Sayfa 12 / 17 İlkİlk ... 28910111213141516 ... SonSon
Toplam 246 mesajın 166-180 arasındakiler

Konu: Sırdaş...

Buraya tıklayarak yazıları büyültebilirsiniz Buraya tıklayarak yazıları küçültebilirsiniz
  1. #166
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.440

    dostempati

    STAR, dünyanın en güvenli, en sağlıklı, en konforlu ve en dayanıklı tekerlekli sandalye minderi.
    Kulbak Bilge Sırları Açıyor


    attachment.php?attachmentid=2345&d=1394232855 - Sırdaş...


    Yaşayan roman Kulbak Bilge yeni sırları açıklamaya devam ediyor...




    -1. Dünya Savaşı tekerrür mü edecekti? İkinci Yavuz ve Midilli vakası...

    - Hadiseler ve eşyalar kişilerin kaderine mi bağlı?

    - Dövme modası nasıl başladı? Dövme İslam'da niçin yasaklandı? Dövme ve tılsımlar insanın vücudunda nasıl kapılar açıyor? O kapılardan kimler giriyor?

    -Sözde adalet Tanrıçalarını(!) niçin adliye binalarının önüne dikiyorlar?

    -Lüks otellere neden heykeller dikiliyor?

    -Şeytanın büyük tuzağı, sahabe isimleri nasıl lüks otellere alet ediliyor?

    -Erotik görüntüler nasıl İslam ile bir araya getirilip, İslam'a darbe vurmaya çalışıyorlar? Bu Şeytani projeye kimler alet oluyor?

    -Adem(as) ve eşi yeryüzüne inerken hangi gezegen ve yıldızlarda mola verdiler. Bizler o izleri görecek miyiz?

    -Bütün gezegenlerde Adem (as)'ın mührü (DNA) var mı?

    -Gezegenlerin sırrı...

    Hepsi Kulbak Bilge'de:

    Kulbak Bilge-9 / ON ALTI YILDIZ

  2. #167
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.440

    dostempati

    Türk Bayrağı'nın Doğuşu ve İstiklal Marşı

    İstiklal Marşı'nın kabulünün 93. yılı...



    2351d1394633669 sirdas 5063 - Sırdaş...


    Evet, dünya tarihi var olduğundan beri, Turk gibi lider vasfındakiler, kimi zaman peygamberler, kimi zaman Allah dostları, yıldızlar gibi bir doğup bir kaybolmuşlardır. Yıldız bu insanların makamının temsilidir. Bu bilgilere, Turk ve ahalisi de, dede peygamberleri Âdem (as)’den beri vakıftı.

    İleride Ay-Yıldız, yeryüzünde Allah adına kurulan ve Allah adına, Allah yolunda savaşan ilk ordunun yani Türk ordusunun bayrağı olacaktır. Turk ve ‘On Altılar’, başka bir deyişle Aksakallılar Meclisi saatlerdir tartışmalarına rağmen bir çözüm bulamamışlardı.O esnada beklenmedik bir şey oldu: Gökyüzünde Ay ve Yıldız, tıpkı Aksakallılar Meclisi’nin dizilişi gibi bir araya geldi. Hilâl ve Yıldız buluştu…

    Yeryüzünde, kardeşi tarafından Allah yolunda öldürülen Âdem (as)’ın oğlu Âlim’in kanlı elbisesi, emanet olarak Turk ahalisinde muhafaza ediliyordu. Bu emanet, mabedin bir köşesinde şeffaf cam şeklinde kristal bir fanusta korunuyordu. İşte gökteki Ay- Yıldız, bu fanusun üzerine yansıdı. Bilgeler, bunu bir işaret olarak anladı.Haklıydılar da. İşte Türk bayrağının oluşumunun gerçek kökeni bu şekildedir:

    Kanlı elbiseye vuran Ay-Yıldız…


    (“Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen Al Sancak” sırrı.)

    İlhami Abi ile bir gün bu konuyu konuşurken şunları söylemişti: “Tıpkı Âdem (as)’ın şehit oğlunun bulunduğu fanusa yansıyan Ay-Yıldız gibi, ahir zamanda, uzaydan çekilecek resimlerde de aynısı gökte görülecek. Samanyolu’nun içinde Hilâl ve Yıldız net olarak, bir alâmet olarak görülecek.” demişti.

    *
    Turan Bey bana İstiklal Marşı’nın sırrından da söz etti: Tüm bu yaşadıklarımızın ve yaşanacakların İstiklal Marşı’nın 10 kıtasında saklı olduğunu söylemiş ve tamamını bana açıklamıştı. Ben sadece birkaç örnek vermek istiyorum:

    Meselâ Korkma: Türk Milletine “korkma” diye başlıyor İstiklal Marşımız. “Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” derken ahir zamanda olacak bir olaydan söz ediyor. Bir ocak kalana kadar yeryüzünde Türk öğretisinin kalacağını açıkça vurguluyor. Bu öğretinin, “benim milletimindir ancak” diyerek Türk milletinde olduğunu ifade ediyor.

    “Nazlı hilâlden” bahsediyor, zaman zaman kaosa sürüklenen milletin sembolünden ve onun uğruna dökülen kanlardan. “Kahraman ırkımızdan” bahsediyor. “Hakk’ın devamlı yanındadır” diyor, milletimiz. “Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım?” derken, esaretten bahsederken esaretin her türlüsünü söylüyor: Bu çağa uyarlaması; çip takmadan tutun da, illüzyonist bilinç kıyametine kadardır.

    “Yırtarım dağları” derken Ergenekon’dan bahsediyor, ergen; sarp yokuş demek. Her türlüsünü aşıp, Ergenekon’dan çıkarım diyor. “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar.” Batının yarattığı tek dişi kalmış canavar sistemlerin bizi korkutamayacaklarını, çelik duvar ise Zülkarneyn’in set yaptığı duvarı anlatıyor.

    İmanlı oldu mu o seddi kimse aşamaz. “Yurduna alçak zihniyetlileri sokma.” Zihnine de bu zihniyetleri sokma. “Hakk’ın sana vaat ettiklerini hatırlatır.” Yecüc de Deccal de çıkacaktır, sen akıllı ol demektedir. “Toprağın altında binlerce şehit var.” Allah yolunda ilk şehit olan Âdem (as)’ın oğlusun, ifadesini kullanmıştır.

    “Kim bu cennet vatan uğruna olmaz ki feda.” Bu cennet tabiri ile cennet ile vatan birbirine bağlıdır. Bu cennet uğruna feda olmayanlar bugün bunu sesli dile getirmektedirler. Cennet için feda olmayanlar bellidir, düşmanını bil demektir. “Taşım” derken Turk’un sırrından bahsetmekte. “Arşa başım değecek” derken, “Allah Arşa istiva eder” ayetine atıfta bulunarak Allah’a ulaşma gayretini anlatmaktadır.

    Bayrak; Türk için tüm öğretilerin, tüm kutsal değerlerin sembolü. Türk’ün, onu dalgalandırmak için yapamayacağı şey yoktur. “Ezanlar ki dinin temeli” dediğimiz anda Fatih Camii’nde ezan-ı Muhammedi okunmaya başlamıştı: Allahuekber, Allahuekber…

    İstiklal Marşı’nın sırrı o kadar uzun ki, kitap konusu, ama şimdilik ipuçlarını verdiğimi zannediyorum.

    Herkül meselesini Turan Bey’e sordum:

    Turan Bey şöyle dedi: “Herkül projesi bir sistem. Şeytanilerin uyarladığı bir sistem. Şeytan ve Şeytaniler boş durmayacak; işin sonu belli. Herkül projesi çökecek. Onunla işbirliği yapan herkes ehlince deşifre oldu.”


    Oktan Keleş

    (Deruni Devlet-Kutsal-Halı Kitabından. 2012 )

    Türk Bayrağı'nın Doğuşu ve İstiklal Marşı / ON ALTI YILDIZ

  3. #168
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.440

    dostempati

    30 Aralık 2010 09:38
    EMİR YILDIZ'DAN 4. Bölüm: SU PERİLERİ (2. ŞİFRE)

    25 Ekim 2010 10:32
    İnsan Olma Uğraşı-2

    5 Ekim 2010 10:51
    Sırdaş 15. Bölüm: Uzakdoğu Sporları ve Abdülhamid Han

    28 Eylül 2010 11:20
    EMİR YILDIZ'DAN 3. Bölüm: Konstantin'in Mezarı

    8 Eylül 2010 09:49
    EMİR YILDIZ'DAN 2. Bölüm: Vergad Projesi

    24 Ağustos 2010 19:33
    Sırdaş 14. Bölüm: Atatürk'ün ANKA Projesi

    8 Ağustos 2010 14:39
    Sırdaş 13. Bölüm: Şehzâde Karnesi

    5 Ağustos 2010 14:35
    Sırdaş 12. Bölüm: Belgelerle Medusa ve Şahmeran

    19 Temmuz 2010 12:50
    Sırdaş 11. Bölüm: Hasat Makinesi

    19 Haziran 2010 10:58
    EMİR YILDIZ'DAN : Davud Boynuzunun Sırrı

    16 Haziran 2010 20:20
    İNSAN OLMA UĞRAŞI - 1

    24 Mayıs 2010 21:33
    Sırdaş 10. Bölüm: Robot Alamet ve Ertuğrul Fırkateyni

    22 Mart 2010 21:30
    Sırdaş 9. Bölüm :Abdülhamid Han'ın Büyük Sırrı

    9 Kasım 2009 21:27
    Sırdaş 8. bölüm: Tarım'da Oynanan Oyunlar

    25 Ekim 2009 22:27
    Sırdaş 7. Bölüm: Abdülhamid Han'a Suikast Dosyası

    18 Ağustos 2009 21:16
    Sırdaş 6. Bölüm: Japonya İslamın Eşiğinden Döndü!

    4 Haziran 2009 20:59
    Sırdaş 5. Bölüm: Abdülhamid Han Ve Robot Teknolojisi

    23 Mayıs 2009 20:35
    Sırdaş 4. Bölüm:II. Abdülhamid'in Bilinmeyen İstihbaratçıları

    17 Nisan 2009 20:22
    Sırdaş 3. Bölüm:Abdülhamid Han Hareme Sızma Çabalarını Nasıl Engelledi?

    24 Mart 2009 22:43
    Sırdaş 2. Bölüm:Osmanlı Devlet Arması’nın Sırrı

    24 Şubat 2009 22:31
    Sırdaş 1. Bölüm: Portsmouth Futbol Kulubünü II.Abdülhamid mi Kurdu?


    Hepsi ve daha fazlası için: DİZİ YAZILAR haberleri / ON ALTI YILDIZ

  4. #169
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.440

    dostempati

    Oktan Keleş Ankara'da

    Oktan Keleş 21 Mart Cuma günü Ankara'da


    attachment.php?attachmentid=2371&d=1395281401 - Sırdaş...


    Oktan Keleş 21 Mart Cuma günü Ahmed Yesevi Vakfın'da konferans verecektir.

    Adres:
    GMK Bulvarı Özveren Sokak No:2/17 Demirtepe Kızılay/Ankara

    Saat:19.00

    Tüm dostlarımız davetlidir...

    Oktan Keleş Ankara'da / ON ALTI YILDIZ

  5. #170
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.440

    dostempati

    Ağaç

    "Her şey o ağacın altında başlamıştı"



    Oktan Keleş'i Yeniden, Yeniden Tanımak...


    Oktan Keleş'i biraz tanıdığımı sanıyordum. Ama zaman zaman öyle olaylarla karşılaşıyorum ki, tekrar başa dönüyorum ve yeniden tanımaya başlıyorum. Oktan Keleş'in önceden yazdığı ama çeşitli sebeplerle baskısı Eylül 2012'de yapılan Deruni Devlet-Kutsal Halı kitabına bir göz atayım dedim. Ve yine şok edici bilgilerle karşılaştım.

    Oktan Keleş'in Deruni Devlet Kitabının 73. Sayfasından başlayan ve 124. sayfaya kadar devam eden bölümleri tekrar okumanızı istirham ederim. O bölümlerde mana dersleri vardı. Konu uzun olduğu için buraya sadece bazı başlıkları alıyorum: Kafdağı Ülkesi, Yunus, Nüshay-ı Bekâ, Bekâyı Vicdan Hakikati, Bekâ-yı Şerif Nüshası, Mahrem Nüshası, Bekâ Yolcusunun Hafıza Nüshası, Kabz Nüshası, Aşk Perdesi Nüshası, Şefkat Nüshası, Suret Nüshası, Alfabe, Lisanlar, Lisandaki Harfler, İşaretler....

    Bugün yaşadığımız olaylara baktığımda kitapta aynı konuların -sembolik olarak- olduğunu hayretle gördüm. (Bu benim fikrim tabi, kimseyi bağlamaz.) Her şey bir ağaç ile başladı deniliyordu. Yani bir ağaç ile başlayan mücadele; Muhtar Memiş, imam, Kul Ahmed, seçimler, köylü, Mahderiş, ceylan, Hamdi Dayı, Kul, Kufa, Yunus... Ağaçların kesilmemesi için yapılan mücadele.

    Diğer bölümleri yukarıda saydım, oradan okuyabilirsiniz ama ben konuyla ilgili o bölümün özetini sizlere sunuyorum. Eminin sizler de benim gibi şaşıracaksınız. Ağaç ile başlayan tartışmanın sonunu da merak edeceksiniz... Oktan Keleş'in her kitabı sır dolu, anlayana...

    Erol Elmas



    KAFDAĞI KAMPI



    AĞAÇ


    Her şey o ağacın altında başladı. Ağaç deyip geçmeyin. Efendimiz (sav)’in yokluğunda ağlayan hurma kütüğünü hatırlayın. “ALLAH, SANA AĞAÇ ALTINDA BİAT EDENLERDEN HOŞNUT OLMUŞTUR.” (Fetih/18.)

    Evet, her şey o ağacın altında başlamıştı. Sılayı rahim yapmak amacıyla, yıllar sonra köyümüze, baba topraklarımızı ziyarete gitmiştim. Bu seferki gelişimde bir taşla iki kuş vurmuş olacaktım: Hem ziyaretlerimi yapacak, hem de dağcılık sporu ile uğraşan ve aynı zamanda grubun lideri olan arkadaşımın, dağ yürüyüşü ve dağda kamp kurma isteğine olumlu cevap vermiş olacaktım. Bir hafta sürmesi planlanan dağ kampına katılmak için, kasabadan köye giden yarım otobüse bindim. Köye 4-5 kilometre kala otobüsümüz arızalanınca, Haziran ayı sıcağında tamiri beklemektense, uzaktan görünen köye doğru yürümeye başladım. Cıvıl cıvıl kuş sesleri eşliğinde köye doğru yürürken, “hayrat” bir çeşmeye rastladım. Hem yürümekten yorulmuş, hem de Haziran ayının sıcağında iyice terlemiş, susamıştım. Siz olsanız benim gibi bu çeşmeden kana kana su içmez miydiniz? İçerdiniz. Ben de içtim. Daha sonra çeşmenin yanındaki ağacın altına sere serpe uzandım.

    KAFDAĞI ÜLKESİ

    Siz olsaydınız uyumaz mıydınız? Belki de uyumazdınız, zira ‘Şurada köye iki adım kalmışken uyunur mu?’ diye düşünürdünüz. Ama ben uyumuşum. Ne kadar uyudum bilmiyorum. Uyandım mı uyanmadım mı, onu da bilmiyorum.

    Gözümü açtığımda; bulunduğum yer ne bizim köyün mevkii, ne de altında uyuduğum ağaç o ağaçtı. Etrafta tarifi imkânsız bir renk cümbüşü vardı. Dağlar, ovalar… Her yer rengârenkti. Hele altında bulunduğum ağacı tarif etmeye kalksam, lügatte kelime bulamam. Sanki üç boyutlu cennet tasvirleriyle idraki mümkün bir âlemdi. Etrafa yayılan reyhanî kokular, kuş sesleri, tabiatın muhteşem ahenginin sesi… Her şey insanı mest edip, kendinden geçirecek kadar harikulâdeydi. Uyanmış olamazdım, rüyadaydım herhalde. Sırt üstü yattığım yerden, olup biteni anlamaya çalışıyordum ki, başucumda biri belirdi. İster istemez irkilerek doğruldum. Hemen ayağa kalktım. Karşımda çok ilginç bir kişi duruyordu. Fiziği ve kıyafetleri bana çok enteresan geldi. Saçları bembeyaz ve uzundu. Sakalı ise sanki pamuk gibiydi. Ancak saçının ve sakalının beyazlığına rağmen karşımda duran kişinin yüzü çok gençti. Saf, hiçbir kaygısı olmayan, huzurlu bir hâli vardı. Orta boyluydu. Boynu uzundu ve boynunda ihrama benzer yeşil bir şal vardı. Ayaklarına baktım, ayakkabı yoktu, yalınayaktı. Elinde bir asâ vardı. Asânın başında “KAF” harfi sembolü duruyordu. Bu kişinin gözleri kapalı idi.

    Hani insan bazen çok güzel bir rüya görür de, o rüyanın devam etmesini ister, uyanmak istemez ya, işte ben de etrafın bu efsunlu haline kendimi kaptırmıştım. Biraz bocalama yaşasam da bu güzel âlemin çekiciliğine teslim oldum. Rüya olsa da olmasa da, bende bir korku belirmişti, ürpermiştim. Acaba neredeydim?

    Altında bulunduğum ağaç, rengârenk çiçekler açmıştı. Erik ağacına benziyordu. hafif bir meltemin esmesiyle ağaçtan yere çiçekler dökülmeye başladı. Ben havada oynaşan çiçekleri seyrederken, karşımdaki kişi gözlerini açtı. Pürüzsüz ve kadife gibi bir sesle bana: “Kafdağı Ülkesi’ne hoş geldiniz efendim” dedi. Şaşkınlık ve korku arasında ağzımdan belli belirsiz: “Hoş gördük” kelimesi çıktı. Karşımda duran kişiye yavaş bir ses tonuyla, biraz da kekeleyerek, “Kafdağı Ülkesi de ne?” diye sordum. Karşımdaki kişi gözlerini iyice kapatarak, “Neden şaşırdınız efendim? Hiç duymadınız mı Kafdağı Ülkesi’ni? Böyle bir ülkenin varlığını bilmiyor muydunuz?” diyerek soruma soruyla cevap verdi.

    Elbette duymuştum. Ama böyle bir ülkenin gerçekliği kafamda yerini bulmamış bir bilgiydi. Bütün bunlar gerçek miydi, onu da bilemiyorum.

    KUL

    Karşımdaki kişiye sordum: “Siz kimsiniz?” Kadife gibi sesiyle cevap verdi: “En güzel isimlerin sahibi, güzel Allah’ın kullarından bir kul.” “İyi ama isminiz nedir?” diye tekrar sordum. “Kul dedim ya efendim. İsmin; yer olmuş, gök olmuş ne fark eder? En güzel isimlerin sahibi olan Allah’ın tüm yarattıklarına seçip koyduğu, en beğendiği isim, ‘kul’ değil mi? İsmin ejderha olsa da kulsun, Süleyman olsa da kulsun. Bütün yaratılmışların isimleri, kul ismi içine hapsolunmuş. Ejderha ismin var diye kulluktan çıktın mı, efendim.” diyerek, daha önce duymadığım bir makamda, insanı mest eden billur gibi bir sesle Kuran-ı Kerim’den şu ayetleri okudu: “EN GÜZEL İSİMLER O’NUNDUR. (Haşr/24.) EN GÜZEL İSİMLER ALLAH’INDIR. (A’râf/180.) Güzel Allah’ım, ‘en güzel isimler benimdir’ demiş. Biz güzel Allah’ım demeyelim de ne diyelim?” Kul’un okuduğu ayetler ve daha sonraki açıklamaları sanki bir melodi gibi kulağıma geliyordu. Bu güzel nağmeleri dinledikten sonra tekrar sordum: “İyi ama ben buraya nasıl ve neden geldim? Şimdi ne olacak?” Kul, gözleri yine kapalı bir şekilde gayet sakin bir tavırla: “Sen buraya tefekkürün ile geldin. Kafdağı Ülkesi’nde nasibin kadar gezecek, nasibin kadar görecek, nasibin kadar öğrenecek ve nasibinle geldiğin yere döneceksin. Bu Kul da, Kafdağı Ülkesi’nde size eşlik edecek efendim.” diye cevap verdi. Tekrar sordum: “İyi ama şu anda sanıyorum ki, uykuda, rüyadayım. Bu harikulâdelik gerçek olamaz! Tefekkür uyanıkken yapılmaz mı?” Kul tebessüm ederek, “İyi ya, uyanıkken yaptığın tefekkürler, uykunda da boşa gitmemiş. Tefekkür öyle lezzetli bir ibadettir ki, uykuda bile meyvesini verir efendim.” dedi.

    BAŞ GÖZÜ

    Kul: “Buyurun yürüyelim. Güzel Allah’ın adıyla.” diyerek yavaş adımlarla yürümeye başladı. Ben de onu takip etmeye başladım. Kul’un gözleri yine kapalıydı. Sordum: “Gözleriniz hep kapalı mıdır? Gözleriniz kapalıyken nasıl yürüyorsunuz, etrafı nasıl görüyorsunuz?” Kul, “Bu âlemde baş gözüne ihtiyaç yok. Uykuda iken ‘Melekūt Âlemi’ni baş gözü ile mi görürsün? Melekūt Âlemi’nin bir ülkesi olan Kafdağı Ülkesi’nde de görmek için baş gözüne ihtiyaç olmaz.” diyerek, insanı mest eden o güzel sesi ile şu ayeti okudu: “HİÇ YERYÜZÜNDE DOLAŞMAZLAR MI Kİ BU SAYEDE DÜŞÜNEN KALPLERİ, DUYACAK KULAKLARI OLSUN. GERÇEK ŞU Kİ, BAŞTAKİ GÖZLER KÖR OLMAZ, ASIL KALPTEKİ GÖZLER KÖRELİR, BASİRETLER KÖR OLUR.” (Hac/46.) Ve devam etti konuşmasına: “Güzel Allah’ım diyor ki, ‘ister gözün açık olsun ister kapalı, kalpteki gözünle gör.” İnci tanesi gibi bu sözler ağzından döküldü Kul’un.

    Düşündüm de; öyle ya, yeryüzünde, baş gözün, işitecek kulağın olsa bile, asıl görmeye kalp gözünün iştiraki şarttı. Kalp gözünün görmemesi, baş gözünün eksik bir görüş olduğunu söylüyordu. Ayette ‘DÜŞÜNEN KALPLER’ ibaresi kalbî tefekkürü işaret ediyordu adeta. Kalp gözümüzle bakmadığımız her resim, aslında hakikat değildi. Asıl görülmesi gereken değildi. O zaman Kul’un söyledikleri başka bir anlam kazanıyordu. Kalp gözünle görmedin mi, uyanık olsan ne fark ederdi ki. Şimdi anlamıştım. Kafdağı Ülkesi’ne gelmek, görmek için aslında uykuya da ihtiyaç yoktu. Tefekkür ne güzel anahtardı. Hele Kul şu ayeti okuduğunda anlayışım idrak halini almıştı: “MUHAKKAK Kİ, BUNDA KALPLERİ OLAN, İŞİTEBİLEN, KALP GÖZÜYLE ALLAH’A ŞAHİT OLAN KİŞİLER İÇİN İBRETLER VARDIR.” (Kâf/37.) Yeryüzünde, kalp gözüyle baktın mı, nice âlemleri görmek ve işitmek mümkündü. Kul’a sordum: “İyi güzel de, o zaman uykunun bundaki rolü nedir?” Kul cevap verdi: “Baş gözüyle bakmaya inat edenlerin, her gün baş gözünü kör edip, uykuya yatırıp, baş gözüyle göremeyecekleri âlemleri göstererek, kulundaki kalp gözünün farkına vardırmak için uykuyu sebep kılan güzel Allahım’a şükürler olsun. Uyku öyle cebri bir sebeptir ki, sarayda altın sırçalı kuş tüyü yatakta da uyusan, bir harabede, altın sarısı samanların üstünde de uyusan, uykunda gideceğin yeri seçemezsin. Kapı, Melekût Âlemi’ne açılır. Melekût Âlemi’nden de nice kapılar açılır. Kafdağı Ülkesi de bunlardan biridir. Uyanıkken gelemeyenleri, göremeyenleri, uyutup da getirirler efendim.”

    YUNUS

    Bu enteresan ve insanın gönül dağlarını yerinden oynatan bilgilerden sonra sohbet ederek yürüyüşümüzü sürdürmeye devam ettik. O kadar güzel bir manzara vardı ki, tarifi imkânsızdı. Bir su birikintisinin yanına geldik. Buraya küçük bir gölet de denebilirdi. Suyun içinde envai çeşit nilüfer çiçekleri vardı. İnsanın ruhunu mest eden bir manzara ve su şırıltısı vardı. Suyun üzeri ile yürüdüğümüz karanın rengi aynı olduğundan, ‘Acaba suya adım atar da batar mıyım?’ endişesi bile içimden geçti. Kul, su birikintisinin yanında durdu. Ben de durdum. Kul’un gözleri yarı açık yarı kapalı gibiydi. Kul, başını yukarı kaldırdı. Ben de Kul’u dikkatle takip ediyordum. Birkaç saniye geçti geçmedi, suyun içinden çıkan bir yaratık kafasıyla irkildim. Birdenbire sudan böyle bir şey çıktığı için çok korkmuştum. Bir süre sonra bunun bir yunus balığı olduğunu görünce rahatladım. Çok şirin bir yunus balığıydı bu. Yunusun rengi pembeydi. Kocaman kirpikleri ve gözleri vardı. İzlediğim belgesellerde pembe renkli yunus görmüştüm ama bu bambaşkaydı. Burası Kafdağı Ülkesi olduğu için zaten her şey bambaşkaydı.

    Birden yunus balığı dile geldi: “Selâm Kul!” diyerek ince ıslığa benzer bir sesle seslenmişti. Kul, biraz da nazlanarak: “Selâm Kufa” dedi. Kufa bu yunus balığının ismiymiş. Kufa, Kul’a: “Dün üstünü ıslattığım için hâlâ dargın mısın bana?” diye sordu. Kul: “Hayır. Zaten sen bunu hep yapıyorsun. Alıştık artık.” dedi. Bu konuşmaları duyup da şaşırmamak elde değildi. Kul ile Kufa bir arkadaşlık ilişkisi içinde birbirleri ile şakalaşıyorlardı. İçimden hayvanlar ve insanlar ikilemi geçti. Hani insan üstün, hayvan aşağı meselesi ama buna rağmen bir münasebet var. Bu gerçek dünyada aslında böyle değildi. Hatta Kuran da bile “HAYVANDAN AŞAĞI” ayeti Kelâm olmuştu. Bunları anlık içimden geçirmiştim ki Yunus balığı Kufa, “Yeni misafir mi?” diye beni Kul’a sordu. Kul, “Evet efendim” diye cevap verdi. Kul’un balığa bile ‘efendim’ demesi garibime gitmişti. ‘Bu kadar da olur mu?’ diye düşünüyordum ki, Kufa bana, “Hoş geldiniz, Kafdağı Ülkesi’ne” diyerek kafasını hafifçe suya daldırıp çıkardı. Bir nevi selâmlama yaptı yani. Ben de: “Hoş bulduk” dedim. Kufa yine başını suya daldırıp çıkardı. Ama bu sefer daha sert dalış yapmıştı, bunu da bilerek, üstüme su sıçratmak için yapmıştı. Sonra da öyle sözler sarf etti ki, insanın ister istemez bildiklerini yeniden gözden geçirmesi gerekiyordu. Şunları söylemişti:

    “Hayvanlık aşağı olsaydı, peygamberler hayvanlarla konuşmazdı. Hayvanlık aşağı olsaydı, Yüce Yaratıcı ‘SİZLER İÇİN HAYVANLARDA İBRETLER VAR’ (Nahl/66) demezdi. Hayvanlık aşağı olsaydı, hayvanlar sizlere hizmetçi olmazdı. Hayvanlık aşağı olsaydı, Allah, peygamberini yunusa yutturmazdı. Hayvanlık aşağı olsaydı, Allah kurumuş balığı canlandırıp, Musa’ya ilim öğrenmesi için gittiği kutlu kişiyi görme işareti yapmazdı.” Kufa bunları söylerken hem art arda sıçrıyor hem de hızlı hızlı konuşuyordu. Beni düşüncelere gark eden şeyler söylüyordu. Kufa konuşmasına devam etti: “Hem yunus balığı Yunus Peygamberi niye yuttu, yemek için mi? Siz öyle bilirsiniz, çünkü sonunda kurtuldu dersiniz. Oysa Rabbi balığa: “PEYGAMBERİMİ SUYA ATACAKLAR. ONU YUT VE KORU” demişti. Bunu niye bilmezsiniz? Tüm âlemlerin ve Kafdağı Ülkesi’nin efendisi Hz. Muhammedimiz (sav) neden hayvanlara özel davrandı? Develere fazla yük yükletmedi. Onlara haklar tanıdı….” Kufa böyle durmadan konuşurken benim de aklımdan Süleyman Peygamber, hüthüt ve diğerleri bir film şeridi gibi geçiyordu…

    Kufa ise hiç durmadan konuşmasına devam ediyordu. O kadar hızlı konuşuyordu ki, kelimeleri yakalamakta zorluk çekiyordum. Kufa konuşmasını sürdürdü: “Hayvanlık aşağı olsaydı, Yüce Allah’ım Kuran-ı Kelâm’ında sure isimlerini hayvanlardan koyar mıydı? Bakara, Nahl, Ankebût, Neml. Hayvanlık aşağı olsaydı, Efendimiz (sav)’in Hicret’inde, örümcek, Efendimiz (sav)’i yakalamak isteyenlere karşı set olur muydu? Düşmanların görmesini engellemeye sebep kılınır mıydı? Hayvanlık aşağı olsaydı, Yaradan’ım, sivrisineğin bile kanadını misâl verir miydi, Kelâm’ında zikreder miydi? Hayvanlık aşağı olsaydı, hayvanları kendi rızasına kurban seçer miydi?

    Kufa durmadan anlatıyordu. Bazılarını anlamıyordum ama anladıklarım bile bana yetmişti. Hayvanlardan aşağı olma konusu bizim anladığımız gibi değildi.

    Kul, “Yolumuza devam edelim” diyerek elindeki asâyı hafifçe yukarı kaldırarak, Kufa’yı selâmladı. Kufa ise suyun içine dalarak gözden kayboldu.

    Buraya geleli çok zaman olmamıştı ama çok farklı dünyada, çok farklı bilgilerle, hatta sürprizlerle karşılaşıyordum. Acaba beni daha neler bekliyordu, nelerle karşılaşacaktım? Ya nasip…

    Kul ile birlikte yürürken bana şunları söyledi: “Bizim Kafdağı Ülkesi’nde, tüm yaradılış, birbiri ile dosttur: Hayvanlar, bitkiler, çiçekler…” Sordum: “Çiçeklerde mi?” Kul cevap verdi: “Tabii efendim.” Tekrar Kul’a sordum: “Çiçeklerle konuşmak mümkün mü?” Kul tebessüm ederek, “Tabii ki. Kafdağı Ülkesi’nde de sizin dünyanızdan buraya açılan kapıların çiçekleriyle de konuşmak mümkün. Yunus Emre’niz; ‘sordum sarıçiçeğe’ derken hangi çiçekle konuştu? Bizim ülkenin, Kafdağı Ülkesi’nin sarıçiçeği ile efendim.”

    İster istemez buradaki ruhani havadan etkileniyordum. Yunus Emre, sarıçiçeğe sormuştu: “Annen baban kim?” diye. Sarıçiçek cevap vermişti: Toprak. Yani insanın mayasıydı toprak. İnsanda toplanan hakikatleri haykırıyordu sarıçiçek. Bitkiler dile gelmiş, insanlara ruhanî ilahîler okuyorlardı. Ya bizler ne yapıyorduk? İnsanlık ailesinin bireyleri olarak ne yapıyorduk? Hayvanları, bitkileri, her şeyi katledip yok ediyorduk. Onlara gerekli değeri vermiyorduk. Bu yok ediş, aslında insanın kendini yok etmesi değil miydi? Kendinde bulunan hakikatleri yok etmek, kendini yok etmek değil miydi? Bindiği dalı kesmek bu olsa gerek. Buna işaret eden birçok ayet zihnimde canlandı. ‘İNSAN İLAHİ DENGEYİ BOZMAKLA, YOK ETMEKLE, BİR BEDEL ÖDEYECEKTİ.’ Bu Kuran’da açıkça belirtilmişti.

    Düşündüm ki bugün, istisnaları tenzih ederek söylüyorum, hayvanlar; insanlardan daha ahlâklı. Onların fıtratı bu, ya insanın?

    Ben bunları düşünürken Kul, “Yürüyelim efendim” dedi. Yolumuza devam ettik. Geçtiğimiz yerlerin güzelliğini anlatmak için kelimeler yetersiz kalıyordu. Yüksekçe bir yamacın kıyısına vardık. Aşağılarda göz alabildiğine uzanan bir alanı, kuş bakışı görüyorduk. Oradan çok garip, adeta kapı gıcırtısını andıran, insanın içini ürpertiyle dolduran, inilti ile gülme arasında kulağa hoş gelmeyen sesler geliyordu. İnsanlar ise belli belirsiz seçiliyordu. Büyük bir kalabalık vardı aşağıda. Sağdan sola, soldan sağa binlerce insan koşturup duruyordu. Anlamsız bir şekilde koşuşturma içersindeydiler.

    Aşağıda bir nehir vardı. Bu nehir sanki bulunduğumuz yamaçla diğer tarafın sınırını belirliyordu. Bizim taraf ile karşı taraf arasında bariz farklar vardı: İki atlı ellerinde kılıçlar ve mızraklarla bir ceylanı birbirlerine zıt yönlerde kovalıyordu. Biri yakalamaya biri de ceylanı kurtarmaya çalışıyordu. Bir başka grup ağaçları baltayla kesiyor, yakıyordu. Karşılarındaki grup ise ellerindeki fidanları dikmeye, ateşi söndürmeye çalışıyordu. Bu mücadele, daha önce anlattığım ‘iyilik duvarının’ iki yanındaki mücadeleye benziyordu.

    Kul’a sordum, “Burası neresi, bu olup bitenler nedir?” diye. Kul, o güzel naif sesiyle cevap verdi: “Er meydanı efendim. O bölgede her şey var; insanı, şeytanı, cini, meleği vs. Hep bir mücadele var. O ceylanı buraya, nehir sınırına sürüp kurtarmak isteyen mânâ erlerinden bir süvari. Diğeri ise şeytanın süvarisi, ceylanı yok etmeye çalışıyor. Tıpkı ağaçları yok etme çabasında olanlar ve diğer ilahi güzelliğin yok edilmesini isteyenler gibi orası hakikatlerin sûret ülkesi. Sınır bu nehir, Kaf Ülkesi’ne yüksek yamaçlı sınır.” Tam bu sırada aşağıdan bir kötü süvari Kul’a seslenerek, “Kul sefili, al sana!” diyerek bir ok attı. Ama attığı ok bize yetişemedi. Onu takip eden başkaları da benzer şeyler attılar ama hiçbiri bize yetişmedi. Öyle bir manzara ki, öyle bir mücadele ki; hayvanlar, ağaçlar, nebatlar insanlara yardım ediyordu. Ama diğerleri bunları yok etmeye uğraşıyordu. Kul’a, “sefil” diye bağıran adamı sordum. Kul cevap verdi:

  6. #171
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.440

    dostempati

    “Onun ismi Mahdariş. Oradaki kötülerin, kötülüğün lideri.” “Elindeki kıvrık yılana benzeyen o baston veya asâ nedir?” diye sordum. Kul, “İşte efendim, Mahdariş gücünü o elindeki asâdan alır.” diye cevap verdi. Tekrar sordum, “Bu asâyı nereden almış, onun karşıtı yok mu, yani ona karşı koyacak güç?” Kul cevap verdi, “Ah efendim, o asâyı, o gücü ona insanlar verdi. O güç, insanların iradesinin sembolü. O ceylan, mânânın sembolü. Ona karşı koyacak güç elbette var, bilgi. Siz düşünün efendim” diyerek sustu. İşte şimdi yeni bir şey daha idrak ediyordum. İnsanların iradesi, tüm yaradılışın da vebalini taşıyordu. Hele o fidan dikmeye çalışan topluluk. Hem de bunca karmaşanın içinde. Sevgili Peygamberimiz (sav)’in “Kıyametin kopacağını bilseniz bile, elinizdeki fidanı dikin.” hadisini adeta tefsir ediyordu. Kıyamet bir sonsa, fidan her şeye rağmen mücadelenin sembolü gibiydi.

    (Bir beldenin hayvanları insanlara güvenmiyorsa o beldedeki insanlarda bir sorun vardır. Sizin de bulunduğunuz beldede kuşlar kediler sizden korkup kaçıyorlar mı?)

    Birden Kufa yamaçtan atlayı nehre daldı. O da mücadeleye katıldı. Ona da saldırıyorlardı. Onu öyle görünce çok üzüldüm. Ben burada durup seyretmemeliydim, bir şeyler yapmalıydım? Tam yamaçtan aşağı inmeyi planlıyordum ki, Kul, “Daha değil, sabret efendim” dedi ve ekledi: “Zamanı gelince.” Kul tekrar yanıma gelmişti. Müşahede ettiğim bu manzaranın üzgünlüğü içinde Kul ile yürümeye devam ettik. Kafamda birçok soru oluyordu ancak gördüklerim ve yaşadıklarım sorularıma cevap oluyordu.

    Daha sonra rengârenk çiçeklerin, sarmaşıkların kaplamış olduğu dar bir vadiden geçtik. Yine bir ağacın altına geldik. Bu ağaç, oldukça heybetli bir ağaçtı. Hani koca tarihi çınarlar vardır ya, bu da tıpkı öyle görünüyordu. Kul, “Buyurun efendim, biraz oturalım.” dedi. Acaba ne olup bitiyordu? Bunu tahmin etmek güç değildi. Fakat bu algılayışla, acaba bir şeyler yapmak, mücadeleye katkıda bulunmak, bir şeyleri değiştirmek mümkün olamaz mıydı? Gerçi fikir alanında neler yapılacağını insanlık ailesi olarak biliyorduk. Ancak hayatta, yani iş uygulamaya gelince maalesef zaaf gösteriyorduk. Öyle değil miydi? ‘Kutuplar eriyor, tabiatın dengesi bozuluyor, ahlâk elden gidiyor, hastalıklar çoğalıyor, yiyeceklerimizin genetiği ile oynanıyor, denizler kirleniyor, insanlar ölüyor, hayvanların nesli tüketiliyor, depremler geliyor, ormanlar yanıyor, sular kirletiliyor’ deniliyor, çözüm önerileri getiriliyor, iş uygulamaya geldi mi, sonuç yoktu. Yani iş, ahkâm kesmekten öteye gitmiyordu. Er meydanında zaafa uğruyorduk. Samimi ve iyi niyetli değildik. Peki ya bunlardan rahatsız olanlar, dertlenenler neden tüm bu fikirlerini, hastalıklara şifa olacak planlarını, er meydanına gelince uygulayamıyorlardı? Siyasetçiler buna somut bir örnek; ‘Beni seçerseniz, şöyle yapacağım, böyle yapacağım…’ Seçilince ne oluyor? Bazıları samimi de. İmamı, müezzini, tarikatı, cemaati, seni beni, seni Âdemi, beni Âdemi… Siz anladınız onu. Er meydanında, ercesine mücadele edenlere selâm olsun. Selâm olsun Hilâlilere.

    Kul içimden geçen bu düşünceleri okumuşçasına, “Bilgi efendim. Ruhani bilgi.” dedi ve sustu. Sordum: “Nedir ruhani bilgi?” Kul başını kaldırdı ve şöyle dedi: “Sana nefes verelim mi, nefes mi istersin, bilgi mi?” Şaşırdım kaldım. Aklıma Hacı Bektaş Veli’nin, Yunus Emre’ye: “Sana nefes mi verelim, buğday mı?” demesi geldi. Tuhaf olan nefes mi bilgi mi cümlesiydi. Sanki bilginin de buğday gibi yani nefesten önemli olmadığı açıklamasıydı… Çünkü Yunus Emre: “Baba, ne yapayım nefesi, buğday verin” demiş, sonra pişman olmuş, ‘Buğday; yenir biter ama nefes bitmez.’ demişti. Demek ki, burada teklif edilen bilgi, buğday gibi bir şeydi. Daha mânâsını anlamadan, hemen ‘nefes’ dedim tabii. Kul cevap olacak şu cümleleri sarf etti: “Efendim, bilgi nefsi besler, ruhani bilgi ise ruhu. Nefsi besleyen bilgiler zahiri –manevi- de olsa bir yerde noktalanır. Ama ruhani bilgi, ruhu besleyen bilgi, nefes gibidir. Çünkü Yaradan ‘Ruhumdan üfledim, nefesledim” (Sâd/72) buyurdu.” Dedi ve sustu.

    Şimdi anlamıştım: Bilgi buğday gibiydi. Çünkü Kuran’da iyilerinde birbirinden farkı olduğu buyruluyordu. Meselâ, haramdan kaçmış, bazı denilenleri yapmış bir kişi cennetlik olmuştu. Cennetler arasında da fark vardı. Başka biri daha da ileri iyilik yapmış, fedakarlık yapmış, farklı cenneti elde etmişti. Kuran’da onlar için şöyle denir: ‘ONLAR BİRBİRLERİYLE YARIŞIRLAR.’ (Âl-i İmrân/114) Yani biri diğerinden farklı cennette. İkisini de bilgi buraya getirmiş.

    Ama ruhani bilgi, sınırsız cennetin sahibine götüren bilgidir. “Ruhumdan üfledim” ayetinin esrarındandır. Ruhani bilgi, cennetle sınırlandırılan manevi bilgidir. Ya cehenneme sokup orayla sınırlandıran bilgi? İşte Kul’un dediği zahiri –manevi- bilgi, Yunus Baba’nın algıladığı buğday gibiydi. Yoksa buğday büyük nimettir. Kul nefesler vermeye başladı. Öyle derûni, ruhanî bilgilerdi ki bunlar, biz ona “nüshalar” dedik. Gözler, bu Kaf Ülkesi’nin harikulâdeliğine kapanmıştı bu bilgiler karşısında. “Bura da bir perde imiş demek.” Şimdi Kul’un gözlerinin neden kapalı olduğunu anlamıştım. Nüshalar dedim ve ancak ana hatlarını yazdım. Aradaki derûnî bilgiler tefekkür ehline ve bizlere kalsın diye.

    Bu girişte bir not ekleyelim: Burada anlatılan Yesevîye-Melamî seyr ü sülüğüdür. Nüshalardaki ifadeler mecaz ve teşbihtir. Yanlış anlaşılmamalıdır. Allah’ın zatı akla gelmemelidir. Örneğin, “Kul, Rabbi gölgesinden görür” ifadesi ve benzerleri birer teşbih ve mecazdır. Tıpkı Kuran’da Allah’ın ipi, Allah’ın eli teşbihleri gibi algılanmalıdır. Yoksa Allah hepsinden münezzehtir. Yine bu bilgiler Kuran’ın derûnî tefekkür ehline hitaptır. Yanlış anlaşılmamalıdır. Nüshalar ana başlıkları içerir, açılımları ehli tarafından muhabbet yoluyla öğretilir.

    ….

    Uyuduğum ağacın altında büyük bir gürültü ile uyandım. Harikulâde bir rüya idi. Rüya mıydı? Hadi rüya diyelim. Bu gürültü de neydi? Motorlu bir testerenin sesiydi bu. Adamın biri elindeki testereyi çalıştırmış, bulunduğum yerdeki ağaçları kesmeye hazırlanıyordu. Yapılan bu kesim, Köy Meclisi kararıyla imiş, güya ormancılara tanınan bir hakmış bu. Kesim yapanlardan biri bana yaklaştı: “Oradan çekil, aracınızın tamiri bitti, köye gidecek, hadi bin git.” dedi.

    Hiç hoşlanmamıştım adamın bu tavrından. Ama beni asıl rahatsız eden şey, bu köylünün bu ağacı kesmek istemesiydi. Sordum köylüye, “Ne yapacaksın?” diye. Köylü cevap verdi: “Ağacı keseceğiz!” “Olur mu, bu ağaç tarihî bir ağaca benziyor, hiç kesilir mi bu güzelim ağaç?” dedim. Köylü, “Kardeşim zaten işim başımdan aşkın, bu bizim görevimiz.” diye cevap verdi. Bir şeyler yapmalıydım, hemen atıldım: “Hayır bu ağacı kesemezsiniz, kestirmem’” dedim. Adam tuhaf tuhaf yüzüme baktı ve şöyle dedi: “Yoksa sen Hamdi’nin adamı mısın, hısmı mısın?” “Hamdi kim?” diye sordum. Adam cevap verdi: “Kim olacak, muhtarın muhalifi.” “Hayır” dedim. “Biz, Tabiatı Koruma Derneğiyiz.” diyerek blöf yaptım. Köylünün yanına bir arkadaşı geldi, o da tartışmaya katıldı: “Haydi kardeşim, çekil git başımızdan, biz yetkiyi muhtardan aldık, bir derdin varsa git onunla konuş!” dedi. Bu arada diğer arkadaşları da gelip, tartışmaya dahil oldular: “Hayrola?” diye sordu içlerinden biri. Köylünün arkadaşı cevap verdi: “Ne hayrı, bu yabancı ağacı kestirmiyor.” dedi. Münakaşa büyüdü. Bu arada ulu ağacın üzerine bir leylek kondu, hepimiz başımızı yukarı kaldırınca, leyleğin ağaçta bir yuvası olduğunu gördük. Bu durumu görünce köylülere: “Yazık değil mi, bu yuva bile ağacın kesilmemesi için bir sebeptir. Hayvancağızın yuvasını bozmayın.” dedim. Bu arada aramızda bir itişme oldu. Ağacı kesmeye gelen ilk adam, “Hadi jandarmaya gidelim!” dedi. Bir diğeri, “Hayır, muhtara gidelim, o bu işi çözer.” dedi. Ben de: “Tamam, gidelim!” dedim.

    Yedi sekiz kişi tartışa tartışa köyün yolunu tuttuk. Bozulan minibüsümüz tamir edilmişti, hep beraber ona binerek köy muhtarlığının olduğu yere doğru gitmeye başladık. Köyün meydanında bir kıraathane göründü. Küçük, şirin bir köydü burası. Tırmanacağımız dağın zirvesi de buradan net bir şekilde görünüyordu. Gözlerim bizim dağ ekibini aradı ama köy meydanında yoktular. Kıraathanenin yanında bulunan muhtarlığın önünde köy bekçisi oturuyordu. Selâm verdik ve muhtarı sorduk. Bekçi, “muhtarın odada olmadığını” söyledi. Ormancılardan biri, bekçiyi, muhtarı bulup getirmesi için yolladı. Biz de kıraathaneye geçip, muhtarı beklemeye başladık. Kıraathanede çoğu yaşlı, on kadar köylü vardı. Selâm verdik, oturduk. Selâmımızı hep bir ağızdan aldılar.

    Boş bir masaya geçip, tek başıma oturacaktım ki, bir masada yalnız oturan yaşlı bir amca, “Hele oğul gel, şöyle otur.” dedi. Yaşlı amcanın daveti üzerine onun masasına oturdum. İhtiyar amca, “Hoş geldin oğul.” dedi. “Hoş bulduk amca.” diye cevap verdim. “Hayrola evlat, ormancılarla, muhtarla bir husumetin mi varmış?” diye sordu. Bunun üzerine ben, “Hayırdır amca, siz nereden biliyorsunuz, mesele daha yeni oldu.” dedim. Yaşlı amca gülümseyerek, “Buralar küçük yerler, haber tez yayılır.” dedi ve ekledi: “Hayrola, mesele nedir?” Ben de anlattım: “Köyün yakınında tarihî bir ağaç var. Onu kesmek istiyorlar, üstelik üzerinde de leylek yuvası var, böylesine büyük bir ağaç kolay kesilir mi, yazık değil mi?” dedim. İhtiyar amca kaşlarını çatarak, “Aslında yaptıkları kesim yasal değil, muhtar, köy meclisinin bir kısmını da yanına alarak bu işi yapıyor. O ağaç kestikleri bölgeye, nehrin oraya, santral mı ne yapılacakmış, onun için muhtar oraları kestiriyor.” dedi.

    Bu duyduklarımı kullanarak, “ağaçların kesilmesini engelleyebilirim” diye düşündüm. Yaşlı amca tekrar sordu: “Sen buralı değilsin evlat, ama aferin bu duyarlılığına.” dedi. Bizi yan masadan dinleyenlerden biri laf attı: “Hamdi Dayı, gaz verme delikanlıya, yerin kulağı var, bak anlattıkların muhtarın kulağına gider.” dedi. “Ormancıların bahsettiği, muhtarın muhalifi Hamdi Amca bu olsa gerek!” diye düşünürken, Hamdi Amca, “Gelsin, muhtarın yüzüne de söylerim. Ben muhaliflik yapmıyorum. Hakkı haykırıyorum. Ama siz… Nafile!” dedi. Bu arada kahvede oturanlar, Hamdi Amca’nın bu konuşması karşısında gülüştüler.

    Bir müddet sonra, muhtar ve yanında birkaç kişi kahvehaneye gelerek selâm verdi. Tüm kahve selâma karşılık verdi. Muhtar, Hamdi Dayı ile benim bulunduğum masaya gelerek, “Hoş geldiniz köyümüze!” diyerek sıcak bir tavırla elini bana uzattı. Tokalaştık. Muhtar: “Ben köyün muhtarı Memiş Ağa.” dedi. “Ben de Âdem.” dedim. Muhtar, “Memnun oldum.” diyerek hemen konuya girdi: “Bizim köyün kesim ekibini engellemişsiniz.” dedi. Bende neden böyle yaptığımı muhtara kısaca anlattım. Benim anlattıklarımdan sonra o sıcak tavırlı muhtar gitmiş, öfkeli bir muhtar gelmişti. Bana, “Bu yaptığınız yasal değil, siz bu köyde misafirsiniz, köyün işlerine karışamazsınız!” dedi ve bir münakaşa başladı. Hamdi Dayı, “Muhtar, muhtar, doğruları savunmak için illâ bu köyden mi olmak lazım? Âdem kardeşimiz ne güzel duyarlı davranmış, bunun neresi yanlış?” dedi. Muhtar Memiş Ağa daha da sertleşti, “Sus Hamdi Dayı. Bu işler zaten hep senin başının altından çıkıyor. Bu vatandaşı sen mi getirttin köye? Yok yere ortalığı karıştırıyorsun?” dedi. Ortam iyice gerilmişti. Muhtar, kesim ekibine talimat verdi: “Gidin, hava kararmadan işinizi bitirin! Planlandığı gibi ağaçları kesin!” Ben ise araya girerek: “Hayır, kesemezsiniz. Buna müsaade etmeyeceğim!” dedim. Bu arada Hamdi Amca da ayağa kalktı, diğer köylülerden çıt çıkmıyordu.

    Muhtar bu sefer: “Gidin jandarmaya haber verin, gelsinler, yoksa…” Muhtar konuşmasının devamını getirmedi. Jandarma’ya haber verilmesi benim de işime gelirdi. Çünkü Hamdi Dayı’dan öğrendiklerimi koz olarak kullanabilirdim. Hamdi Dayı, muhtarın adamlarına: “Hadi çağırın jandarmayı gelsin!” dedi ve bana dönerek, “Evlat, jandarma kasabadan gelene kadar biz de eve gidelim, bir şeyler yiyelim.” dedi. Bu sırada; ayakları çıplak, saçları uzun, üstü başı dökülen, bir elinde değnek olan meczup kahveye gelerek, “Muhtar Memiş, toprak gözünü doyuracak, mezarında ot bitmeyecek.” diye tuhaf bir ses tonu ile bağırdı. Muhtar Memiş meczubun bu sözlerine iyice sinirlendi, “Get lan, Allah’ın delisi!” diyerek yerden bir şeyler alıp meczuba fırlatacakmış gibi yaptı. Meczup bu hareket karşısında kahveden çıkarak kaçtı. Hamdi Amca muhtara: “Bırak Memiş Ağa, Allah’ın garibini, ona bile çatıyorsun, yazık yazık!” diye söylendi. Sonradan öğrendim ki, bu köyün delisi Kul Ahmet imiş. Ama ne deli. Hamdi Dayı’ya, “Eve gitmeyelim, jandarmayı bekleyelim.” dedim. “Gerek yok evlat, jandarma gelirse bizi bulurlar, meraklanma.” dedi.

    Hamdi Dayı koluma girdi, birlikte köy meydanından elli metre uzaklıktaki dar bir sokak çıkışında bulunan, şirin bir evin önüne geldik. Evin önünde bulunan çardağa oturduk. Hamdi Dayı’nın torunları bize ayran ikram ettiler ve hemen oracığa bir sofra kurdular. Bir müddet sonra jandarmanın cipi evin önünde belirdi. Astsubay olduğu kolundaki rütbeden anlaşılan karakol komutanı bizleri selâmladı. Komutan meseleyi sordu. Biz de olup bitenleri anlattık. Hamdi Dayı, muhtarın yaptıklarının yasal olmadığını uzun uzun anlattı. Bu arada Muhtar Memiş’in bir adamı da yanımızda olup bitenleri dinliyordu. Komutan bizleri dinledikten sonra, “durumu kaymakama ileteceğini, bunun için de yarını beklememiz gerektiğini” söyledi. “Orman İşletmesi’nden de belgeleri kontrol edeceğini “konuşmasına ekledi ve cipine binerek köyden uzaklaştı.

    Hamdi Dayı bana, “Bugün burada misafirim olursun evlat.” dedi. Ben ise biraz tereddüt ettim ama dağcı arkadaşlar henüz gelmediği için Hamdi Dayı’nın teklifini kabul ettim.

    Akşam güneşinin kızıllığı yerini karanlığa bırakırken, Hamdi Dayı, torunu Elif Bacı’ya seslenerek: “Hadi torunum, Sarı Kız’ı sağ da taze süt içelim. Yanına da köy ekmeği koy. Âdem şehirde bunları bulamaz.” dedi. Elif Bacı, Sarı Kız isimli ineği sağarkenki tablo ise görülmeye değerdi.

    O akşam Hamdi Dayı ile gecenin ilerleyen saatlerine kadar sohbet ettik. Yatma vakti gelince, bana güzel bir yer yatağı hazırlandı. Böylece, uzun zamandan sonra yer yatağında yatma konforuna nail olmuştum.

    Sabah ezanı ile birlikte kalktık, köy camiine gittik. Namaz çıkışında imam efendi bana dönerek, “Hoş geldiniz, dün olanları duydum. Bence siz bu işe karışmayın. Allah, ağaçları da insana hizmet için sundu.” diyerek açıkça niyetini belli etti. Ben ise imamın bu sözlerine karşılık, “Evet, ama, her ağacı değil.” diye nazik bir üslupla cevap verdim. Camiden ayrılıp, sabah çayını içmek için köy kahvesine doğru yola koyulduk. Hamdi Dayı imamın konuşmalarına sinirlenmişti: “Bu imam da onlardan.” dedi ve ekledi: “Zaten köylünün tepkisizliği de bu imam yüzünden. Kürsüye çıktı mı; vaaz eder, ağlar, bağırır çağırır ama iş icraata geldi mi, fetvası hep zalimden yana. Köyün girişinde bin yıllık olduğu söylenen ve temelleri bile görülmeyen bir taş kalıntısı var. Güya burası bin yıl önce kiliseymiş. Geçenlerde köye bir Hıristiyan grubu geldi o kalıntılar için, bizim imamı görsen, hemen onlarla kol kola girdi. Köy şöyle zengin olacakmış, çok turist gelecekmiş, bu işe Müslümanlar olarak destek olmalıymışız, bu işe sahip çıkmak sevapmış, daha neler neler anlatıyor köylüye. İmam efendi, senin camin dökülüyor, bir hayrın yok. Sanki köyde Hıristiyanlar var da, o kilisede ibadet edecekler, ibadethaneye ihtiyaçları var. Töve tövbe… Zaten bu santral projesi de yabancıların işi. Hepsi zincirleme gelişiyor. Köylü olup bitenlerden bihaber. Ellerinden köy gittiği zaman uyanacaklar ama ne fayda? Muhtar Memiş, İmam ve birkaç yardakçı bu işleri örgütlüyorlar.” dedi. Hamdi Dayı’ya sordum: “Köylü ne diyor bu olup bitene?” “Ne diyecekler, biz, imam efendiden daha iyi mi bileceğiz?” diyorlar. “Şu yan köyün bir imamı var, bir görsen, mütevazı, ilim sahibi, tam bir mümin. Gıpta ediyorum ona. İnşallah bu köye de öyle bir imam nasip olur. Ama ‘böyle cemaate, böyle imam,’ derler. Neyse Âdem, gel kahvaltı yapalım.” diyerek köy kahvesinde birkaç kişinin de iştirakiyle kahvaltı yaptık.

    Tabiat güzeldi, oksijen boldu buralarda, ama köylüde huzur yoktu.

    İlerleyen saatlerde, Kaymakam ve bilirkişi heyeti köye gelmişti. Hem ağaçlara hem de nehre kurulacak santral yerine bakacaklardı. İncelenecek bölgeye gittik. “Nehirde balık var mı?” diye sordu Kaymakam. İmam ve Muhtar Memiş ikisi aynı anda: “Hayır.” dediler. Ama Allah’ın hikmeti, tam o sırada; kırmızı benekli büyük bir alabalık nehirde zıplaya zıplaya herkesin gözü önünde adeta dans etmeye başladı. Muhtar Memiş ve İmam’ın yüzü, bu balığı görünce birden değişti. Doğrusu onların bu hâli görülmeye değerdi. Kul Ahmet de bu cümbüşe katıldı ve bağırarak, “İmaaaam, biraz imannnn! Muhtar Memiiişş ayvayı yemiiiiş!…” dedi. Bu durumda gülümsememek elde değildi. Kaymakam Bey ve bilirkişi heyeti incelemelerini tamamlayıp, “ağaçların kesimi ve santral için son sözü Bakanlığın söyleyeceğini, bunun için oraya durumu belirtir bir rapor yazacaklarını,” söylediler. Bu habere sevinenler de oldu, üzülenler de.

    Bu arada, nihayet dağcı arkadaşlarım bulunduğum köye gelmişlerdi. Hamdi Dayı ile vedalaştım. Dağcı arkadaşlarımla beraber köyden ayrılıp, hep birlikte dağa tırmanmaya başladık. Zirveye varınca da kamp kurduk. Zirveden şöyle köye ve aşağılara bakınca düşündüm ki, Kafdağı Ülkesi’nde ne varsa, köyde de aynısı vardı: Mahdariş’in Kul’a ok fırlatması gibi, köyde de, Muhtar Memiş, Kul Ahmet’e yerden bir şeyler fırlatmaya kalkmıştı. Kafdağı Ülkesi’nde Ceylan, Kufa Yunus vardı. Köyde ise, Sarıkız ve nehirde kendini Kaymakam’a gösteren benekli alabalık vardı. Kafdağı Ülkesi’nde Mahdariş’in elinde gücün sembolü asâ, köyde ise Muhtar’ın elinde gücün sembolü mühür… Artık gerisini de siz kıyaslayın. Aslında Kafdağı Ülkesi hep yaşantımızın içinde…

    Bulunduğum zirveden aşağıları seyrederken bunları düşündüm. Etrafımda cıvıl cıvıl öten kuşlar vardı. Leylekler, ağaçlar çiçekler vs. Kim bilir bütün bu yaratılmışlar, kendi hâl dilleri ile bize neler anlatıyordu.

    Kamp bitmiş, herkes evine dönmüştü.

    Hayli zaman sonra, Hamdi Dayı, Hac dönüşü, İstanbul’da misafirim olmuştu. Köyü sorduğumda şunları anlatmıştı: “Muhtar Memiş, muhtarlıktan düştü. İmamın başına çok kötü şeyler geldi. Yeni muhtar ve yeni imam köyü ihya ettiler evlat. Santral projesi de iptal oldu.”

    Oktan Keleş (Deruni Devlet-Kutsal Halı sh. 73-124)

    Ağaç / ON ALTI YILDIZ

  7. #172
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.440

    dostempati

    Kulbak Bilge Gündemi Sarsacak!

    Kulbak Bilge Çizgi Romanı yeni bölümü ile Gündemi Sarsacak!


    attachment.php?attachmentid=2379&d=1391463225 - Sırdaş...


    Kulbak Bilge Çizgi Romanı yeni bölümü ile gündemi sarsacak!

    Kulbak Bilge'nin yeni bölümü: Kulak Hırsızlığı...

    16 Yıldız'ın Türk Milleti'ne armağanı olsun!


    Kulbak Bilge-10 / ON ALTI YILDIZ

    Bu yeni bölümü inşallah 16 Yıldız dostları tüm Türkiye'ye duyuracaklardır!


    Kulbak Bilge Gündemi Sarsacak! / ON ALTI YILDIZ

  8. #173
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.440

    dostempati

    Oktan Keleş'ten Ezgilerimiz


    2380d1396045141 sirdas 5034 - Sırdaş...


    Oktan Keleş'ten Ezgilerimiz / ON ALTI YILDIZ

  9. #174
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.440

    dostempati

    Oktan Keleş Karadeniz Tv'de

    2381d1396093281 sirdas 5086 - Sırdaş...


    Oktan Keleş, 29 Mart Cumartesi günü saat 21.00'de Karadeniz Tv'de Gönül Mimarları Programında...


    Not: Programı kaydedecek arkadaşlar linki bize gönderirlerse sitemizde de hemen yayınlama imkanı buluruz.

    Oktan Keleş Karadeniz Tv'de / ON ALTI YILDIZ

  10. #175
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.440

    dostempati

    Oktan Keleş'in Ankara Programı

    Oktan Keleş'in 20 Mart'taki Ankara Programı


    attachment.php?attachmentid=2388&d=1395281401 - Sırdaş...


    Oktan Keleş'in 20 Mart'ta Ankara'daki Programının videosu:


    Oktan Keleş'in Ankara Programı / ON ALTI YILDIZ

  11. #176
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.440

    dostempati

    İlk Defa Açıklanan Sır

    Şeytanilerin yıllardır gizledikleri sırrı Kulbak Bilge açıklıyor...


    attachment.php?attachmentid=2399&d=1397071695 - Sırdaş...


    Kulbak Bilge'de Açıklanacak Yeni Sırlar:

    Oktan Keleş'in yazıp-çizdiği Kulbak Bilge yeni sırları açıklamaya devam ediyor. Bu sır, Dünyada ilk defa açıklanıyor. Herkes doların piramidindeki gözü biliyordu ama gözbebeğinde saklanan bu sırrı bilmiyordu...

    Doların üzerindeki göz bebeğindeki ışık, aslında yılan kafası ve cenin!

    1 Dolardaki göz büyültünce çok net görünen bu sır ilk defa Kulbak Bilge'nin yeni bölümünde. Sadece 1 dolarda kamufle edilen bu görüntüye dikkat. İsteyen bilgisayarından 1 dolarda bulunan gözü büyütsün ve görsün.

    Şeytanilerin bu sırrının deşifresi yakında Kulbak Bilge'nin 11. bölümünde...


    Ayrıntılı resimler için: İlk Defa Açıklanan Sır / ON ALTI YILDIZ

  12. #177
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.440

    dostempati

    Kulbak Bilge-11

    Kulbak Bilge ilk defa açıklanan bilgilerle okuyuculara yeni ufuklar açmaya devam ediyor...



    2428d1397300819 sirdas 5229 - Sırdaş...



    Kulbak Bilge-11 / ON ALTI YILDIZ

  13. #178
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.440

    dostempati

    İnsan Derisine Basılmış 1 Dolar

    ABD'nin ilk 1 Doları insan derisi üzerine basıldı...


    attachment.php?attachmentid=2432&d=1397586378 - Sırdaş...

    İnsan Derisine Basılmış 1 Dolar

    Oktan Keleş’in yazmış olduğu “Kulbak Bilge” çizgi romanı sayesinde (Kulbak Bilge-11 / ON ALTI YILDIZ) 1 Doların ilk basımının insan derisi üzerine olduğunu öğrenmiş olduk. Bu Dolar 18x32 ebatlarındaydı. Bu bilgi dünya basınında ilk defa yer alan müthiş bir ifşa idi. Şimdiye kadar bu bir Doların varlığından çok az sayıda insan haberdardı.

    Oktan Keleş’in bu yazısı sayesinde yeni başka bir bilgi daha öğrendik:

    ABD Başkanları, insan derisi ile kaplı İncil’e el basarak yemin ediyorlar. Bu da oldukça şaşırtıcı bir bilgiydi. Şeytanilerin ve Farmasonların ritüellerini nerelere taşıdıklarını görmüş olduk.

    İnsan derisi ile kaplanmış kitapların olduğu daha öncede basında yer almıştı. İşte bunlardan birkaçı:

    -Fransa'nın ilk yazılı anayasası olan 1791 Anayasası'nın ilk kitabı da insan derisiyle kaplanmıştı.

    Harvard Üniversitesi’nin kütüphanesinde tuhaf görünümlü deri kapları olan üç kitapla ilgili yapılan araştırma sonucunda, kitapların insan derisiyle kaplı olduğu ortaya çıktı. Kitabın 17. Yüzyıla ait olduğu belirtiliyor.

    Harvard'da insan derisi kaplı kitap
    İngiltere'nin Exeter Kütüphanesi'nde bir kitap ilk kez kamuya gösterilecek. 1852 basımı bu şiir kitabının kapağı, idam edilmiş bir mahkumun derisinden.

    Meşhur şair John Milton'un toplu eserlerini içeren şiir kitabı, insan derisinden yapılmış cildiyle, şu an nadide bir tarih eseri.

    İnsan derisinden kitap sergiye çıkıyor haberi

    İlk kez Oktan Keleş’in resimlerini yayınlayarak ifşa ettiği, insan derisine basılmış bu 1 Dolar, uzun yıllar Şeytani Rockefeller’de kalmıştı. Bu Dolar’ı elinde bulunduran kişi kendi ritüelleri ve inançlarına göre oldukça saygın(!) kişi olarak kabul ediliyordu. İnsan dersine basılmış bu bir Doları görmek isteyen seçkin(!) azınlıklar, 1 milyon dolar bağış yaparak bu özel 1 Doları görebiliyorlardı. Ancak burada bir şeyi vurgulamak gerekir: Bu özel Doları her bir milyon dolar bağış yapanlara göstermiyorlardı. Çok az sayıda seçkin(!) kişilere gösteriyorlar, bu doları görenler güya statü(!) kazanıyorlardı.

    2011 yılında İstanbul’da bir Yalı’da bu insan derisine yazılmış bir Doları görmek için bir milyon dolar bağış yapan seçkilerimiz(!) acaba kim? Bu dolar’a el sürüp, statü(!) kazananlar kim?

    İnsan derisine basılmış bu doların, ABD’deki hangi gizli servis ile bağlantısı var?

    Oktan Keleş’in bu yazısı sayesinde yeni bir bilgi daha öğreniyoruz: 1 Dolar’daki piramidin tepesindeki göz. Bu göz üzerine onlarca kitap, binlerce makale yazılmasına rağmen, ayrıntıyı Oktan Keleş’ten öğrendik. Bu gözün, gözbebeğinde, ışık olarak görünen şey, aslında resmi büyüttüğünüzde “insan cenini ve yılan” olarak oraya gizlenmiş. Bu dolar üzerine o kadar araştırma yapanlar şimdiye kadar bunu görememişlerdi. Artık Oktan Keleş gösterdi.

    İnsan derisine basılmış bu Dolar sanırım ilk önce nümismatların ilgisini çekecektir. Onlar bu iş ile bu kadar uğraşmalarına rağmen böyle bir paranın varlığından haberdar bile değildiler.

    Başka bir yazımızda da Doların renginin neden yeşil olduğu ve Şeytanilerin Yeşil Adam’a karşı, özellikle çocuklara yeşili nasıl gösterdiklerini inşallah anlatırız.

    Erol Elmas
    buulkem@gmail.com
    Twitter: @emiryildizdan

    İnsan Derisine Basılmış 1 Dolar / ON ALTI YILDIZ

  14. #179
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.440

    dostempati

    Kulbak Bilge 12. Bölümde Yeni Sırlar Açıyor

    attachment.php?attachmentid=2437&d=1397902766 - Sırdaş...

    Kulbak Bilge 12. Bölümde Yeni Sırlar Açıyor


    Ara'f Suresi 40. Ayet'in Sırrı:

    Araf Suresi

    Kulbak Bilge-12 / ON ALTI YILDIZ

  15. #180
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.440

    dostempati

    Panthera: hafif, agresif ve zarif aktif tekerlekli sandalye...
    Cumhuriyet Reisi

    Oktan Keleş Yazdı: Cumhuriyet Reisi...


    2447d1398424233 sirdas 5364 - Sırdaş...


    Cumhuriyet Reisi


    Cumhurbaşkanı seçimleri yaklaştı, toto başladı.Totoyu bir kenara bırakalım da real olaya bakalım:

    1- Cumhurbaşkanı kim olacak, Erdoğan Köşk’e çıkacak mı? Çok istiyor, ama bir o kadar da endişesi var.

    2- Endişesi ne? Parti dağılır, eski gücünü koruyamaz. Daha önce Özal’ın başına gelenler tekerrür eder mi?

    Kısmen endişelerden biri bu olsa da asıl sebep bu değil. Zira yolsuzluk soruşturmaları asla kapanmayacaktır! Köşk’e çıksa bile bu davaları göğüsleyecek, kendi yerine gelen kimse, kendisi gibi olamaz! Çünkü bir yerden sonra emanetçi, sadık kim olursa olsun muhalefetin; Erdoğansız AK Partiyi, Erdoğan’ı konu ederek saldırmasına, mukavemet gösteremez. Çünkü muhalefetin eli daha da güçlenir. Mesela muhalefet ne diyecek; “bak Erdoğan kendini kurtardı, siz kaldınız vs.” Üstelik Erdoğan Köşk’e çıksa bile, muhalefetin Erdoğan hakkındaki diğer iddialarının peşini bırakmaması ve bu konuda kendilerine ciddi müttefikler bulma olasılığı Köşk’te de kendisinin pekte sağlam olmadığını hissettirir Erdoğan'a. 2. Soruya cevap kısaca; Erdoğan sessiz sedasız Cumhurbaşkanı olmaya razı. Yeter ki kimse arkasından uğraşmasın! Ama durum hiçte öyle değil. Yani iddia edildiği gibi “o yerinde duramaz, aktif yarı Başkanlık vs. istiyor” söylemleri doğru değil! Bu sadece bilmeyenlerin zannı. Arkasından uğraşılacağını bildiği için; yarı Başkanlık, halkın seçtiği güç vs. argümanları kullanma arzusu sırf endişeden. Aksi olsaydı güçlü Başbakanlığı devam ediyorken, bu koltukta aktivitesini sorunsuz sürdürürdü. Peki hırsı yok mu? İlk Başkan, yarı Başkan vs. var ama endişeleri de hadsafada.

    3-Ak Parti içinde durum nasıl?

    Ak Parti, Sayın Erdoğan’ın karizmasını çok iyi biliyor. Köşk’e çıkarsa, yerine kendisinin bu konuda boşluğunu dolduracak karizmatik lider bulamayacağını da iyi biliyor. Seçenekleri kısıtlı, Köşk’e Erdoğan çıkarsa parti bölünür, dağılır, ya da evrilir. Yerine gelen liderle, mutlaka eskiye dayalı sorunlar milletvekilleri arasında vardır. Hizipleşme kaçınılmaz. Burada devreye 3. dönem şartı giriyor. Eski ağır toplar giderse, yenilerle bu iş, yani lidere Erdoğan üzerinden bağlılık mümkün mü? Değil. Ağır toplar, 3. dönem kuralını kaldırmak istiyorlar. “Kamuoyundan büyük baskı var.” Bahanesiyle. Çok büyük sürpriz olmazsa 3. dönem kuralı kesinlikle kaldırılacaktır. Bunun sebepleri uzun, değinmeye gerek yok. Ak Parti içinde gündemleri paralel yapılanma olanlar da yavaş yavaş homurdanmaya başladılar. Ersoy Dede CNNTÜRK’te şöyle dedi: “Başbakan'a millet oyu paralel yapıyı bitirsin diye verdi.” İlginç bir çıkış, yani aslında çok oy alamazdı gibi bir anlamda ve daha bir çok anlamda çıkar bu cümleden ama şimdi konumuz bu değil. Anlaşılacak kaygı şu; Erdoğan Köşk’e çıkarsa, paralel yapı ile mücadele zaafa uğrar; sözler, iddialar boşta kalır. Bu da Erdoğan Köşk’te iken Ak Parti’nin çöküşünü fazlası ile hızlandırır. Başbakan iken paralele ciddi bir yaptırım yapamıyor ya Köşk’te ne yapacak vs? Tabandan da sesler yükselmeye başladı; “laf var, icraat yok! Paralelle ilgili ciddi bir dava yok vs." Buradan da şu çıkıyor; “Erdoğan Köşk’e çıkmamalı, zamanı değil” diyenlerin sayısı bir hayli fazla. Aslında Parti içi anketin aksine fazla. Buna karşı yani bu söyleme karşı Başbakan’ın argümanı şu; “en azından yarı Başkanlık yetkileri ile Köşk’te de paralel yapı ile mücadele ederim.” Bu yüzden paralel yapı bahane edilerek yarı veya Başkanlık sistemini getirmek isteyen bir Erdoğan var. Ancak risk çok, zira bir kanatta, çeşitli kurum kuruluşlarla, camialarla temaslı Ak Parti milletvekilleri; “kayıtsız şartsız Başbakan Köşk’e çıksın!” diyorlar. Azınlıkta olsa da piarları büyük bir kitle bunlar. Başbakan’ın Köşk senaryolarını en çok ateşleyen ses bu guruptan çıkıyor. Sebep; -bence çok azı hariç- iyi niyetli değiller. Başbakan Köşk’e çıkar ve yukarıdaki tüm riskler oluşursa hem Erdoğan hem Ak Parti tarih olur ki, bu risk çok büyük.

    Peki Sayın Gül ne düşünüyor? Çok net Cumhurbaşkanlığı adaylığını ilan etmek. Bunun çok sebebi var ama şimdilik bu kadar yeter.

    Peki Dünya bu işe nasıl bakıyor? Başta İngilizler olmak üzere tüm Batı Sayın Gül’ün tekrar aday olmasından yana. Bu yüzden özellikle Ak Parti yandaşı kanallarda -diğerleri üstü kapalı- ÖZELLİKLE İngiltere aleyhtarı yayın ve söylemler hız kazandı. MESAJ KİME, KRALİÇEYE Mİ? İt ürür, kervan yürür. Birileri bir şey istiyor diye o olacak değil! Yanlış anlaşılmasın.

    Ha birde bazı yazarlar var, Ak Parti tabanına ninni söyleyenler, masal anlatanlar. Gaz alanların en ilginci Abturaman Dilipak. Geçen tv'de büyü ayinlerinden bahsediyordu. Enteresan, merak ediyorum kendi elleri ile yağlı boya, Masonik herşeyi gören göz sembolünü yapıp, evine asmış mıdır kendisi ve neden? Dilipak'ı takip eden okuyucuları bu sorumuzu kendilerine sorsunlar bakalım, ne cevap alacaklar?

    Burada Türk Devleti’nin dikkat etmesi gereken başka bir konuya değinelim; Dış güçler, yıllarca Hanedan'ı kullanmak istemişlerdir. Osmanlı Hanedan'ı buna pirim vermemiştir. Yine bugün özellikle alçak İngiltere menşeili bazı sözler geliyor kulağımıza; Bazı tarih olmuş Beylikler'in (Osmanlı Hanedan'ı değil.) Bugün sözde devam eden bazı üyeleri, bu Beylik isimlerini, yüzükler üzerine devlet isimlerini yazıp, takıp bir de kendi çevrelerinde; “kırmızı taş yüzüğü şehzadeler takar” deyip Türkiye’de bazı şehir isimlerini de değiştirip, Beylik isimlerini devlet olarak anıyorlarmış. Tabi masumane yapanlar, tarihi nostalji yapanlar için değil sözümüz. Başkanlık sistemi olursa beylikler devrede olacakmış gibi davranıyorlar. Ancak bir Devlet vardır, o da yüce Türkiye Cumhuriyeti Devletidir. Bir Millet vardır onun adı da yüce Türk Milletidir. Dış güçlerin, Karzai gibi kukla, bölücü paralelleri iyi bilsin. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı ayrı Devlet suçtur! Devlet bunları takip eder.

    MİT yasası çok iyi olmuştur. Güçlü devletlerin, güçlü istihbarat birimleri olur. Yarası olan gocunsun, korksun MİT’in yetkilerinden. Polemiğe, endişeye gerek yok! Ama şöyle böyle demeye de gerek yok, bir şekilde kendi mekanizması kurulur içinde. Bir de idam cezası biran önce gelmeli. Büyük Devletlerin cihanşümul iddiası olma hedefi olan devletlerin olmazsa olmazıdır idam sopası.

    Muhalefet yine gariban. Kılıçdaroğlu kılıcını kaybetmiş, bulan varsa versin. Ya Ak Parti’nin alternatifi sanılan Kamalak 0.1 oy artışını zafer ilan ediyor. Dedem, artık bırak git, yoksa yeni parti kurulacak; milli manevi değerleri kucaklayan… Sonra kimse milliyetçileri bölüyor, milli görüşü bölüyor demesin! Zaten deseler de inandırıcı olmazlar. Bu kadar seçim hezimetinden sonra sizinle olmadığını da gördüler de sineye çektiler. Dedeleri de al da git!

    Başbakan yine gerginliğe yol açacak. 1 Mayıs kararını gözden geçirse keşke. Bu usulle de gerginlik, kutuplaştırma metodunun kredisinin de bu konjonktür içinde tükendiğini görse. Konjonktür, dediğimiz gibi hızla değişmekte, bu değişen konjonktürü okuyamayan Başbakan Danışmanları, Başbakan'ı bu konjontür içinde daha ne kadar tutacaklar? Göreceğiz...

    Bir de evliya diye tanıtılan, algılatılanlar; Yunus Mevlana diye tanıtılanlar bir çoğu birbiriyle davalık olmuşlar. “Biz sadece Allah’a havale ediyoruz” deyip hakimlere de havale edenler şunu bilsin, DAVA ADAMI, davalar açmakla olunmaz! Eee ne var bunda? Hem Allah’a hem kula, havale etmekte olmaz mı? Olur elbet, ancak MEVLANA YUNUS OLUNMAZ!

    Saygılarımla.

    Oktan Keleş

    oktankeles@gmail.com

    onaltiyildiz@gmail.com

    Twitter @oktankeles

    Cumhuriyet Reisi / ON ALTI YILDIZ




Sayfa 12 / 17 İlkİlk ... 28910111213141516 ... SonSon