Yapay Kan

Acil durumlarda ve uzun süren ameliyatlarda gereken kanı vericilerden almaktansa, kanın yerine geçebilecek maddelerin geliştirilmesine çalışılıyor. İlk kuşak yapay kanların klinik denemelerine başlandı.

Nakillerde, insan kanı yerine yapay kan kullanılması düşüncesi yeni değil. 17 yüzyılda, Sir Cristopher Wren, bira, şarap ve hatta afyonun insan kanı yerine kullanılabileceğini öne sürmüştü. Ancak, kan nakillerinin modern çağı, Karl Landsteiner’in 1901 yılında insan kanı grup antijenlerini keşfetmesiyle başladı. Landsteiner, kanı A, B ve C (daha sonra 0 olarak değiştirildi) olmak üzere önce üç gruba ayırdı; bir yıl sonra da AB grubu listeye eklendi. Bu çalışmalar, o zamana kadar yapılan nakillerin neden başarısız olduğunu açıklıyordu. Kan grubu serolojisini ilk kez nakil pratiğine uygulayan kişi, 1913’de Ottenberg oldu. Ottenberg kan uyum testini açıkladığı halde, uygun olmayan anticoagulantlar (pıhtılaşma önleyiciler) ve saklama yöntemleri nedeniyle, kan nakli çok sınırlı olarak yapılabiliyordu. Bu arada, Birinci
ve İkinci Dünya Savaşları, bu iki alandaki gelişmelerin hızlanmasına yol açtı ve sonunda kan nakilleri, tıbbi müdahalelerin standart bir parçası oldu.

Kanın temel işlevlerinden biri, vücuda oksijeni taşımak ve bunu dokulara bırakıp onun yerine karbondioksiti almak. Bu, kırmızı kan hücrelerinde (eritrositler) bulunan ve hemoglobin adı verilen, oksijen taşıyıcı proteinlerle sağlanır. Kanı oluşturan öteki hücresel yapılar, bağışıklıkta önemli yeri olan beyaz kan hücreleriyle akyuvarlarla pıhtılaşma ve yara tamirini sağlayan, platelet (ya da trombosit) olarak bilinen pulcuklar.

Bir vericiden alınan kanın nakli olağan ve güvenli bir yol olsa da, kanın yerini alabilecek maddelerin geliştirilmesi için önemli nedenler var. İnsan alyuvarlarını, klinik etkilerini uzatacak ve bakteri bulaşma riskini azaltacak şekilde saklamak, çok emek istiyor. Bu durum, kanın afet bölgelerinde ve savaşlarda ulaşılabilir olmasını sınırlıyor. Bu kadar katı saklama koşulları gereksinimi olmayan yapay kanlar, bu durumlarda çok değerli olurdu. Ayrıca, yapay kanlar, enfeksiyona yol açan patojenlere (hastalık yapan mikroplara) karşı sterilizasyona daha uygun olacaklarından ve kan grubu antijenleri içermeyeceklerinden, çapraz eşlemeye de gerek yok. Kan verecek yeterli gönüllünün bulunamadığı durumlarda, yapay kan, ameliyat sırasında kısa dönemli olarak alyuvarların yerini alabilir. 1980’lerde, insan bağışıklık yetmezliği virüsünün (HIV) kan nakliyle bulaşabildiğinin fark edilmesiyle, “hastalık taşımayan” yapay kanların yapılması çalışmaları hız kazandı. HIV için belirli bir test geliştirilmeden önce, kan nakli yapılan her 100.000 hastanın 38’inde bağışıklık yetmezliği sendromu riski vardı.

Yapay kan üzerine çalışan araştırmacılar, ağırlıklı olarak hemoglobinin oksijen taşıma kapasitesini taklit etmeye yönelmiş durumdalar. Ne var ki, oksijen taşıyabilmenin yanında, ideal bir yapay kanın bazı koşulları sağlaması gerekiyor. Yapay kanın çapraz test ve uyum gereksinimi olmaması; oda sıcaklığında uzun süre saklanabilmesi; böbrek tarafından
atılmadan önce dolaşım sisteminde birkaç hafta süresince (dolaşımın yerleşmesi için gereken süre) kalabilmesi; yan etkileri olmaması; patojen içermemesi ve oksijeni taşımakla kalmayıp, onu etkin biçimde dokulara aktarabilmesi gerekiyor.
Şu an, geliştirilmekte olan iki tip yapay kan var: Hemoglobinden yapılan hemoglobin-bazlı oksijen taşıyıcılar (HBOT) ve perflorokarbon emülsiyonlar içerenler.

Hemoglobin-Bazlı Oksijen Taşıyıcılar (HBOT):

Her bir hemoglobin molekülünde, demir içeren ve hem grubu olarak adlandırılan, her biri bir oksijen molekülüne bağlanan dört zincir bulunur. Bu oksijen-heme bağı, hemoglobin molekülünün şeklinde değişime yol açar. Bu durum, hemoglobinin ilave oksijen moleküllerini giderek daha fazla çekmesine yol açar. Yani, oksijen kısmi basıncındaki küçük bir değişiklik, hemoglobinin bağlandığı ya da bıraktığı oksijen miktarında önemli bir değişime neden olur.
Bunun yanında, sıcaklık ve pH da oksijenin hemoglobine bağlanmasını etkiler. Benzer olarak, 2,3-difosfogligerat denen ve normalde insan eritrositlerinde bulunan bir ürün, oksijenin hemoglobine bağlanmasını etkiler. 2,3-difosfogligerat derişimi arttıkça, oksijenin dokulara bırakılması daha yüksek oksijen kısmi basıncında gerçekleşir.

Hemoglobinin hücreden arındırılmış bir çözeltisi, kan yerine kullanılabilir; çünkü hemoglobin, alyuvarlar olmadan da oksijen taşıma yeteneğini korur. HBOT’ların bir avantajı, uyum testinin gerekmemesi. Buna karşılık, vericiden alınan kanın, alıcıda hemolitik reaksiyona (alyuvar parçalanmasına) yol açmaması için dikkatle çapraz testten geçirilmesi gerekiyor.
Hücreden arındırılmış hemoglobinin bir başka avantajı, enfeksiyona yol açan ajanlara karşı yüksek filtreleme ve düşük sıcaklık gibi yöntemlerle sterilize edilebilmesi (yani mikroplardan arındırılabilmesi).

1970’lerde yapay kan geliştirme konusunda yapılan çalışmalar, insan hemoglobininin hücresiz çözeltileri üzerine yoğunlaşmıştı. Ancak, HBOT’ların dolaşımda beklenmedik biçimde çok kısa ömürlü olmaları, anormal ölçüde oksijen çekmeleri ve klinik yan etkileri en önemli sorunlardı. HBOT’ların klinikte etkin bir yapay kan olarak kullanılabilmeleri için, aşılması gereken temel sorunlar, dolaşım sistemindeyken kısa ömürlü olmaları ve oksijeni dokulara bırakmada normal hemoglobine oranla yetersiz kalmalarıydı. Hücreden bağımsız hemoglobini kimyasal olarak değiştirerek bu sorunların üstesinden gelinebileceği düşünülüyor. Normalde değiştirilmemi. hemoglobin, dolaşım sisteminde 6 saatten kısa bir süre kalabilirken, kimyasal işlemlerden sonra bu süre 48 saate kadar çıkıyor. Ayrıca, bu konu üzerinde araştırma yapan bazı gruplar, hemoglobini biyolojik olarak bozunabilen polimer nanokapsüllerden ya da yağ keseciklerinden yapılan yapay kan hücrelerinin içine yerleştirmeye çalışıyorlar. Günümüzde, kimyasal olarak değiştirilmiş en azından üç değişik tür hemoglobin ürünü klinik denemelerde kullanılıyor.

HBOT’larla ilgili, aşılması gereken birçok sorun var. Birincisi, yapay kanda kullanılan hemoglobinin kaynağı. En baştaki aday, saklama süresini aşmış verici kanından üretilmiş insan hemoglobini. Ancak, insan kanı kaynağının yeterli olmaması, insan kökenli HBOT’lar geliştirmeyi zorlaştırıyor. Daha kolay elde edilebilen ve aynı zamanda da ucuz olan bir kaynak da sığır kanı. Sığır kanı, insanlar tarafından yabancı madde olarak algılanmıyor; ancak hastalık bulaştırma riski var. Genetik olarak geliştirilebilecek bakterilerle, sığırlardan ya da insanlardan geçebilecek hemoglobine bağlı hastalıkların önüne geçilebilir.

Perflorokarbon-Bazlı Ürünler:

Perflorokarbonlar, hidrokarbonlara benzeyen, ancak onlardan farklı olarak hidrojen atomları flor atomlarıyla değiştirilmiş moleküllerdir. Bu moleküllerden oluşan sıvıların üstün bir oksijen ve karbondioksit taşıma özellikleri var ve bu gazlara bağlanmıyorlar. Perflorokarbonlar, oksijeni çok farklı bir biçimde taşıyorlar. Hücreden bağımsız hemoglobin
çözeltilerinde, oksijen hemoglobine yerli bir moleküle bağlanır gibi bağlanıyor. Buna karşılık, oksijen kimyasal olarak doymuş olan perflorokarbon sıvısında çözünmüş olarak bulunur ve gereksinimi olan dokulara kolayca ulaşır.

Perflorokarbonlar, sulu çözeltilerle karışamadığı için, yapay kan olarak kullanılmadan önce emülsiyon olarak hazırlanmaları gerekir. Hemoglobin, belirli bir kısmi basınçtaki oksijeni perflorokarbonda çözülebilenden önemli ölçüde daha fazla oksijeni bağlayabilir. FDA tarafından onaylanmış olan Fluosol DA adlı bir perflorokarbon, kalp ameliyatlarında
yapay kan olarak kullanılıyor. Tümüyle oksijene doyurulmuş perflorokarbon, koroner anjiyoplasti ameliyatı sırasında kalbe oksijen sağlıyor. Bu madde, ameliyat sırasında kalp yaralanmalarını ve acıyı azalttığı halde, doktorlar tarafından tam olarak benimsenmiş değil. Şu anda, Allience Pharmaceuticals tarafından geliştirilen Oxygent adlı perflorokarbon ABD’de klinik deneylerde kullanılıyor.

Yeni test ve tarama yöntemleri sayesinde, vericiden alınan kanların kullanımı giderek daha güvenli oluyor. Örneğin, nakil yoluyla bulaşan HIV enfeksiyonu riskinin, artık 835.000’de 1’e düştüğü tahmin ediliyor. Benzer olarak, hepatit C virüsünün bu yolla bulaşma olasılığının 300.000 ile 600.000’de 1 arasında olduğu sanılıyor. Bu gelişmeler sürdükçe, yapay kanın verici kanına olan avantajlarının yeniden değerlendirilmesi gerekiyor. Yeterli kanon bazı durumlarda bulunamaması, yapay kanın geliştirilmesini gerekli kılıyor. Ancak, olağan kan nakillerinde yapay kanın gerçek kanın yerini alabilmesi için aşılması gereken uzun bir yol var. En önemlisi, yapay kanın dolaşım sistemindeki ömrünün uzatılması, bu ürünlerin fiyatlarının makul olması ve bu maddelerin çok miktarlarda üretilerek elde edilmelerinin kolaylaştırılması gerekiyor.

Stokstad, E., “Not Blood Simple” Science
8 Şubat 2002

Çeviri:Alp Akoğlu

Kaynak:

Bilim ve Teknik Dergisi
www.biltek.tubitak.gov.tr

Bu yazı, Bilim ve Teknik dergisi Genel Yayın Yönetmeni Raşit Gürdilek'in onayı ile yayınlanmaktadır.



 

Logo: Hakkımızda
Sitenin tüm hakkı saklıdır
Copyright © 2003 by Engelliler Kulübü