Güzelliğin on par'etmez
Bu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulaman
Gönlümdeki köşk olmasa”
(Aşık Veysel)

Âşık Veysel, bu demlerde yaşasaydı sazının teli tutar mıydı, dili söyler miydi, söyleyecek söz bulur muydu bilmiyorum ancak ne zaman Veysel aklıma gelse bir hüzün, bir büyük yalnızlık, bir boşluk, bir yürek coşkunluğu gelir aklıma. Bir gökçe gönüllü ozan gelir aklıma hiç susmayası. Veysel, görmeyen gözleriyle, gören gönlüyle bizden çok uzaklarda yaşar gibidir. Her sözcüğü, her şiiri ve her söylemi bizim algılarımızın çok ötesindedir!
Onun gözleri âmâ idi, bizim yüreğimiz!
Âşık Veysel karşı tarafın kaşına gözüne bel bağlamaz, kimselere minnet etmez ve kimselerden medet ummaz. Senin güzelliğin on para etmez/ bu bendeki aşk olmasa, derken günümüz insanına da aslında verdiği mesaj da üzerinde tartışılası önemli bir mevzudur. Çevremizdeki bütün insanlara bir dakikada kendilerini dünyanın en harika insanı hissettirebileceğimiz gibi, en berbat, en bedbaht ve en işe yaramaz insanı de hissettirebiliriz öyle değil mi?
Aslında hiç de güzel olmadığını bilen ve bunun farkında olduğu gibi bunu sorun da yapmayan sıradan bir kadına “ çok güzelsiniz” diyen bir erkek bilmez ki o kadın günlerce kendini hem güzel bulacak, hem de iyi hissedecektir. Gerçi bunu çok önceleri fark eden ticaret erbabı da bununla ilgili yalanlarını çalıştırdıkları satıcı kızlara ve erkeklere gayet iyi öğretmişlerdir.
Söz gelimi fazla kilolarından yusyuvarlak olmuş bir kadına mağazada ne tür iltifatlar edildiklerini görünce bazen kendimi tutamayıp seyre dalıyorum. Tezgâhtar kız diyor ki kilolu hanıma “ Çok yakıştı, hem güzel görünüyorsunuz hem de iki beden inceldiniz!” İltifatın da bu kadarına da pes yani!
“Güzelliğin onpar’a etmez/bu bendeki aşk olmasa” dizelerine takılmış gidiyorum. Bu gerçekten de çok önemli bir özdeyiş olacak kadar arifane söylenmiş bir dizedir bilene. Hani klasik musikimiz arasında istisna bir yeri olan bir şarkımız vardı:
“Yanıyor mu yeşil köşkün lambası” şarkısında alıp giderdiniz başınızı bilinmez müphem diyarlara. Şarkı, “ Aba da bir çuha da bir giyene/ güzel de bir çirkinde bir sevene/ canım kurban olsun kıymet bilene” diye devam ediyordu. Öyle ya, seven için çirkin veya güzel fark eder mi? Üzerinde aba veya çuha olmuş ne fark eder ki! İçinin güzel olup olmadığı er geç çıkacak ortaya zaten öyle değil mi?
Onlar içi seviyorlardı, biz dışı!
İşte üzerinde düşününce Veysel’in bu dizeleri bize aslında çok şey anlatıyor. İnsanlar güzelleşmek için, hoş gözükmek için dünya kadar para harcıyorlar, estetik ameliyatlara katlanıyorlar, oralarını buralarını kestiriyorlar, dudaklarına dolgu malzemesi doldurup, burunlarını havaya kaldırıp daha havalı olmanın bin türlü yollarına başvuruyorlar!
Lakin aslında hiçbir değişmiyor!
Özellikle kadınlar kendilerini sevdikleri erkeklere daha da beğendirmek için çok tehlikeli ve çetrefilli yollara başvuruyorlar ama büyük çoğunluğunun kapısını çalan şey ne yazık ki yine “hüsran” oluyor!
Beden cilalandıkça ruh da bu hengâme arasında paslanıyor, isleniyor, puslanıyor! Zira sevilen ruh değil, âşık olunan o arifane hisler değil, beğenilen o asil tavırlar değil! Yaşlandıkça buruşup kırışacak, her zaman için daha iyisi ve tazesi bulunabilecek bedenlerin peşine düşmüş bakışlar her zaman vardılar ve her zaman olacaklardır!
Peki, Koca Veysel, bu dervişane sözleri düşürürken gönül dünyamıza, dünya gözüyle gördüğü birine mi, yoksa ruhen hissedip sevdiği birine mi söylüyordu bu dizeleri? Bunu çok iyi tahlil etmekte yarar görüyorum. Âşık Veysel gönlündeki köşke aldığı Leyla’sının cemalini bile görmüş değildi ve sadece onu gönlüyle seviyordu. Sevmek, âşık olmak, beğenmek dış görüntü ile direkt ilintili bir hal değildir. Bunu gerek tasavvuf ehlinde gerekse de âşıklarımızda ve modern şiirimizde görüyoruz.
“Güzelliğin on par’etmez/ Bu bendeki aşk olmasa/ eğelenecek yer bulamam/ Gönlümdeki köşk olmasa.” Gönüllerdeki köşkleri bir başına devre dışı bırakıp dış görüntüye âşık olduklarını sanan modern çağın seküler aşıklarının üç gün bile sürmeyen sevdalarını hiçbir hikaye yazmayacak bundan böyle, asırlara yürümeyecek bu kesin. Zira ortada büyük bir kandırmaca var, insanlar birbirlerini değil, birbirlerinin bedenlerini beğeniyor, ona âşık oluyor, onun için deli divane oluyor amma ve lakin o beden eskiyince ya da hastalanınca bizim gezgin âşıklar başka bedenlerin ülkesine sefere çıkıyorlar!
Ten ülkesi terk ediliyor. Ne âşık kalıyor geriye ne de maşuk!
Nitekim geçtiğimiz günlerde kansere yakalanan karısını yüzüstü bırakıp bedeni biraz daha taze olan kadına giden adamın hikâyesinden milyonlarca var aslında. Çünkü büyük çoğunluğu aşikâr olmuyor bu utancın. Y
Koca Veysel’ler sevdanın taş yollarında yalın ayak yürümeyi de, aşkın dikenli bağlarında bağrı kanayarak gezinmeyi de, gönülden gönüle giden o köprüden geçmenin de ipuçlarını vermiştir bu coğrafyada. Ama bu topraklarda yenilik adına da “aşk” da baş kaldırmış ve kaldırdığı kazanın altında kalmıştır.
Yani, kısacası can vermiştir!
Muhabbetle kalınız.