamlesi) yazılıdır. Bu tamamlanma ise, piramidin eksik kalmış üst kısmına yukarıdaki, içinde tek bir göz bulunan üçgenin oturtulması ile olacak. Bu onun kuruntusu. Ama ne yapalım, tek gözlü olduğu için ancak tek yüzeyle oynanan satrancı bilen bir oyuncu o...



    Onun piramidi varsa bizim de korumamız gereken 6 yüzeyli Kabe’miz var. Kabe’nin sırlarının anlaşılması insanlığın bayrağının yeniden göndere çekileceğinin işaret ve emaresidir. Bundan sonra ki yazımızda satrancın bizcesinden ve hilâlîlerin bazı büyük satranç oyuncularından bahsedeceğiz. Bakalım Tunus, Mısır ve Libya’daki gelişmeler bu oyunda ne ifade ediyor?

    Ha bir de unutmadan… Satranç tahtasında her bir oyuncunun kaçar taşı vardı?

    (*) Flatland: Rahip, öğretmen, okul müdürü, Shakespare ve Bacon uzmanı, dilbilim ve teoloji alanlarında ellinin üzerinde kitabın yazarı Edwin A. Abbot’ın önemli bir eseri.

    Tarık C.
    tarkci@gmail.com

  2. #47
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.436

    dostempati

    fotoğraflar için link: Amerika’da Daha Büyüğü Olmasın Diye… / Tarık C. / ON ALTI YILDIZ

    Amerika’da Daha Büyüğü Olmasın Diye…

    El cevap: 16 sayfa. (Bu cevap hangi sorunun cevabı merak edenler bir önceki makalenin sonuna bakabilirler.) (/ / ON ALTI YILDIZ)

    Deprem Şeytan’ın hiç sevmediği bir hadisedir. İnce bir sırdan dolayı depremden Şeytan ve dolayısı ile hizbi hiç hoşlanmazlar. Bizlerde “Zilzal” dönemini bitirmek üzereyiz. “Kainatın kalbi” bir başka atacak artık. “Kainatın ruhu” Cebrail (as)’dır. Ruhu olan kâinatın elbette bir kalbi de vardır. (“Kainatın kalbi” ile hemdem olanlardan ayırma bizi Ya Rab! Amin!)

    Bu dönem biterken, kalbe düşman olanlara; “gönül tepesi”ni ele geçirmek isteyenlere; kalpsiz insan yetiştirmeye takıntılı olanlara bir mesaj vermek istiyoruz. Bu mesajı iki yakası ile iki loblu insan beyni gibi olan; ism-i Camii’ye mazhar, İslam’ın zahirî başkenti ve dünyanın beyni olan İstanbul’dan veriyoruz: “Daha büyük deprem olmasın; kulak ver Ey Amerika!” Suriye ABD İle Anlaşırsa Ne Olur? / ON ALTI YILDIZ

    Bu sabah 5,9 büyüklüğündeki bir deprem ile Amerika başkenti sarsıldı.(New York'lular depremi terör saldırısı sandı )Ülkenin doğu kıyılarında 1944’ten beri bu büyüklükte bir deprem olmamış. İnsanlar sarsıntının sebebinin bir bomba olduğu kanısına kapılmış ve yeni bir terör saldırısı olduğunu zannetmişler. Zavallılar “korku büyüsü” ile mum gibi yumuşatılmış ve şeytanî toplum mühendislerince her şekle sokulabilecek hâle gelmişler. Şuur altlarına 11 Eylül olayı öyle derin zerk edilmiş ki; bu büyük şeytanî miladın (11 Eylül 2001) 10. senesi dolmak üzereyken Virginia’da meydana gelen depremi yine insan mahsulü bir terör olayı olarak panikle karşıladılar. (“Asâ: Bir Meczubun Rüyası-4” kitabında geçen “korku büyüleri” ve “beyin virüsü” konularını hatırlayalım.)


    Amerika’da Virginia eyaletinde oldu bu deprem. Başkent Washington’un da içinde olduğu Virginia eyaletinde… Washington ise Şeytanîlerin zahirî başkentidir. “Washington Anıtı” bu başkentliğin bir sembolüdür. Ne enteresandır ki bu sembolün tepesi bu depremde hasar görmüş ve “Washington Anıtı” ziyaretçilere geçici olarak kapanmış.


    İsrail, Şeytan’ın çekirdek kadrosu Şeytanîlerin kendilerine bir kalkan ve bir legalleşme kılıfı olarak kurdukları bir yapı; Amerika Birleşik Devletleri, bu İsrail devletinin kollanması için kalkanlık misyonu eda eden bir yapı; Pentagon ise, bu Amerika Birleşik Devletleri yapısının savunma ve kalkanı olarak kurulmuş bir yapı. Yani Şeytanîleri korumak için matruşka bebekleri gibi organizasyon var:

    1) Şeytanîler
    2) İsrail
    3) Amerika
    4) Pentagon

    Pentagon, Amerika’nın savunma bakanlığının ismi. Kelimenin manası “beşgen şekil”.

    Bizde ise merkezde Mekke ve Medine var. Bir dış merkezde ise Hilâlîlerin; yani Hilâli güldürmek için çalışanların merkezi ve İslam’ın da başkenti olan İstanbul.

    “Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!” -İstiklal Marşı-



    İstanbul’un ve temsil ettiği hakikatin muhafızı olarak Türkiye ve onun Peygamber ocağı ordusu. Pentagon’un “beşgen şekil” manasına geldiğini söylemiştik. Onlardaki sahtesi; bizde o beşgenin yani savunma gücünün aslı var; bayrağımızın beşgen yıldızı:


    “O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
    O benimdir, o benim milletimindir ancak!”
    -İstiklal Marşı-

    (Tabii nedir bu “beşgen”in, “yıldız”ın manası ve neden üzerinde böyle bir iddialaşma var; bu başka bir yazının konusu.)

    İstanbul’a kondurdukları Şeytan işi pislik olan yapının; yani dikilitaşın üzerine ne yazıldığını, neleri kodladıklarını ve bu kodladıkları içerisinde Suriye ile (yada Suriye’de) olacak bir savaşa ait hedef ve planlar olduğunu da biliyoruz. Size daha önce demiştik; vazgeçin bu Suriye’yi işgal planınızdan ve Türkiye hakkında kurduğunuz kuruntulardan… Deprem hakkında uyardık sizi 5 sene önce… Doğrusunu Allah bilir, bu deprem ufak kalabilir muhtemel diğerleri yanında. İstanbul dikilitaşına yazdıklarınızı uygulamaya çalışırken, bak, sizin en büyük taşınız; şeytanî sembolünüz Washington Anıtı-Dikilitaşı zarar gördü. En dış kalkanınız olan Pentagon’u boşaltmak zorunda kaldınız. Hem de ufak bir titreyiş ile… (Ah, acaba o titremenin, Somali’de sıtmadan titreyen bebeler ile bir alakası olmasın?)

    Biz ise millet olarak önümüze dikilmiş “sarp yokuş”u aşmak için sadakalar verdik; fedakârlık hikâyeleri yazdık bu rahmet ayı olan Ramazan-ı şerif’te… Asırlardır ağlattıklarınızı, köleleştirdiklerinizi bir nebze de olsa dindirmek adına bu millet, fakiri ile zengini ile saçıldı bir ay boyunca… Hem de bire bin verilen bir bereket ayında. Tesadüf değildi bu elbet... Allah kaderî bir program ile denk getirmişti. “Zülkarneyn misyonu”na sahip bu milletin, önüne dikilmiş bir “sarp yokuş”u aşması için Ramazan gibi bir sevap katlayıcı ve Somalili gibi Beled Suresi’ndeki bazı hallere mazhar kardeşler gerekiyordu. (Bu meselenin detayı inşallah gelecek yazımızda.) Aşacağız inşallah PKK belasını, Suriye tuzağını; aşacağız “sarp yokuş”u… Zira millet olarak verdik bu sefer sadakamızı ve vermeye de devam ediyoruz. Allah kabul etsin infaklarımızı, Somalili kardeşlerimizin yüzünü güldürsün ve sıtmalı bebeklerin titremeleri ile tüm İslam alemi, Türk dünyası kendine gelsin inşallah. Amin!

    Bu Şeytanîlerin, bu sihirbazların kurdukları tuzaklar ne olursa olsun, Rahman’ın kulları -muradullah ölçüsünde- onların hücumlarını, tuzaklarını boşa çıkarırlar. Selam olsun tüm o has kullara… Selam olsun “gayb erleri”ne… Hatta şeytanî hücumları boşa çıkarmak şöyle dursun, onların zahirî başkentine dev gibi bir bina dikerler. Hem de tam diplerinde… Onların kalesinde dahi haykırırlar Rablerinin adını: “Allah!” Washington'daki ALLAH Yazılı Bina Kimlere Mesaj Veriyor ? / Oktan Keleş / ON ALTI YILDIZ



    Yazımı şu sözlerle bitirmek istiyorum:

    Onların sihirbazları, Mandrakeleri;
    Onların Obamaları, Mandrake yardakçısı Abdullahları (Lothar);
    Onların Pentagonları varsa,
    Bizim de Oktagonumuz var.
    (Oktagon sekizgen şekil demektir.)



    NOT: Bazı okuyucularımızdan, gizemli bir üslup ile yazdığım ve bu yazılarımın anlaşılmasının zor olduğu serzenişleri alıyorum. Haklılar. Ama çok özel bir çaba göstermiyorum bunun için. Açıkçası bu makaleler, Oktan Keleş Bey’in kitap ve yazılarını takip edenler için kaleme alınıyorlar (klavyeye mi demeliydim?) daha çok… Hatta Oktan Bey’i hassasiyet ile takip edenler için bazı sürprizlerde içeriyorlar. Onun, kitap, makale ve televizyon programlarında yazmadığı ve dile getirmediği bazı önemli bilgiler Tarık C.’nin makaleleri içine yedirilmiş oluyor. Oktan Bey’i sevenler için yeni sorular ve yeni cevaplar…

    Soru: Bir Yahudi çizerin (Lee Falk) eseri olan “Mandrake”nin düşmanı olan kötü karakterin ismi nedir?

    Tarık C.
    tarkci@gmail.com

  3. #48
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.436

    dostempati

    Yazının tamamı ve ilgili fotoğraf için: EMİR YILDIZ'DAN: Mukaddes Emanetler / ON ALTI YILDIZ

    Osman Baba anlatmaya ben ise not tutmaya başladım:

    “Tarih, İstanbul’un düşman işgalinden kurtulacağı günler. Kuvay-ı Milliye ve Türk Kuvvetleri İstanbul’a doğru ilerliyor. İstanbul’a giren Türk Ordusu’nun başında en yüksek rütbeli komutan olarak Şükrü Naili Paşa var. Şükrü Paşa, Soyadı Kanunu’ndan sonra Gökberk soyadını alacaktır.

    Şükrü Paşa, İstanbul’a girmeden önce güvendiği kurmay subayları ile hareket planını tekrar gözden geçiyordu. Planın esas kısmını 10 kişi biliyordu. Hareket planında hassas bir bölüm var ve bu bölümü bu 10 seçkin subay dışında kimse bilmiyor. Şükrü Paşa'nın, işte bu 10 seçkin rütbeli subayına, ana ordu İstanbul’a girmeden evvel verdiği çok gizli bir görev vardı. Kuvay-ı Milliye gizli teşkilatınca, İstanbul’daki Kuvay-ı Milliye istihbaratçılarına bu görev ile ilgili gerekli bilgiler verilmişti.

    Bu kriptolu mesajı alan Kuvay-ı Milliye istibatçıları, aldıkları talimat doğrultusunda İstanbul’da birkaç operasyon gerçekleştir gerçekleştirmişlerdi.
    İşte bu 10 seçkin subaya verilen birinci görev şuydu:

    Topkapı Sarayı’ndaki ve Osmanlı hanedanının envanterinde bulunan “Mukaddes Emanetler” kaçırılmasın diye koruma altına alınacaktı. “Mukaddes Emanetlerin” bu karışıklık ortamında başına bir hâl gelmesin diye bir gece, Saray envanterinden alınarak Fatih’te bir eve gizlice taşındı ve muhafaza altına alındı. Bu işi de tereyağından kıl çeker gibi yaptılar…

    İngilizler bu “Mukaddes Emanetlerin” peşindeydiler ve bunun için hanedanın bazı üyelerine büyük paralar teklif etmişlerdi. İngilizler, her şeyi "sarı liraları" ile alacağını sanıyorlardı.Tabi ki, hanedan mensuplarından olumsuz cevap almışlardı.

    Osmanlı Hanedanı, bir çok tarihi eseri, ricalar karşısında başka ülkelere hediye etmiştir. Bundan cesaret alan ülkeler işi “Kutsal Emanetlere” getirince kesin bir dille “red” cevabını almışlardır.

    Erol Derman
    buulkem@gmail.com

  4. #49
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.436

    dostempati

    Yazının tamamı ve ayrıntılı fotoğraflar için: EMİR YILDIZ'DAN: Hitler Projesi / ON ALTI YILDIZ

    EMİR YILDIZ'DAN: Hitler Projesi

    Osman Baba kitaba benzer bu katalogu alarak çantasına koydu: “Böyle ortalıkta durmasın. Ne olur ne olmaz. Eren evladım, sanırım merak ediyorsun, bu nedir? diye. Haklısın, şimdi anlatacaklarımı iyi dinle. Yakın tarihin en önemli olaylarından birini, Hitler’in nasıl hazırlandığını ve İsrail’in nasıl kurulduğunun ipuçlarını vereceğim sana. Hitler bir proje olarak nasıl hazırlandı ve Hitler’in üzerinde yapılan tıbbi deneyler neler? Elimizdeki bu eser, Hitler’in sağlığı üzerinde nasıl oynandığını bizlere anlatmaktadır,” dedi ve anlatmaya başladı.

    Konumuz “Hitler Projesi”.

    Fransa’nın tarihi incelendiği zaman kadim Mason teşkilatının kök saldığı merkezlerden biri olduğu görülecektir. Masonların büyük İsrail’e hizmet ettiği ise malûmdur.

    Fransızlar masonluğa o kadar önem veriyorlardı ki, sömürgelerinde bile masonik sembolleri kullanıyorlardı. Sömürge haline getirdikleri bölgelerde basılan paraların üzerinde masonik pagan sembollerini kullanıyorlar ve bunu sömürge sözleşmeleri ile garanti altına alıyorlardı.

    Sömürge sözleşmeleri masonik planlama dahilinde Fransa devletince yapılırdı.

    İşte Fransa’nın sömürge haline getirdiği Fas’a ait paralarda dahi bu masonik semboller kullanılmıştır.” dedi Osman Baba ve cebinden demir paralar çıkararak bana gösterdi. Ben de gösterilen bu paranın resmini çektim. İşte resmini çektiğim Fas’a ait, üzerinde masonik semboller olan para:


    Erol Derman

    buulkem@gmail.com

  5. #50
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.436

    dostempati

    Arı Ölümleri ve Sinop ABD Radar Üssü / ON ALTI YILDIZ

    ARI ÖLÜMLERİ ve SİNOP ABD RADAR ÜSSÜ

    Bilindiği üzere son yıllarda topluca arı ölümleri gerçekleşmektedir. Toplu arı ölümleriyle ilgili bir çok sebep ortaya atıldı: Kimyasal gübreler, arı hastalıkları, iklim değişiklikleri vs.

    Evet, bütün bu sayılanların arı ölümlerine sebep olduğu açık. Ekolojik dengenin bozulması ile de alâkalı bu konu. Ancak bizim burada dikkat çekeceğimiz farklı bir yön var: Toplu arı ölümlerinde kasıtlı bir müdahale var mı? Bu çok önemli, çünkü tüm bu sebepler bir silaha dönüştürülürse, zamanı gelince de bu silah kullanılır.

    Ülkemizde arıcılığın tarihi oldukça eskilere uzanır. Osmanlı zamanında da arıcılık faaliyetlerine çok önem verilirdi. Hatta Sultan II. Abdülhamid devrinde arılara musallat olan hastalıkların sebebi araştırıldığında, altından ecnebiler çıktığı belgelerle sabittir.

    Devletimiz her zaman arıcılığın gelişmesini teşvik etmiştir. Ülkemizde örfi, kültürel arıcılık bu toprakların olmazsa olmazı olmuştur. Türk milleti, arı kovancılığı konusunda dedelerinden edindikleri tecrübeleriyle bal üretimi yapmışlardır.

    Bizim bugün arıcılıkla ilgili söyleyeceklerimiz; ekolojik, iklimsel veya bilinçsiz kovancılığın dışında bir konu. Arıcılık ve arı popülasyonu sadece bal üretimiyle değil, bulunduğu bölgede tarım ve doğal ekolojiye de en büyük faydayı sağlamaktadır. Yabancılar, tarım üretiminde arıların ne kadar önemli olduğunun farkına varmışlardır. Özellikle arı kovanlarını meyve bahçelerine konuşlandırırlar. Arılar, tozlaşmayı ve çiçeklerde döllenmeyi sağladıkları gibi polen transferleriyle mikro gübreleme görevini de yapar. Böylelikle meyve tarımı verimi kat kat artar. Tarımda kullanılan arı popülâsyonu tamamen bilimseldir. Bunlar bilinen şeylerdir.

    Şimdi asıl anlatacağımız konuya girelim: Arılar belli frekans düzeyindeki seslerden etkilenebilmektedir. Bilim adamları, son yıllarda cep telefonu vericilerinin arı ölümlerinde etkisi olduğunu kanıtlamışlardır. Yunusların deniz altında, belli frekanstaki seslere verdiği tepki bilinmekte ve bu frekanslar kullanılarak Yunuslar yönlendirilmektedir. Peki, aynı şey arılar için de söz konusu olabilir mi?

    Cep telefonları için kurulan baz istasyonları/vericiler hiç şüphesiz arıları etkilese de bu yerel düzeyde olduğundan etki alanı daha kısıtlıdır. İşte asıl tehlike, daha büyük daha büyük güçte bir vericinin bu işi yapması, üstelik kontrollü. Bunu gerçekleştirebilecek tek verici ise "büyük radarlardır." Daha doğru ifade ile "radar üsleri." Burada büyük radar üslerinden bahsediyoruz. Meselâ 1952 ve 1992 yılları arasında Sinop’ta faaliyet gösteren ABD radar üssü ve radarı. Şimdi o yıllara kısaca bir göz atalım: O dönemin gazetelerinde şunlar yazılı; “Sinop’taki bu radar, tarımı yok etti.” Burada tarımın eskiye oranla oldukça gerilemesinden, bitmesinden söz ediyoruz. Burada işkolu değişiklikleri ve göç tarımı geriletmiştir ama biz bambaşka bir sebepten dolayı tarımın bitmesinden bahsediyoruz.

    Dünyanın her yerindeki radarların bulunduğu alanlarda/coğrafyalarda tarımın yok olma özelliği ortak bir özellik olarak öne çıkmaktadır. Türkiye’de de aynısı olmuştur. Hele o yıllarda her yer tarım alanı ve tarım üretiminin birinci sırada olduğu düşünülürse… Yalnız bu konuda diğer ülkelerle Türkiye arasında radarların kurulma alanları açısından bariz bir fark ortaya çıkmıştır: Diğer coğrafyalardaki radarlar, tarımla alakası olmayan yerlere kurulmuştur.

    Peki Sinop’ta bu radar kurulduktan sonra neden tarım üretiminde değişiklikler olmuş ve tarım bitmiştir? 1952-1992 arası Sinop ilimizdeki tarım raporları incelenirse ne demek istediğimiz sanırım daha iyi anlaşılacaktır.

    ABD’nin, soğuk savaş bahanesi ile Sovyetleri izlemek için yerleştirdiği bu radarın acaba bölgeye ne gibi etkileri olmuştur? Yazımızın girişinde arılarla tarım arasındaki bağlantıdan söz ettik.

    Yıl 1989. Sinop’ta bir Amerikalı, kırsal alanda jandarmaya gelen ihbar üzerine yakalanır. Bu kişinin çantasından bir kaç çeşit arı türü ölüsü ve radyoya benzer bir cihazın çıktığı zapta geçirilir. Daha sonra bu Amerikalının Sinop ABD radar üssünde görevli asker olduğu anlaşılır ve birliğine teslim edilir. Birliğine teslim edilmeden sorgulanan bu asker, sorgusunda; “kelebek koleksiyonu gibi bir arı koleksiyonu yaptığını ve bunun hobisi olduğunu” söyler. Cihaz içinse şunları anlatır: “Askeri birliğimle temas kurduğum bir tür şifreli telsizdir.” O dönemin koşullarında ABD’li askerin bu anlattıklarına pek anlam verilemez ve üzerinde de durulmaz bu olayın.

    Ancak bu Amerikalı asker daha sonra bir kere daha yakalanır. Bu sefer durum farklıdır. Özel bir arazide, arıcıların kovanlarındaki arıları çalarken yakalanır. Üstelik arı kovanlarının yakınlarına koyduğu, gizlediği bir tür vericilerle yakalanır bu Coni. Bu sefer iş büyür soruşturma açılır. Araştırma neticesinde; bir tür deney yapıldığı meydana çıkar. Ondan sonra film kopar… Bu ABD radar üssünden gönderilen bir tür sinyal, bölgedeki tüm arıların yok olmasına, bölgeyi terk etmesine yol açtığı, bu çalışmaların da uzun zamandan beri icra edildiği ortaya çıkar.

    O dönemde Sinop’ta bu olay söylenti şeklinde yayılır. “Arılar ölüyor, artık arıcılık yapılmaz buralarda,” denilmeye başlanır. O dönemin istatistikleri incelendiğinde, arıcılığın sıfır noktasına geldiği görülecektir. Dolayısıyla tarım da bundan etkilenmiştir.

    Bu olay Amerikalılarca örtbas edilir ve adı geçen askerin sınır dışı edildiğine dair rapor yazılır.

    Şimdi başka bir hususa dikkat çekelim: Deprem ile ilgili çalışmalarda, bu radar frekanslarınca belli mhz’de yayılan sinyallerin bölgedeki arı ve karıncaları hareketlendirdiği gözlenmiştir. Sinop’ta elde edilen bu bilgiler, ABD bilim kuruluşlarına gönderilmiştir. Yani Sinop kırsalı “kobay”, “deney alanı” olarak kullanılmıştır.

    Arılara yapılan müdahaleler bazı arı ile beslenen kuşlara "verici" yüklenerek yapılmıştır. Bunun için arı kuşları ve arı şahini diye bilinen çaylak cinsi arı ve larvalarını yiyen kuşlar kullanılmıştır. Nasıl mı? Sinop’tan söz ediyoruz, araştırırsanız görürsünüz; arı şahinleri her yıl Karadeniz üzerinden Marmara’ya, İstanbul Boğazı üzerinden Afrika’ya doğru göç eder. Takriben 25-30 bin civarı bu kuş türü genelde konaklamaz. Ancak istenilen arı popülâsyonu olan bölgeye indirilmeleri sağlanırsa; o bölgedeki arıları, çekirge sürüsünün tarlaları sildiği gibi silerler. Bir haftalık kuş konaklamasının bilançosu ise oldukça ağırdır.

    Bu raporlar maalesef bugüne kadar açıklanmamıştır. Karadeniz’deki arıcılık, kuşların göç zamanlarına göre şekil almalı, önlem alınmalıdır. Bu yurdumuzdaki tüm arıcılar için geçerlidir. Zira, arıyla beslenen, sürüler halinde göç eden bu kuş türleri, bu gün vericilerle kontrol edilmektedir. Arının yok olması, tarımın ve tohum bankası olan Anadolu’yu, birilerinin planlarına alet edebilir. Asıl gaye, arıcılığın dünya çapında tekele alınmasıdır ki, bu da tohumları tek elde toplamak isteyenlerin planları ile aynıdır.

    Şimdi başka bir konuya dikkat çekelim: 1992 yılında, Sinop’un Gerze açıklarında kıyı halkının daha önce görmediği bir balık belirmişti. Beyaz bir balina. Yöre halkı buna: “Aydın” ismini takmıştı. Beyaz Balina Aydın, Gerze ile ismi bütünleşmişti artık. Peki Sinop’taki radar üssü ne zamana kadar faaliyette bulundu: 1992. Peki Balina Aydın ne zaman görüldü: 25 0cak 1992. Radar üssünün, 25 0cak 1992 de Türk Milli Savunma Bakanlığına teslimi Türk tarafınca istenmiştir ve daha sonraki günlerde tarafımıza geçmiştir.

    O günleri anımsayanlar, tv’lerde ve gazetelerde bu şirin beyaz balinadan sıkça söz edildiğini hatırlarlar. Daha sonra balina Aydın’ın Rus ajanı olduğu, verici taşıdığı da yazıldı. Evet, Beyaz Balina Aydın, ajan bir balıktı. Vericileri Türk askeri uzmanlarca sökülmüştü. Üstelik, normal bir balina olmadığı, çavuş rütbesiyle ‘Thiska’ adıyla orduda görev yaptığı uzmanlık alanı ise ’mayın ve patlatıcı imha etme, stratejik gemileri korumak’ olduğu meydana çıkmıştı.

    İngilizler, bu balığı istediklerini Türkiye’ye iletmişlerdi. Bunun için devreye İngiltere Prens’i Charles girmişti. Kamuoyunda “Balina Aydın’a özgürlük” sloganları ise işin kamuflesiydi. Paul McCartney Gerze’de konser vermek için hazırlık yapmıştı.

    İlginç değil mi? Daha sonra Karadeniz kıyılarına vuran bir çok yunus balığında vericilere rastlandı. Bunlar radar üssünün sinyallerini yayan unsurlar olarak kullanıldı.

    Bugün arıcılık, İsrail tarafından tekel altına alınmak istenmektedir. Tüm dünyada arı ölümleri, arının tek sahibinin İsrail olmasını sağlamaya yönelik bir organizasyon olmasından kaynaklanmaktadır. Nasıl tohumlar İsrail’in tekeli altına sokulduysa aynı çalışma arılar için geçerli. Çünkü tarımın can damarı arılardır. Arılar, birçok tarım ürününü tozlaşmayla geliştirir. Arılar bu tozlaşmayı yapmazlarsa orijinal tohumların ömrünün yeryüzünde 2 ila 5 yıl içinde tükeneceği raporlarda yazılıdır.

    Arılar üzerindeki bu operasyonlar, radar üslerindeki radarların yaydığı frekans sinyalleriyle yapılmaktadır. ABD ordusu bu frekansın patentini Mossad adına kullanmaktadır. Bu sinyaller; kuşları, arıları ve karıncaları etkilemektedir. Esrarengiz kuş ölümlerini hatırlayın.

    Eski Mısır’da arı kutsal bir varlıktı ve tüm arı kolonileri firavun’a aitti. (Eski Mısır’da arı ile ilgili Asa Kitabı’nın (118-119-120. Sayfalarına ve konuyla ilgili olarak Erol Derman’ın Şeytaniler Arıları mı Hedef Aldı? / ON ALTI YILDIZ makalesine bakabilirsiniz.)

    Arı-tohum ilişkisi hep gündemden kaçırılıyor. Birçok ülke, İsrail’in tohum politikaları paralelinde, kararlar /kanunlar çıkıyor. Buna maalesef ülkemizde dahil.

    Sinyallerden bahsettik. Bu frekans sesi, mikro sesler bazında, milyarlarca kez ritimlendirilmiş. Şimdi sıkı durun: Bu sesi kesen yazılım, Türk savaş uçaklarına uyarlandı. Yani gökyüzünde uçan her Türk savaş uçağımız, bu sesleri, kendisinde olan bu yazılımla kesmekte. İşte İsrail, bu yazılımın kullanılmasını istememektedir.

    İsrail bu sinyalleri yayan yazılımı insansız hava araçlarına dahi yüklemişti ancak bu yazılımın da kodları çözüldü ve devre dışı bırakıldı. Şimdi bundan kuduruyorlar. Bizim yerli ANKA’larımız hem düşmanı gözetliyor hem onların şer frekanslarını kesen yazılıma sahip. Bu yüzden ANKA’ya düşmanlar. Bu yazılımların arılarla ilgili bir bölümü, diğer kısımları ise savaş teknolojileri ile alâkalı, birbirine karıştırmayın.

    Türkiye’deki tüm ABD ÜSLERİNDEKİ RADARLARIN BU FREKANSLARI YAYDIĞI BİLİNİYOR. Bölgede uçan her ABD uçağı bu "şer frekansı" yaymaktadır.

    İster eğitim amaçlı, ister görev amaçlı olsun savaş uçaklarımızın hepsi bu frekansları kesiyor. Buna insansız hava araçlarımız ANKA, ÇALDIRAN da dahil!

    Ruslar ve Çinliler bu "frekans kesicinin" peşindeler. Zira bu teknoloji onlarda henüz yok. Kısacası ABD, işbirlikçisi İsrail’e arı hakimiyetini frekanslarla vermeye gayret etmektedir. Tıpkı tohum tekelini verdiği gibi.

    Bal arıları, dünyanın en dayanıklı yaratıklarındandır. İlaçla vs. ile kolayca topyekûn yok edilemez. Ama bir frekans sinyali ve yine kuşlara yüklenen vericiler vasıtasıyla uluslar arası gizli bir organizasyonla başarı elde ediyorlar.

    Yerel sabotajlara da arıcılar dikkat etmeli. Yakında esrarengiz karınca ölümleri olabilir. Sebebi bir deney! Balina Aydın’ın zuhur ettiği 1992’den beri Karadeniz’deki hamsi popülâsyonu istatistikleri incelensin, anlayan anladı.

    Kuş ölümlerinde hep bir karga cinsi kuşlar ölmüştü. Bu kargalar, arı şahinlerinin baş düşmanıdırlar. Arı şahinlerinin, rahatça arılara saldırmaları için karga ve benzeri kuşlar belli dönemlerde özellikle göç zamanlarında telef ediliyor.

    Tüm dünya uyanmalı. İnsanlığın can damarı gıdayı ele geçirme operasyonu yapılıyor. Arı bunun bir parçası. Göllerimize "İsrail sazanı" isminde balıklar kimler tarafından atıldı? Atılan bu balıklar diğer tüm balıkları yok ediyor. Şimdi bu cins balıklar denizlere de salınıyor. İklim değişikliği falan filan bu işin kamuflesi.

    Ayrıca yaban hayatı koruma amaçlı bazı hayvanlar doğaya salınıyor. Burada özellikle Karadeniz bölgesinde ayıların arıcılara zarar verdiği görülmektedir. Burada bilinçli bir adım sözkonusu. Nasıl mı? Bu ülkede domuz serbest, keçi yasak. Bilmem anlatabildim mi?

    Ayrıca çobanlık yok oluyor. Çobanlık yok olursa, hayvancılık yok olur ve daha başka şeylerimiz de...

    Türk Hava Kuvvetleri daima havada kalmalı. Herkes Türk Hava Kuvveleri'ne yardım etmelidir.

    Allah Devletimize Milletimize zeval vermesin.

    Vatandaşlarımız da uyanık olmalıdırlar. Özellikle şüpheli gördükleri yabancıları hemen güvenlik güçlerine ihbar etmelidirler.

    Saygılarımla…

    Oktan Keleş

    oktankeles@gmail.com
    onaltiyildiz@gmail.com

    Not: Bu yazıyı tüm Türkiye'deki Valiliklerin, Kaymakamlıkların, Tarım Müdürlüklerinin okuması oldukça faydalı olacaktır.

  6. #51
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.436

    dostempati

    Yazının tamamı ve ayrıntılı fotoğraflar için: Kız Kulesi 1919 / ON ALTI YILDIZ


    KIZ KULESİ 1919

    İşte Bazı Gerçekler:

    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’E hem “müthiş askeri deha, teşkilatçı, planlamacı,” diyeceksiniz hem de “pusulasız, lojistik eksiği olan, yüzmesi sakıncalı bir vapurla koskoca bir milletin kaderini yüklediği gemiyle meçhule açıldı” diyeceksiniz. Öncelikle Bandırma Vapuru, bugünkü TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN temellerini taşıyordu. Yani yeni bir devletin kodlarını...

    "Kurmay subayların ömrü plan yapmakla geçer" sözü, tarihe kazınmış bir sözdür. Mustafa Kemal Paşa’nın emniyetsiz bir gemi ile yola çıktığı söylemleri bizzat Paşa’ya karşı büyük haksızlıktır. İnsan, küçük bir sandalla balığa çıkarken bile gerekli hazırlıkları yapıyor da… Neyse…

    İşin Doğrusu:

    Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a, Milli Mücadele’nin kıvılcımını tutuşturmaya gönderilmesi BİR DEVLET OPERASYONUDUR. Padişahı da aşan bir plandır. Tabi ki padişahın bilgisi ve yetkisi dahilinde hareket edilmiştir.

    30 Nisan 1919 tarihli Resmi Gazete Takvim-i Vekâyi’de Atatürk' ün devlet kararıyla gittiği açıkça beyan edilir.

    Şimdi yanlış bilinenlere ve itirazımız olan konumuza gelelim:

    Atatürk,16 Mayıs 1919 gününün akşamı Bandırma Vapuru’na, Sirkeci’den değil, Kız Kulesi açıklarından binmiştir. Çünkü Sirkeci İngilizler tarafından sıkı kontrol altındaydı. Bu gerçekleri, Bandırma Vapuru’nun Kaptanı Kayserili İsmail Hakkı Durusu anılarında anlattı. Böylece bir çok yanlış, açığa çıktı...

    ----------------

    Trabzonlu Teğmen Mehmet Ali, daha sonraki yıllarda anılarını yazmaya başlamış maalesef tamamlayamadan vefat etmiştir. Yarım hatırat Genel Kurmayın elindedir. Hayli yıpranmış ve okunaklı bölümleri çok az olan kısımlardaki şu ibare oldukça önemlidir:

    “o gece Mustafa Kemal Paşam, bizi, Kız Kulesi’nin kapısı önünde bıraktı, dışarıyı gözlememiz için. İçeride kimler vardı bilmiyorum. Ama kuvvetli dua sesleri kulağımıza geliyordu: Allahu ekber! Allahu ekber…! 15-20 dakika sonra bir aslan gibi heybetiyle sandala bindiğinde, fırtına iyice hızını arttırmıştı. Endişemi anladı ki; ‘korkma bir gün buralara yeni Devletimizin sancağı altında gezmeye geleceğiz,’ demişti. Demek ki zaferin müyesser olacağını, o anda, bir şekilde biliyordu.”

    -------------

    Saygılarımla.

    Oktan Keleş

  7. #52
    Yasaklı Üye
    saww Avatarı

    Üyelik Tarihi
    11.01-2011
    Son Giriş
    17.09-2012
    Saat
    14:38
    Mesaj
    2.171

    saww

    .......

  8. #53
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.436

    dostempati

    Yazının tamamı için: Şimdi Ezan Vakti. İmza: Vatikan! / Oktan Keleş / ON ALTI YILDIZ

    Şimdi Ezan Vakti. İmza: Vatikan!

    Vatikan’ın ve AB’nin “dini özgürlükler” martavalı, onların çizdiği sınırlar içersinde geçerli. Yoksa AB’nin İslam’a verdiği bir özgürlük yoktur. Hatta İslam’a toleransı ve hoşgörüsü bile yoktur! Kimse bu konuda bize hoşgörü masalı anlatmasın! Bu konuda hemen her gün Avrupa ülkelerinde Müslümanların karşılaştıkları engelleri okuyoruz. Hani Avrupa ileri demokrasiye sahipti, özgürlüklerin olduğu bir yerdi?

    AB’nin niye böyle davrandığını uzun uzun anlatmayacağım: Kuran’daki şu Ayet’in bizi uyandırması gerekmez mi: “Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır…” Bakara/120.

    Şimdi sorun şudur: Kim ne kadar uymaktadır? Uymaya ve uydurmaya çalışanlar bu milletin dinini ve özgürlüğünü hangi hakla ve gerekçe ile bunu yapmaktadır?

    Bu konuda Batı’nın ve Siyonistlerin sihirli sözcüğü “ılımlı” kelimesidir. Geçtiğimiz günlerde Graham E. Fuller, bir açıklama yaptı. Daha önceki açıklamalarında “ılımlı İslam”ı kullanan bu CİA Ajanı, şimdi de “Türkiye’ye ‘ılımlı Sol’ gerekli,” dedi. Onlar için inançların, ideolojilerin hiçbir önemi yoktur. Yeter ki, “ılımlı” olsun. Ilımlı ne anlama geliyor onlar için; kendilerinin istediği ve onlara uyacak bir format. Kendilerine uysun da, ister solcu olsun, ister Müslüman.

    Ilımlı demek, işbirlikçi demektir.


    Şimdi gelelim yazımın asıl konusuna:

    2010 tarihli “AB Açılım Müzakeresi Başlıkları” konusunun 153/bendi C maddesi gereğince, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girdiği taktirde “gündüz iş saatine gelen ezan saatlerinin” ayarlanılması istenilmiş, işyerlerindeki mescitlerin kaldırılması talep edilmiştir. Gerekçe ise; “iş ile dini inançların farklı kavramlar olduğu ve işverenlerin haklı olarak işçilerinin dini inançlarının gereğini yaparken, onlardan iş konusunda o an faydalanamayacağı” açıklaması yapılmış. Güya burada işverenlerin hukuku korunmaktadır. Türkiye için özellikle öğle ve ikindi ezanı vakti bahis konusu.

    Şimdi soru şu:

    Bizim ezan vakitlerimizi Vatikan mı ayarlayacak? Bunun da taşeronluğu evrensel haklar kamuflesi ile Avrupa Birliği mi yapacak?


    Saygılarımla.

    Oktan Keleş

  9. #54
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.436

    dostempati

    İlgili yazı ve ayrıntılı fotoğraflar için: Sırdaş 14. Bölüm: Atatürk'ün ANKA Projesi / ON ALTI YILDIZ

    ATATÜRK’ÜN VASİYETİ: ANKA-HERON PROJESİ

    Atatürk'ün Kripto Mesajları Çözülüyor...

    Son yıllarda Atatürk’ün vasiyeti ile ilgili çeşitli spekülasyonlar yapılmaktadır. Vasiyet, “çok gizli kasalarda saklanmaktadır” türünden bir çok olur olmaz şeyler anlatılmaktadır.

    Artık yeri ve zamanı geldiği için, spekülasyonları bir kenara iterek, SIRDAŞ’ta bulunan bir belgeyle; Gazi Paşa, Abdülhamid Han ilişkisini ve Gazi Paşa’nın gerçek vasiyetlerinden şimdilik bir tanesini, 30 Ağustos Zafer Bayram’ı şerefine, orijinal belgeleri ile ilk defa Türk ve Dünya kamuoyunun ilgisine sunuyoruz.

    Çok detaya inmeden, öncelikle Gazi Paşa ile ilgili bilinmeyen birkaç sırrı söyleyelim: Mustafa Kemal, daha genç bir subayken, ‘özel bir istihbarat subayı’ olarak yetiştirilmiştir. Bulgaristan’da, Viyana’da, Romanya’da, Almanya’da birçok istihbarat görevlerinde bulunduğu bilinmektedir. Ancak buradaki istihbarat görevlerinin “HAVACILIKLA” ilgili olduğu bilinmez! Nitekim, Gazi Paşa, Osmanlı Devleti adına, arkadaşı Fethi Bey ile birlikte, 1910 yılında Fransa’da yapılan büyük Picardie Manevraları’nı yabancı ülkelerin kurmaylarıyla birlikte izleme görevi aldığını özellikle hatırlatalım…(* )

    -------------

    Atatürk, seçkin subaylardan kurduğu bu birimle, tayyarecilikle alâkalı çalışmalar yapıyor, bu seçkin subayların, yabancı uçak pilotları ile bir araya gelmelerini sağlıyordu. Böylece Türk havacıları, bilgi ve deneyim kazanarak yetişiyorlardı.

    Bu çalışmalar neticesinde, Osmanlıca olarak, askere özel, az sayıda basılmış tayyarecilik ve gelişmelerle alâkalı – daha sonra birçok nüshası ortadan kaldırılmış- kripto bir mecmuada şunlar yazılıydı:

    “İstikbâlde (ilerde) tayyareler öyle ileri gidecek ki, devletlerin ve milletlerin her hareketlerini gözetleyecek, dev gece görüşü teknikleriyle, şehirler ve milletler gece dahi gözetlenecekti.”

    Bugünün ifadesiyle bu bir “HERON” tanımıydı. Heron ismi bize ait bir tanım olmadığı için Atatürk ve arkadaşları buna “ANKA” demişlerdi.

    Anka Kuşu, Türk Mitolojisindeki Huma kuşu olarak da bilinmektedir.
    Türkçe Bilgi | Ansiklopedik bilgiler, sözlükler, çeviri, harita, makale ve resimler

    -----------------

    Bu proje, şu an dünyada 3 ülkede vardır. ABD, İsrail ve Türkiye. Türkiye neden birinci olamamıştır? Bunun vebâli ise uçak fabrikalarımızı Atatürk’ün vefatından sonra kapatanlardadır.

    ---------------

    Saygılarımla...

    Oktan Keleş/ On Altı Yıldız

  10. #55
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.436

    dostempati

    Yazının tamamı ve ayrıntılı fotoğraflar için: Oktan Keleş ile Röportaj / ON ALTI YILDIZ


    Oktan Keleş ile Röportaj

    Oktan Keleş'in Yeni Aktüel Dergisi'nde yayınlanan röportajın tamamı. Yer sıkıntısı nedeniyle bazı bölümler yayınlanmamıştı. Şimdi TAMAMINI yayınlıyoruz.


    “Hz. Hızır manevi bir istihbarat teşkilatının başıdır”


    -----

    Kitaplarında metafizik alanda yaşanan mücadeleleri anlatan, kimi zaman önceden haber verdiği olaylarla adı manevi istihbaratçıya çıkan araştırmacı-yazar Oktan Keleş yakında yayınlayacağı yeni kitabında metafizik alandaki “manevi istihbarat ağı”nı ve manevi yapılanmayı ifşa edecek. Kitaplarıyla birçok olayın perde arkasını deşifre ederken, kimi kritik projelerde siyasetçi ve bürokratlara danışmanlık da yapan Oktan Keleş gördüğümüz olayların arkasında süren fizik ötesi mücadeleyi ve metafizik istihbaratı ve bu istihbaratın manevi yapılanmasını anlatıyor.

    Siz kamuoyu tarafından sıra dışı ve mistik konular üzerine çalışan bir araştırmacı-yazar olarak tanınıyorsunuz ama işin ehlince etrafımızdaki gerçeklerin görünmeyen yüzüne dair bir takım sırları ifşa ettiğinize dair şeyler duyuyoruz. Gerçekte yaptığınız işin mahiyeti nedir, açıklayabilir misiniz?

    ------

    Tasavvufi bir roman serisiyle başladım ki yediden yetmişe herkese hitap edebileceğim şekilde gerçek tasavvufu ve onun günümüzde yaşanan cephelerini ama bir yandan da o kategori içine giren görmediğimiz cephelerini anlatayım istedim. Dolayısıyla ben kendimi “Milenyum Dervişi” olarak niteliyorum. Çağımızda yaşıyorsak öğretileri de çağımıza uygun şekilde algılamamamız ve ya algıladığımız zamanı anlatmamız gerekiyor. Tasavvufi mistik meseleler ve biz farkında olmasak da bu çerçevede etrafımızda yaşananları 1001 Gece Masalları gibi anlatmak da mümkündü ancak bu tarz bizim çağımıza pek hitap etmiyor. Dolayısıyla ben doğrudan, yaşanan dünyada perde arkasında yaşanan metafizik gerçeklikleri roman şeklinde anlatmayı seçtim.

    Bunun içinde İstanbul’u da merkez olarak alarak, İstanbul’da yaşananlar perspektifinde tasavvufun hırka, tac ve cübbeden ibaret olmadığını, işin içinde başka şeyler, mistik mücadeleler de olduğunu göstermek adına kitaplarımda bu hayatı yansıtmaya çalıştım. Tabii fıkhı ve itikadı konulara bağlı kalarak yapıyorum bunu. Okuyucuya evliyaların, Allah dostlarının, mana erlerinin, dervişlerin hâlâ aramızda bulunduğunu, bir takım işlevler gördüğünü, bazı hadiselere müdahale ettiğini göstermeye çalışıyorum bu şekilde. Bunların sadece geçmişte kalmadığını, günümüzde de aramızda bulunduklarını göstermeye çalışıyorum. Günümüzde derviş algılaması yırtık elbiseyle yaşayan, kendilerini açlığa, fakirliğe mahkûm edenler gibi algılanıyor. Onların aslında günümüzde yaşayan örneklerinin nasıl olduklarını, nelerle uğraştıklarını göstermeye çalışıyorum. Dervişlik Allah’ın yarattıklarına karşı gösterdikleri sabrın karşılığıdır. Yunus’un dediği gibi “ne varlığa sevinir, ne yokluğa üzülür”. Böyle bir sabrı gösterendir derviş.

    -----

    Kitaplarınız her ne kadar roman, kurgu gibi görünse de içlerinde sadece teorik bilgiler olmadığını görüyoruz. Hatta sonradan bir kısmının gerçekleştiğini gördüğümüz ifşaatlar, olayları da haber veriyorsunuz o kurgu içinde. Hatta manevi işlerin ehilleri tarafından sizin yaptığınız işin aslında “Manevi istihbaratçılık” olduğu da söyleniyor. Nedir bu “Manevi istihbarat”.

    ------

    Manevi istihbarat tasavvufun olmazsa olmazlarındandır ve çok önemlidir. İstihbarat geçmişte tekkelerde belli bir öğreti silsilesi çerçevesinde seçilmiş insanlara verilen bir ilim dalıydı. Bunun fiziki ve metafizik istihbarat gibi iki boyutu var. Biz bu öğretiyi de aldığımızdan dolayı, bu işi Türkiye’de yapmak bu fakire nasip oldu. Bu işi topluma açmak bizimle vücut buldu diyebilirim. Çünkü başka bir örneği yok. Böylelikle yazıp, çizdiklerimle, yaptığım danışmanlıklarla tasavvufun böyle farklı bir dalından da dem vurmuş oldum. Sadece kişinin kendi nefsini terbiye etmesi ve kendisini manen geliştirmesinin dışında topluma, milletine, vatanına, devletine, insanlığa olan sorumlulukları bulunduğundan dem vurdum. Hz. Muhammed (sav) ve Kuran’ın belirttiği gibi “Düşmanı takipte gevşeklik göstermeyiniz” ilkesince böyle bir uygulamanın var olduğunu göstermeye çalıştım. Peygamber Efendimiz de kendi sahabelerinden bazılarını diğer toplum ve ülkelere gönderiyor ve “Bakın bakalım, bizim hakkımızda neler düşünüyor, neler planlıyorlar, bilgi toplayın getirin” buyuruyor. Bu manada manevi istihbarat söz konusu olunca baş istihbaratçı Hz. Muhammed (sav)’dir. O’nun Allah’tan aldığı vahiy zaten doğrudan manevi istihbarattır ama sahabeleri gönderip bilgi toplatması da maddi istihbarata girer. Bu bir öğretidir, tasavvufun bir dalıdır ve Hz. Peygamber bunu bizzat uygulamıştır.

    Kuran’daki Hz. Süleyman kıssalarında Hz. Süleyman’ın Hüdhüd adlı kuş olarak tanımlanan şeyi başka diyarlara gönderip, bilgi toplatması da bu manevi istihbarata girer. Dolayısıyla manevi alanlarda da istihbaratçılığın önemli bir yeri vardır. Bunlar dervişler arasında, tekkelerde uygulanmış ancak zaman içerisinde unutulmuş şeylerdir. Maddi ve manevi anlamda istihbaratçılık Adem Aleyhisselam’dan beri mevcuttur. Bunu millet olarak en fazla uygulayanlarsa Türk Milleti’dir. Örneğin Alparslan’ın istihbarat amaçlı Berid (Ulak) teşkilatı tarihi bir vakıadır. Yine benim yayınladığım bir makalede yer verdiğim Sultan Abdülhamit Han’ın bir grup istihbaratçıları da “Meczubîler”di. Fatih Sultan Mehmet’in ordusunda yine Delibozuklar diye biline teşkilatın içerisinde yine meczup istihbaratçılar bulunurdu. “Meczupların istihbaratla ne alakası var” diyeceksiniz ama bunlar derin konulardır. Bunlar eski tekkelerde tasavvuf dairesi içinde seçilmiş insanlara verilen ilimlerdi.

    ...


    BİROL BİÇER / birol.bicer@aktuel.com.tr

    Fotoğraflar: GÜVEN POLAT

  11. #56
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.436

    dostempati

    ...

    Kuran’daki Hz. Süleyman kıssalarında Hz. Süleyman’ın Hüdhüd adlı kuş olarak tanımlanan şeyi başka diyarlara gönderip, bilgi toplatması da bu manevi istihbarata girer. Dolayısıyla manevi alanlarda da istihbaratçılığın önemli bir yeri vardır. Bunlar dervişler arasında, tekkelerde uygulanmış ancak zaman içerisinde unutulmuş şeylerdir. Maddi ve manevi anlamda istihbaratçılık Adem Aleyhisselam’dan beri mevcuttur. Bunu millet olarak en fazla uygulayanlarsa Türk Milleti’dir. Örneğin Alparslan’ın istihbarat amaçlı Berid (Ulak) teşkilatı tarihi bir vakıadır. Yine benim yayınladığım bir makalede yer verdiğim Sultan Abdülhamit Han’ın bir grup istihbaratçıları da “Meczubîler”di. Fatih Sultan Mehmet’in ordusunda yine Delibozuklar diye biline teşkilatın içerisinde yine meczup istihbaratçılar bulunurdu. “Meczupların istihbaratla ne alakası var” diyeceksiniz ama bunlar derin konulardır. Bunlar eski tekkelerde tasavvuf dairesi içinde seçilmiş insanlara verilen ilimlerdi.

    Yani bazı dervişler hem maddi ve hem manevi anlamda istihbarat mı yapıyorlar?

    Örneğin ülkenin konumu, örfü, adeti vs. göre bunlar kahvelere, camilere, medreselere, her köşe başına dağılır, otururlar. Bunlar üzerlerindeki keşkül, teber gibi alametlerinden derviş oldukları bilinir. Dervişlik halk nazarında kutsal bir kavramdır, erenlik müessesesi içerisinde yer alır, dokunulmazlığı vardır. Halk nazarında çok derin bir bilgi olmamasına rağmen bunlara çoğun evliya gözüyle bakılır. Bunlar hakir görülse de bazı kitleler tarafından halkın geneli tarafından sorgulanmazlar. Abdülhamit Han bu yapıyı istihbari anlamda kullanmış. Bunlar toplumun çeşitli katmanlarına, şehrin çeşitli yerlerine dağılır. Bunların bir de başları vardır. Akşamüzeri bir yerde toplanır ve topladıkları istihbaratı başlarına bildirir. O başlar, gider kendi efendi hazretlerine bunları aktarır. Onlar da bunları ya doğrudan ya ulaklar vasıtasıyla bu bilgileri devlet erkânından birilerine ulaştırırlar. Bu işin maddi istihbarat yönünde; devlete, padişaha karşı kim ne düşünüyor, ne planlıyordan tutun, limanlara hangi mallar geliyor, kimler ne kaçakçılık yapıyor’a kadar pek çok bilgi ulaştırılır. Devlet erkânı bunları raporlar tasnif eder ve ona göre bir strateji planlar.

    Bunun bir de manevi istihbarat yani metafizik istihbarat yönü vardır. Dünya kuruldu kurulalı hak ve batıl mücadelesi dediğimiz bir şey var. İnsan ve Şeytan “Birbirinize düşman olarak ininiz” beyanıyla cennetten kovulmuşlardır. Adem, Havva ve Şeytan bundan beri birbirine düşmandır ve bu bir ilkedir. Cennetten kovulan lanetli Şeytan boş durmayacaktır, kıyamete kadar mühlet almıştır. O günden bugüne süregelen bir hak-batıl mücadelesi söz konusudur. Bu Şeytan ve Şeytani olan cin ve insanlarla, hak erleri arasında geçen bir mücadeledir. Şeytan sihir ve büyüyü kullanan bir varlıktır. Bu konuda da oldukça mahirdir. Bunun alternatifi olan bir de manevi ilim söz konusudur. Bu öğretiler çerçevesinde metafizik istihbarata dayanarak görünen dünyanın, görülen olayların arkasında çok daha fazla şeylerin gerçekleşmekte, dönmekte olduğunu söyleyebiliriz. Bunların gerçekleştirildiği yere İslami tabirle mana ya da rüya âlemi, Melekût âlemi diyebiliriz. İnsanlar rüyalarında ekseriyetle kendileri ile ilgili sembolik şeyler görürler. Dolayısıyla birçok inançlı ya da inançsız insan bu tür bilgileri alabilmektedir. Bunda inanç ya da inançsızlık etken değildir. Melekût âleminin bölümleri vardır. Melekût âlemi de bir istihbarat kapısıdır. Rüyanın İslam’da dört şekli vardır. Bunun biri günlük hayattaki olayların bilinç ya da bilinçaltına işlemesiyle olanı, diğeri doğrudan hak olan ve olduğu gibi çıkan yoruma gerek duyulmayan rüyalardır. Bir diğeri meleklerden gelen istihbaratlar yani tarafından gösterilen, melekût âleminden gelen rüyalardır. Bunlar rüya tabircilerinin tabirine muhtaçtır. Burada sembollerle gösterilir ve bunları sadece ehli yorumlar. Bir de Şeytan’dan gelen, yanıltıcı, halüsinatif , abuk sabuk rüyalar vardır. Şeytan ve Şeytanilerin melekût âlemine girip hırsızlık yaparak aldıkları bazı bilgileri bizi yönlendirmek amacıyla sembollerle gösterdikleri, ama esasında bizi yoldan çıkarmaya yönelik rüyalardır. Bu konuda ehil olanlar bu rüyalarda görülen sembolleri seçerek istihbaratı doğrudan mana âleminde ararlar. Bu da melekûtun istihbaratıdır. Bunu sıradan insanlara bile manevi istihbaratın geldiğini göstermek için söylüyorum. Bunun yanında bir de evliyaullahın ve Allah dostlarının mana istihbaratı vardır ki bu da ayrı bir şeydir.

    İyi de bu rüyaları istihbarat amacıyla nasıl kullanırlar ki?

    Ben 2006 yılında bir tv programında da söyledim, bu konuyla ilgili yurt dışından da bir takım teklifler geldi ama ben itibar etmedim. Rüya istihbaratçıları ve rüya toplayıcıları vardır. Bunlar Anadolu’da köy köy kasaba kasaba dolaşır ve insanların gördükleri kayda değer rüyaları topluyorlar. Ben insanları yazılarımla uyardım. Rüyalarınızı böyle araştırmacı suretinde toplayanlara vermeyin. Zira böylelikle istihbarat topluyorlar. Eğer ben bir takım ilimlere ve sembollere vakıfsam, sizin rüyanızdan sizin karakteriniz, hayatınız hakkında istihbarat toplayabilirim. Bu konuda insanları uyardım. Nitekim bunun doğru olduğu bir süre sonra ortaya çıktı. Bir takım yabancıların grup grup dolaşıp bazen tercümanlar vasıtasıyla rüyaları derleyip topladıkları ortaya çıktı. İşte bu dediğim metafizik bölüme giren bir istihbarat. Bu rüyalardan insanların ortak ya da sıkı gördükleri sembolleri değerlendirip oranın psikolojisini çözebiliyorlar. Bu bilimsel olarak kullanılan ve gizli servislerin de yararlandığı bir metot. Bu gibi faaliyetlere karşı ciddi ülkeler karşı faaliyet ve önlemler geliştiriyorlar. Bu önlemler bazen dini öğeler içerisinde gazete, takvim gibi yerlerde topluma verilir. Bunlar vatandaşları koruma adına başvurulan manevi kalkanlardır. Ama tüm bunları kamufle etmek adına da her iki taraf da dezenformasyona başvurur. Mesela, manevi konuları suiistimal eden kimseler, sahtekârlar ön plana sıkça verilerek bu konuların gerçekliği ve ciddiyeti kamufle edilir. İşin bir boyutu da medyumluktur, sahtekârlık burada da devreye girer.

    Bir de zikir hali söz konusudur. Ayetlerde mealen “Kim benim zikrimden yüz çevirirse ona arkadaş olarak bir Şeytan takarız” buyruluyor. Yani zikrin olmamasının karşılığı Şeytandır. Zikir gibi ayinler sırasında da elde def eşliğinde yapılan bir takım hareketler sırasında vecd haline gelen dervişlerin kalbine bazı bilgiler, bazı duygular ilham olunur. Yani işin manevi istihbarat boyutu da vardır. Ama bugün avam denilen insanlar bunu bilmez ve maalesef günümüzde tekkelerde bunların öğretimi artık söz konusu değildir. Çoğunun bu meseleden haberi yoktur zaten.

    ...

    BİROL BİÇER / birol.bicer@aktuel.com.tr
    Fotoğraflar: GÜVEN POLAT

  12. #57
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.436

    dostempati

    ...

    Peki, bizim gördüğümüz toplumsal, siyasi pek çok olayın perde arkasında aslında Şeytani ve Rahmani güçlerin mücadelesi mi var diyorsunuz? Yani hem manevi istihbarat hem de bir savaş mı söz konusu?

    İslam’da medyumluk, kâhinlik haramdır. Fakat dünyada kendilerine durugörü ya da arıgörü sahibi diyen bir takım kimseler istihbarat servisleriyle çalışmaktadır. Bunların aldığı bir takım vizyon ve ilhamlar değerlendirilir ve raporlandırılır. Mossad, CIA ya da eski KGB cinleri kullanıyor şeklinde bilgiler çalınmıştır kulağınıza. Bu işleri medyum denilen kişilerle yaparlar. Biz de bu işlerin kamuflesi cinci hoca denilen kişilerce yapılır. Bir takım kişiler medyum, cinci hoca diye medya tarafından üflenir. Bunlara sanatçısı, siyasetçisi, bürokratı, iş adamı her kesimden insanlar gelir. Annesine babasına, eşine söyleyemeyeceği sırlarını bunlara anlatır. Bu da istihbaratın ayrı bir boyutudur. O medyum ya da cinci hocadan da bu istihbaratı başka birileri alır. Bilmem anlatabiliyor muyum? Sonra bu cinci hocaların sahtekârlıkları afişe edilerek, “böyle manevi konulara aldanmayın, böyle şeyler yoktur” diye topluma telkinde bulunulur. Hakikatin üzeri böylece kamufle edilmiş olur. Bunların çoğu zaten cahil adamlardır. Kendini Mehdi ilan edenler gibileri bu gruba dahil etmiyorum. Onlar hasta insanlar kategorisinde yer alıyor.


    Peki manevi istihbaratın başka yolları da var mı?

    Mana istihbaratına devam edecek olursak, Hz. Süleyman ; “Belkıs’ın tahtını bana kim getirecek?” diye sorduğu zaman emrindeki cinlerden biri “Ben getirim” der ama huzurda bulunan bir başka zat onu cinlerden daha hızlı olarak göz açıp kapayana kadar getirir. Tasavvufta bu kişinin Hızır Aleyhisselam olduğu söylenir. Bir ayette o, “Allah katından güzel bir ilim verilmiş” zat olarak anılır. Kendine verilmiş “gayb ilmi”nin yanında Hz. Hızır’ın başında bulunduğu bir de manevi istihbarat teşkilatı vardır ki bu “Erenler” koludur. İşte bunlar nefislerini terbiye ve tezkiye yollarından, çeşitli eğitimlerden geçmiştir. Gerçek manevi istihbaratçılar bunlardır. Yoksa öyle sahtekâr medyum ve cinci hocalar değildir. Bu kişiler kabiliyet ve marifetleri ölçüsünde erenlerin seçtiği ve ilimlerinden verdikleri dervişleridir. Sanat ve ilimlerden tutun, entelektüel çevrelerde bile olmayan pek çok marifet bu şahıslara kazandırılır.

    Bu manevi istihbarat sanatında yararlanılan araçlar arasında ebced ve cifiri de sayabiliriz. Bu ilimler sadece harf ve matematiksel ibarelere başvurur gibi görülseler de daha deruni halleri vardır. Var olan ama aşikâr olmayan bir hadiseyi Allah’ın izniyle bu ilimlere dayanarak keşfetmeye yarayan birer istihbarat sanatı araçlarıdır bunlar. Biz bunların hemen hemen hepsini kullandığımızdan dolayı takdir edersiniz ki çok şeyi Allah’ın yardımıyla önceden haber verdiğimiz oluyor. Hatta benim kitaplarımda bildirdiğim kimi şeyler gibi çok şey birebir zuhur ediyor. Dolayısıyla manevi istihbaratçılık Allah’ın var ettiği ve ehline bildirdiği bir ilim dalıdır.


    Şeytanileri anladık diyelim ama bu olayların perde arkasında olumlu ya da rahmani manada kimler istihbari görev yapıyor ve mücadele ediyor?

    Allah dostlarının en başta bulunduğu, Hazret-i Hızır’ın başkomutanlığını yaptığı, Pirler, Üçler, Yediler, Kırklar denilen Allah erlerinin sürdürdüğü bir mücadeledir bu. Eski mehter marşlarımızda “Yardımcıdır bize Kırklar, Yediler” denildiği gibi Kırklar Meclisi denilen Gayb Erenleri yeryüzündeki birçok olayın perde arkasında istihbaratını yapar ve savaşını verirler. Kuran-ı Kerim’de bir çok ayetler vardır ki görmediğimiz bir âlemde verilen nice savaşlara işaret eder. Manevi istihbaratçılar içinde Veliyullah yani evliyalar dediğimiz insanlar da bulunur. Hak evliyaları Allah’tan doğrudan ve yoruma muhtaç olunmadan melekut âleminden, levh-i mahfuz’dan bilgiler alır. İlke şudur: “Gayb-ı Allah’tan başka kimse bilmez, onun bildirdikleri müstesna…”. Onlar Allah’tan aldıkları bu safi ilhamlarla gayb yani bize bilinmeyen görünmeyen şeyleri bilirler. Bize gayb olan onlara değildir. Bu manada biz onlara Dabbe’t-ül Arş diyoruz. Dabbe’t-ül Arz bilinir de Dabbe’t-ül Arş yani gökte sürünenler yani gezinenler pek bilinmez. Fakat, her Allah Dostu mana istihbaratçısı değildir. Bireylere, gruplara, cemaatlere, ümmete istihbarat verenleri vardır. Mana istihbaratında vazife gören Allah velileri Hz. Hızır’ın komutanlığında, aralarında hiyerarşik bir yapıyla çalışırlar. Bunlar bazen bizim oturduğumuz şu kahve köşesine gelir ve öyle bir şey söyleyip gider ki kimi zaman o söylediği bütün dünyadaki istihbarat örgütlerinin peşinde olduğu bir bilgi olabilir. Onun bunu söylemesinin anlamı vardır: o da söylenen kişinin ehil olması anlamına gelir. Bazen bunu tüm kamuoyuna ulaşması sağlanacak şekilde ulaştırabilecek birilerine söylerler.


    O zaman kitap ve makalelerinizde bildirdiklerinize bakılırsa size manevi istihbaratçı diyenler haklı çıkıyor sanırım?

    Estağfurullah. Bunlar başkalarının yakıştırmaları. Ben böyle büyük laflardan kendimi beri görmek durumundayım. Ancak 2006’da yazdığımız kitabımızda bugün Suriye’de olanları yazdığımız gibi bir çok yazımızda böyle haberler verdik. Bizim kitaplarımızda haber verdiğimiz ve sonradan çıkan kimi bilgilere istinaden hakkımızda “Kâhin mi, yazar mı” gibi yazılar yazıldığı oldu. Bunlar kâhinlik falan değildir. Muhafazakâr kesimin yanı sıra, entelektüel ve laik çevrelerde bunlar üzerine bu işlere bir hayli ilgi duydular. Bu sebeple mana istihbaratçılığından bahsetmek biraz farz oldu.


    Teşbihte hata olmaz derler; anlattıklarınıza dayanarak fiziki derin devletin yanı sıra bir de manevi derin devlet yapılanmasından söz edebilir miyiz?

    Kesinlikle var. Yakında çıkacak olan beşinci kitabımda bunu olduğu gibi deşifre edeceğim. Tabii ifşa edebileceğim kadarını… Başıma bir hal gelmezse, bu manevi yapılanmayla ilgili hiç bilinmeyen bilgiler vereceğim kitabımda.

    ...


    BİROL BİÇER /
    birol.bicer@aktuel.com.tr
    Fotoğraflar: GÜVEN POLAT

  13. #58
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.436

    dostempati

    ...

    Peki, bu manevi istihbarat ve savaş alanında ne gibi mücadeleler yaşanıyor?


    Rivayet odur ki, Kırklar denilen gayb erenlerinin yaptıkları hizmetlere talip olan ve bu uğurda dua eden bir adam varmış, onunda Kırklardan biri vefat etmiş ve onu onun yerine Kırklar meclisine almışlar ve görevlendirmişler. Sonra onu çağırıp neler yaptığı konusunda rapor istemişler. O da “Şu kimselerle savaştım, şu komploları engelledim, şeytanilerden şu kimseleri bertaraf ettim” diye raporunu vermiş. Kırklar cevap olarak ona şöyle demiş: “eyvah sen ne yaptın. Bu işleri engellemekle şu kadar kişinin gaziliğini, şehitliğini engellemiş oldun”. Bilmem bu menkıbeyle izah edebildim mi durumu. Bunun gibi etrafımızda dönen olayların perde arkasında böyle birçok hadiseler, yaşanan olaylar var. Bugün de bunlar hala oluyor. Kitabımda bunların bazılarını açıklıyorum zaten. Ama geçmişten, Osmanlı’dan bir örnek vereyim. Rus elçisi gelir ve yapacağı bir açıklamayla savaşı başlatacaktır. Ancak erenlerden biri onun yakınına gelir ve onu merdivenden iter. Bu kaza ile elçi ölür ve bu kadarcık müdahaleyle çıkacak olan bir savaş önlenmiş olur. Tıpkı “bir nal bir at kurtarır, bir at bir kumandan kurtarır, bir kumandan ordu, bir ordu devleti kurtarır” misali küçük görünen müdahalelerle bazı şeyler yönlendirilir. Bu manevi istihbarat savaşının etkinliğini anlatabilmek için sanırım bu örnek yeterli olur.

    Peki ülkemizle ilgili olaylara bakarsak, ülkemizde yaşanan kimi olaylarda da perde arkasında şeytani ve rahmani güçlerin istibarat mücadelesi var mı? Ne gibi şeyler oluyor bu alanda?

    Zahiri alanda olduğu gibi Bâtıni yani manevi alanda da birçok hadiseler söz konusu oluyor. Örneğin düşman saldırdığı zaman sizin bu öğretilerinizin beynine yani inancınıza saldıracaktır. Fakat bunları sizden birileri vasıtasıyla yapar. İşte bu bile büyük savaşın aslında manevi bir parçasıdır. Bu Batıni mücadele zahire döküldüğü zaman ayrı bir şeymiş, büyük bir oyun gibi eğil, günlük olaylardan biri gibi görünür. Oysa ileride etkilerine baktığınız zaman inancından, manevi ve milli değerlerinden uzaklaşmış, örfi kaygılarından uzaklaşmış bir topluma yol açabilir. Burada global anlamdaki demokratikleşmeden bahsetmiyorum, yanlış anlaşılmasın. Bunun için de Allah-u Teala şöyle bir ayet indirmiş: “Sizin için neyin hayır, neyin şer olduğunu bilemezsiniz”. Ülkemizde de bugün İstanbul’u merkez alacak olursak, bu manevi savaş olabildiğince hızla sürmektedir. Doruğa çıkmaktadır. Görüyorsunuz etrafımızda yalancı Arap baharları, bir cenahın İran ve Suriye’ye karşı mücadelesine Türkiye’yi dahil etme çabaları söz konusudur. Mesela, televizyonlarımızda birileri sürekli olarak Suriye ve İran’ı kötüleyip duruyorlar. İşte bunlar hep bu perde arkasındaki manevi mücadelenin zahire dökülmüş yansımalarıdır. Birilerini sürekli kötüleyip, insanların insani ve dini duygularına da hitap ederek şeytanilerin planlarını uygulatmaya çalışıldığını görüyoruz. Bu konuda yazıp konuşanların temiz olmadığını söylemiyorum ama bunlar üzerinden şeytanilerin ve birilerinin planlarını Türkiye’ye uygulatmak için ciddi bir çaba sarf ediliyor. Bu alanlarda manevi bir savaş halen sürdürülüyor. Ancak şunu söyleyebilirim, birilerinin umduğu gibi Türkiye Suriye’ye müdahale etmeyecektir.

    İstanbul’un bu manevi istihbarat savaşlarında özel bir konumu mu var?

    İstanbul Mekke’nin kalkanıydı. İslam dünyası ve hatta dünyanın merkeziydi. Bu mahiyetiyle İstanbul bütün dünyanın rahmani merkeziydi. Eskiden İstanbul’un tarihini 2500 yıl öncesine götürürlerdi. Biz bunun 20 bin yıllık geçmişi olduğunu söylüyorduk. Marmaray kazılarında çıkan eserlerle, lahitlerle bu tarihin en az 10-15 bin yıl öncesine kadar uzandığı görüldü. Burası 10 bin sene öncesinde Rahmani ve Şeytani güçlerin savaşlarının sürdüğü bir merkezdi. Örneğin burası Kuran’daki “İki denizin birleştiği” yer ifadesine şaşılacak şekilde denk düşer. Ben Marmaray tünelinin geçtiği yolun adının “Hüdai Yolu” olmasını öneriyorum çünkü bu tünel tam da Aziz Mahmut Hüdai’nin fırtınalı bir günde keramet göstererek karşıya kazasız belasız geçtiği ve ondan sonra denizcilerin karşıya geçmek için asırlarca kullandığı yola denk düşmektedir. Marmaray projesi tam da bu güzergâha denk düşmektedir. Bu bile asırlar öncesinden bildirilmiş bir istihbarattır.

    Bazen bu gibi istihbaratı kabir taşlarından, evliyaların bazı sözlerinden okursunuz. Yüzlerce sene sonra çıkacak hadiseleri bazen kabir taşlarındaki bir sembolden okuyabilirsiniz. Bunlar gelişigüzel söylenmiş sözler değildir. Dolayısıyla bunlar da bazen manevi istihbarat alma şekilleridir. Hüdai Yolu İstanbul için çok büyük bir manevi istihbarat projesidir. Bunun karşısında bulunan şeytani bir proje olarak nitelendirilecek şeyse Kanal İstanbul projesidir. Yanlış anlaşılmasın bunları yapan insanları itham etmiyorum. Anlatmak istediğim projenin getirecekleri. İstanbul’u pasta şeklinde bölmek, zaten doğal bir boğaz varken mantıksız bir şekilde Süveyş kanalı gibi suni bir ikincisini yapmak. Aslında kerametiyle Aziz Mahmut Hüdai manevi istihbaratı vermiş ve burada Hüdai Yolu denilen yerden bir su yolunun geçeceğini çok önceden işaret etmiş. Bu tünelde en korkulan şey yangın ve suda boğulma tehlikesi. Hüdai Hazretleri’nin “Kabrimize gelip bize dua edenlerin ölümü suda boğulmaktan ve ateşte yanmaktan olmasın” duası bile buna işaret ediyor.

    Gerçi sizi tanıyanlar, sizin kitaplarınızda yer verdiğiniz olayların ve onların kahramanlarının kurgudan ibaret olmadığını, günümüzdeki gerçek perde arkası olaylarını ve yaşayan gerçek mana erlerini kahramanlar olarak yansıttığınızı söylüyorlar.

    Allah’ın ayeti var: “Başıboş bırakılacağınızı mı zannetiniz?” diye. Allah dostları, veliler bizi başıboş bırakmıyor ve hissettirmeden etrafımızda olup bitenler üzerinde tasarrufta bulunmaya devam ediyorlar.

    Yani bunlardan etrafımızda fark etmesek de birçoğu var mı diyorsunuz?

    Bakmak var görmek var. Ama bizim kafamızda bir hak ereni, evliya şablonu var. Bu kalıpları kırarsak onlara ulaşabiliriz. Biz insanları kılığına kıyafetine, sakalına cübbesine sarığına göre değerlendirip kafamızda evliyalar üzerine oturtulmuş kalıplara göre değerlendiriyor ve “Bu evliyadır, bu değildir” diye kafamıza göre değerlendiriyoruz. Son model bir Land Rover jeep’e binen kimse neden evliya olamasın ki. Allah dostu olmanın ölçüsü kılık kıyafet, makam mevki, tekke şeyhlik değil yani. Biz kafamıza yerleştirilmiş kalıplarla imajlarla değerlendirirsek daha çok “Bu evliyalar, hak erenleri, dervişler nerede?” diye sorar dururuz.

    Romanlarınıza dönecek olursak kahramanlarınızdan biri kayıkla denize açılarak bir Balıkçı Baba’dan düzenli manevi istihbarat alıyor. Bu Balıkçı Baba kimi zaman yakın tarihte gerçekleşecek olaylardan bahsediyor. Bunun Hz. Hızır olduğu söyleniyor kimilerince.

    Doğrudur. Hızır, İlyas deniz ve karaların pirleridir, istihbarat sağlayanlarıdır derler. Ama Hızır Makamı denilen bir makam da vardır. Bazen Hızır makamına gelmiş evliyalar vardır. Onun makamında kalem müdürü gibi onun mührü ve yetkisiyle hareket etmeye salahiyetli kimselerdir bunlar. Hz. Hızır da bazen Balıkçı baba, bazen de Kaşıkçı baba kılığında, herhangi bir kılıkta görünür ve insanlara yardımcı olur. Bilmem anlatabiliyor muyum?

    ...


    BİROL BİÇER / birol.bicer@aktuel.com.tr
    Fotoğraflar: GÜVEN POLAT

  14. #59
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.436

    dostempati

    ...

    Peki, hadiselerin perde arkası derken yakın zamanlarda anlam vermekte güçlük çektiğimiz bir takım esrarlı olaylar oldu. Örneğin “Erke Dönergeci” denilen ve sınırsız bir enerji kaynağıyla çalıştığı iddiasıyla ortaya atılan ama acı şekilde alay konusu olan bir hadise vardı. Bunun aslını esasını bir türlü öğrenemedik, öylece kaldı. Örneğin bununla ilgili sizin bir manevi istihbaratınız var mı?


    Bu konu dezenformasyona uğramıştır. Nuh Peygamber’in tufan hadisesi vardır. Nuh’un gemisinin Ağrı ya da Cudi Dağı’na konduğuyla ilgili çok şey duymuşuzdur. Hatta bölgeye zamanında gelen bir astronot gibi pek çok araştırmacı gelmiş ve bazı parçalar kaçırdıkları şeklinde spekülasyonlar eşliğinde haber olmuşlardır. Cudi yüksek tepe, yüksek yer anlamına gelir. Ama aslında oldukça geniş bir bölgenin adıdır. Bu bölgede büyük bir enerji kaynağı maddeden söz edilir. Ben bu konuyu daha önce de yazdım. Burasıyla özellikle İsrail çok ilgileniyor. Bu bölge hakkında aldığımız manevi istihbarata göre burada çok büyük bir enerji olduğundan ve geleceğin enerjisi olarak tabir edilecek bu enerjinin petrolü ve bütün enerjileri sıfıra indirip insanlığın hayrına sunulacağından bahsediliyor. Eski metinlerden de buna dair işaretler çıkıyor. Orası şu anda yasak bir bölge… Araştırmacılar oralara gidebilmek için çeşitli kılıflarla bu yasağı delmeye çalışıyorlar. Dağda yolunu kaybedenler gibi çeşitli hikâyelere rastlıyoruz. Bugünkü terör olaylarına baktığımızda büyük ölçüde o bölgenin enerji potansiyeliyle alakalı olduğunu görüyorum. Neden İsrailliler vaat edilmiş toprakları istiyorlar. PKK vs. hep zurnanın son deliği… Bütün bu hadiseler geleceğin enerjisinin bizim topraklarımızda yatmasından kaynaklanıyor. Buradaki enerjiyle ilgili olarak ben devletimizin Erenler kolu vasıtasıyla bu projeyi koruma altına aldığını biliyorum. Bahsettiğimiz Erke Projesi sulandırıldı ama bu proje bundan daha da yüksek bir proje. Bu kendi kendine enerji üreten ve enerjisi bitmeyen bir maddeyle alakalı.


    Bu nasıl bir enerji? Erke Dönergeci dediğimiz şey bir uydurma değildi o zaman. Bu bahsettiğimiz enerjiyle mi çalışıyordu?

    Ben bu enerjiye Q enerjisi diyorum. Maksat isim vermemek. Ben zamanında volkanlar patlayacak, dünyada birçok yerde hayat olumsuz etkilenecek dediğimde bana gülmüşlerdi. Ama nitekim volkanlar patladı, bulutlar aylarca Avrupa’nın üzerinde dolaştı, uçaklar bir süre kalkamadı biliyorsunuz. O zaman “Bu maddi istihbarat olamaz, ancak manevi istihbaratla olabilir” dediler. Tıpkı bilim adamlarının “demir dünya elementlerinden değil, uzaydan geldi” demeleri gibi burada Allah’ın indirdiği bir madde ve enerji var bizim topraklarımızda. Erke Dönergeci ise kesinlikle palavra değildi. Kısmen bu enerjiye dayanıyordu. Ama çok fazla açılmaması gerekiyordu. Devletimiz onu kontrol altına aldı ve bu proje şimdilik uyutuldu. Şöyle düşünelim; sizin bir hazineniz var ama onu koruyacak gücünüz yok. Ne yaparsınız? Onu saklarsınız. Bunun için çok güçlü bir devlete ve orduya ihtiyaç var.


    Böyle başka manevi istihbarat savaşlarının yaşandığı başka örnekler var mı?

    Gemilerin batma hadisesinden tutun, volkan patlamalarına bazı konuları sitemiz onaltıyıldız.com’da gündeme getirdik. Örneğin iki ülkenin savaşın eşiğine geleceğini söylemiştik bir tv programında ve o televizyon hemen hacklenmişti . Böyle pek çok mesele var. Örneğin bugün Beşar Esad’ın yaptıklarını 2006 yılında “Bir Meczubun Rüyası” adlı kitapta aynen yazdım. O zaman “Ne alakası var” demişlerdi. Takip edenler biliyor. Son dönemlerde Esad’a suikast yapılabilir ve Türkiye’nin üzerine atılabilir diye yazdım, dikkat edilmesi için.


    Yine İstanbul’a dönersek, siz yapılan gökdelenlerle İstanbul’un siluetinin değiştirilmesini de benzer şekilde manevi bazı savaşlara bağlıyorsunuz bildiğim kadarıyla. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

    2006 yılında İstanbul’un siluetinin değiştirilmesi çalışmalarının başladığını yazdım. Camilerin kaybedilip, yerine gökdelenlerin yükseleceğini söyledim. O zaman da çok tepki aldım. Ama 6 yıl sonra benim o zaman çizdiğim resme uygun olarak aynı yerde iki bina şimdiden yükseltildi. Amaç İstanbul’un ruhunu yok etmek. Bundan kasıt mimarisiyle İstanbul İstanbul’dur. Osmanlı ve Bizans’tan kalan yapılarını kaybettiğiniz zaman İstanbul’un bir New York’tan farkı kalmaz. Bu İstanbul’u sıradanlaştırmaya, ardından da çeşitli şekillerde kültür işgaline yol açar. Yerli kültürden bahsetmiyorum. Kimisi Ekümeniklik iddiasını, kimisi başka argümanları kullanan dış güçlerin işgaline. Tarihi yarımadanın korunması ve Galataport projelerini de yabana atmamak lazım. Bunlar şeytaniler dediğim güçlerin yaptığı global planlarla bağlantılı.



    Oktan Keleş'in 2006 yılında yayınlanan kitabında "İstanbul’un siluetinin değiştirilerek," yukarıdaki ikinci şekilin meydana getirileceğini haber verdiği çizim.


    Siz aynı bağlamda Ayasofya ile de ilgili benzer projelerden bahsediyordunuz.

    Ayasofya ile ilgili çok dezenformasyon yapıldı. Mesela hiç tadilat yapılmadığı söylendi durdu. Oysa Abdülmecid zamanında Fossati diye bir mimar geliyor ve burada bazı melek figürlerini sıvayla kapatıyor. Biz dedik ki “Zamanı gelince bu melek figürleri açılacak”. Geçen sene açıldı ve ortaya çıkarıldı bunlar. Bunların hepsi semboller savaşının bir parçası. Anlamı şu: “Ayasofya bizimdir, dolayısıyla İstanbul bizimdir” diyorlar. Bu “Bizans işgal olsa da iki melek gelecek ve işgal edenleri helak edecek. Bizans tekrar bizim olacak” inancına dayanıyor. Bu Hıristiyan teologlar açısından bir semboldür. Ayasofya fethin bir sembolüdür ve camiye dönüştürülmüştür. Eğer Ayasofya elimizden çıkarsa fethin bir anlamı kalmayacaktır. Ben Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın burayla ilgili olarak çok büyük bir hayır yapmış ve müzeye çevirerek güçlenene kadar buranın üstünü örtmüştür. Madem yeri geldi bunun da istihbaratını vereyim bari. Bunu temenni olarak değil bilerek söylüyorum: Ayasofya zamanı gelince tekrar cami olarak açılacaktır.


    Siz kitap ve yazılarınızda Mekke üzerine oynana oyunlardan da bahsediyorsunuz? Açar mısınız?

    Bakın, Mekke Emiri peygamberin torunu falan değildir, Yahudi asıllı biridir. Mekke yapılan oteller, yapılar, saat kuleleriyle adeta Las Vegas’a çevrilmiştir. Yapılan saat kulesi Babil Kulesi’ni andırmaktadır. Üzerindeki hilal çok büyüktür ve Allah yazısının üzerine yerleştirilmiştir. Oraya yerleştirilen güneş, yıldız ve hilal sembolleri Lat, Uzza ve Menat denilen batıl tanrıların simgesi gibidir ve bunlar eski tabletlerde de aynen yer almaktadır. Bunlar Kâbe’den bile görünmekte ve Kâbe’yi küçücük ve gölgede bırakmaktadır. Kabe’yi dev binalar ve iş makineleri kuşatmıştır. Eski Sin tapınağı böylece sembolik olarak Kâbe’ye sokulmuştur. Kâbe’ye açıkça bir hürmetsizlik vardır. O bölgeye maymunlar bile kralın dedesi tarafından getirilip üretilmiştir. Amaç Kâbe’yi yok etmektir. Ama Allah’ın da bir planı vardır. Çok büyük helakler olacaktır, Suudi hanedanlığı da zamanı gelince yok olacaktır. Bunu da tarihe not düşelim. Kesin ve net olarak söylüyorum.



    Başka böyle planlar var mı?

    Yakında çıkacak olan kitabımda bunlardan bazılarını ifşa edeceğim. Şunu söyleyeyim Da Vinci Şifresi şimdi İstanbul üzerine oynanmaktadır. Da Vinci’nin büyük bir sırrını nasip olursa belgeleriyle açıklayacağım. Şu kadarını söyleyeyim, Da Vinci’nin sırrı Halfeti ‘de yatmaktadır. İlluminati gibi örgütler zurnanın son deliğidir. En tepede Şeytan ve şeytaniler bulunmaktadır. Bunlar dünyayı yönettiği ileri sürülen örgütlerin de üzerinde bir yapılanmadır. Diğer örgütler, bu en üsttekilerin potansiyelini diri tutmak amaçlı olarak dünyaya serpiştirilmiş örgütlerdir.


    Önümüzdeki günlerde dikkat edilmesi gerektiğini düşündüğünüz gelişmeler var mı?

    Özellikle Suriye ve İran konusuna Türkiye’nin bulaşmaması gerekiyor. Çünkü Türkiye bir savaşa çekilmek isteniyor. Yine İran’da çok büyük bir deprem bekliyorum. Bunların da normal şekilde oluşturulduğuna inanmıyorum. Bir başka konu; örneğin yeni bir uzay dini çıkarılmaya çalışılacak. Üç dinin birleştirilmesi safsatasıyla; tanrılar ve tanrısızlar savaşı kapıda. Böyle tanrılılar ve tanrısızlar kutuplaştırması yaratılmaya çalışılacak. Bunun merkezi Amerika ama İsrail ve Vatikan’da bu işin içinde, kutsal bir ittifak oluşturmaya çalışıyorlar. Bir sonraki hamlede “Bu dinlerden bize hayır gelmedi, yeni ve global bir din oluşturalım” demeye getirecekler. Ufolarla ilgili yeni haberler ortaya çıkarılacak. Ben kısaca bunlara Hilaliler ve Melamiler savaşı diyorum.



    BİROL BİÇER / birol.bicer@aktuel.com.tr
    Fotoğraflar: GÜVEN POLAT

  15. #60
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.436

    dostempati

    Panthera: hafif, agresif ve zarif aktif tekerlekli sandalye...
    Kız Kulesi 1919 Üzerine Tefekkür / Erol Derman / ON ALTI YILDIZ

    Kız Kulesi 1919 Üzerine Tefekkür

    Oktan Keleş’in yazmış olduğu “Kız Kulesi 1919” başlıklı makalesi

    Kız Kulesi 1919 / ON ALTI YILDIZ “ufak dokunuşların etkisinden olacak” bize bu konuda tefekkür etmemizi sağladı.

    Bu anlatacaklarım bir iddiayı gündeme getirmiyor sadece bir konu üzerine benim tefekkürüm.

    Oktan Keleş’in kitaplarında ilk defa gündeme getirdiği bir konu vardı. ( Bunu daha sonra pek çok kişi gündeme getirip, kullandı ama hiçbiri nereden aldığına dair atıfta bulunmadı.)

    Kehf Suresi’ndeki Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın “iki denizin birleştiği” yerde buluştukları bilinmektedir. Oktan Keleş, bu iki denizin birleştiği yeri İstanbul Boğazı olarak açıklamış ve buluşulan noktayı da” KIZ KULESİ” olarak belirtmişti.

    Kitapta kısaca:

    “Kehf Suresi’nde Musa (as) ve yol arkadaşı Yuşa (as) Yaradan’ın katından ilim verdiği kulunu (Hz.Hızır’ı) görmek için yola çıkarlar.

    Musa (as):

    -Gerekirse hiç dinlenmeden yürüyeceğim,iki denizin birleştiği yere varacağım der.

    Yanlarına azık,yiyecek olarak kurutulmuş balık alırlar. Aldıkları balık Hz.Hızır ile karşılaşmaları için bir işaret olacaktır.Balık bir mucize eseri canlanacaktır.

    Canlandığı yerde Hızır (as) olacaktır.Epey yürürler.

    Musa (as) yol arkadaşına yemek için balığı getirmesini ve acıktıklarını söyler. Yuşa (as):

    -Balık canlandı. Kıyıya sığındığımızda şaşılacak bir şekilde denizde yol tuttu ve gitti der.

    Musa (as):

    -İşte o şahıs oradaydı der

    Musa (as) ve Yuşa (as) bugünkü Kız Kulesi’nin kayalıklarına sığınmışlardı.Yuşa (as) Kehf Suresi 63.Ayet’te :

    [YARDIMCISI] : “ OLACAK ŞEY Mİ BU?” DEDİ, “O KAYANIN YANINDA DİNLENMEK İÇİN DURDUĞUMUZDA, NASIL OLDUYSA, BALIĞI UNUTMUŞUM. BUNU OLSA OLSA BANA ŞEYTAN UNUTTURMUŞ OLACAK! TUHAF ŞEY, NASIL DA YOL BULUP SUYA ULAŞTI!”

    61.AYETTE DE :

    HER İKİSİ İKİ DENİZİN BİRLEŞTİĞİ YERE VARINCA BALIKLARINI UNUTTULAR. BALIK DENİZDE BİR YOL TUTUP GİTMİŞTİ.

    Musa (as) ve Yuşa (as) önce Haliç’e, bugünkü Eyyub el Ensarî Hazretlerinin bulunduğu yere gelmişlerdi. İlk balığın burada canlandığını öğrenmişti Musa (as); ama buradan tekrar geriye, karşıya, Üsküdar’a, bu kayalıklara; yani Kız Kulesi’nin bugünkü yerine gelmişlerdi ve Hz.Hızır’ı o zaman görmüştü Musa (as).” (Melami Savaşları sh.321-327)

    Oktan Keleş Kehf Suresi’ndeki ilgili bölümü bu şekilde açıklamaktadır.

    Şimdi gelelim asıl anlatacağımız bölüme:

    61 Ayet’te “Her ikisi, iki denizin birleştiği yere varınca balıklarını unuttular. Balık, denizde bir yol tutup gitmişti.” BALIK YOL TUTUP GİDİYOR…orada da Hz. Hızır olacak…

    “Balık bir mucize eseri canlanacaktır” deniliyor…

    Şimdi bizim tefekkür ettiğimiz KIZ KULESİ 1919 yazısındaki bölüm şu:

    Osmanlı İmparatorluğu’na Avrupalılar, HASTA ADAM gözü ile bakmaktadırlar. Yani ÖLÜMÜNÜ beklemektedirler. Tıpkı yukarda bahsi geçen “ÖLÜ BALIK” meselesi gibi. Sonra BALIK birden canlanıp, bir yol tutup gidiyor.

    AVRUPALILAR, İSTANBUL BOĞAZI'NDA SARAY'A TOPLARINI ÇEVİRMİŞ VAZİYETTELER...ATATÜRK KURTULUŞ SAVAŞINI BAŞLATMAK İÇİN İSTANBUL BOĞAZI'NDA. ÖLMEK ÜZERE OLAN BİR İMPARATORLUKTAN, YENİ BİR DEVLET KURMAK İÇİN ADIM ATTIĞI YER İSE YİNE KIZ KULESİ. YANİ BALIK TEKRAR CANLANIYOR VE BİR YOL TUTUP GİDİYOR. (ACABA ATATÜRK KIZ KULESİNDE KİMİNLE BULUŞMUŞTU?)

    Yani hasta olan, ölümü beklenen Osmanlı gidiyor ve yerine TÜRKİYE CUMHURİYETİ GELİYOR. TEKRAR CANLANIYOR.

    Yer yine İstanbul Boğazı, mekân yine KIZ KULESİ.

    ATATÜRK’TE BANDIRMA VAPURU’NA BİNEREK, VAPUR'LA BİR YOL TUTUP GİDİYOR VE SONUÇTA YENİ BİR CUMHURİYET KURULUYOR.



    BELKİ BUNDAN DOLAYI ATATÜRK’ÜN KIZ KULESİ ÖNÜNDEN BAĞIMSIZLIĞA/YENİDEN CANLANMAYA ADIM ATTIĞINI HEP GİZLEDİLER, ÜSTÜNÜ ÖRTTÜLER.

    Oktan Keleş bir kez daha belgelerle olayı reddedilemeyecek şekilde açıkladı ve tarihe bir not düştü…

    İLHAMİ ABİ NE DEMİŞTİ:

    “İSTANBUL BUGÜN TÜRK MİLLETİNİN ELİNDE VE KIYAMETE KADAR DA ÖYLE OLACAK.”

    Başta da söyledim ya, bu bir tefekkür yazısıdır diye…


    Erol Derman
    buulkem@gmail.com
    28 Mayıs 2012




Sayfa 4 / 17 İlkİlk 1234567814 ... SonSon