|
OTİZM
Nedenlerin arayışı Sürüyor
“Minicik bir bebekken oldukça uysal ve ne.eliydi. 6 aylıkken normal bebeklerin
yaptığı gibi dik oturabiliyor ve emekleyebiliyordu. 10 aylıkken yürümeye, 13
aylıkken saymaya başladı. Günün birinde, 18. ayının içindeyken onu mutfakta tek
başına otururken bulduk. Elektrik süpürgesinin tekerleklerini saplantılı bir
şekilde, durmaksızın çeviriyor, kendisine seslenildiğinde herhangi bir tepki
vermiyordu. O günden sonra sanki dünyayla arasına bir perde çekilmiş gibiydi.
Konuşmayı ve bizlerle her türlü iletişimi tümüyle kesti, evin içinde bir şeytan
gibi koşturarak elektrik düğmelerini sürekli açıp kapamak dışında da uzunca bir
süre pek bir şey yapmadı. Durdurulduğunda kıyameti koparıyor, önüne geleni eşya,
insan ayırt etmeksizin tekmelemeye başlıyordu. Herhangi bir şey giymek, onun
için işkenceydi. Kumaşın ona hafifçe dokunmasıyla birlikte çığlıklar atmaya
başlardı.”
“Düzen saplantısı her zaman vardı. Küçücükken her şeyi sıraya dizer,
sandalyeleri düzeltir, di. fırçasını banyodaki rafın hep aynı noktasına bırakır
ve birşey yerinden oynatıldığında deliye dönerdi. Çok ani sinirlenebilir ve bu
sırada eline geçen herhangi bir nesneyi fırlatıp camları kırabilirdi. Gürültü ve
kargaşa ona fazla geldiğinde, kendi elini kolunu ısırır, kanatana kadar
tırnaklarını yerdi...”
Ailelerinin bu şekilde betimledikleri bu çocuklar “hasta” mıydı? Normal olanla
anormal olan arasındaki sınırın çok inceldiği, ya da sınırın ayırdığı alanların
birinden diğerine farketmeden adım atıvermenin çok kolay olduğu durumlar vardır.
Günlük yaşantılarında bu sınırların iki yakasında defalarca ileri-geri
atılabilen adımların çoğu farkedilmez bile. Ama sınırlar beyin gibi inanılmaz
karmaşıklıktaki bir yapının içinde olup bitenleri birbirinden ayırmak için
“çizilmeye” çalışıldığında, ortaya çıkan tablo iyice bulanık olabiliyor. Sinir
hücreleri arasında iletişim sağlayan bir kimyasalın, gereğinden biraz fazla veya
az miktarda salgılanması, bir insanın “hasta” ya da “sağlıklı” olarak
nitelendirilmesini sağlayan özelliklerin kazanç ya da kaybıyla sonuçlanabiliyor.
Ama bazen neden-sonuç ilişkilerinin yetersizliğinde bile apaçık sonuçlar” ortaya
çıkıyor, bu sonuçlara adlar da verilebiliyor. Otizm gibi.
Yaşamın genellikle ilk üç yılında, kimi beyinsel işlevlerde oluşan bozukluklar
sonucu ortaya çıkan otizmin temel belirteçleri genel bir kayıtsızlık ve “uzak”
olma durumu, diğer insanların düşünce, duygu ve gereksinimlerini anlama ve
hissetme yetersizliği, duygusal bağlar kuramama; kısaca iletişim ve sosyal
ilişkilerin neredeyse bütünüyle yokluğu. Olağanüstü karmaşıklıktaki bir
düzeneğin nedeni tam olarak bilinmeyen “arızalarının” ortaya çıkaracağı tablonun
bu kadarla kalması beklenemez elbet. Kişiden kişiye değişebilen, ancak yine de
genel sayılan başka özellikler de var. Otizm tanısı konmuş birçok çocukta dilsel
işlevler ve zeka işlevleri, ayrıcalıklar olmakla birlikte yeterince gelişmemi.
oluyor. Belirli bir eylemin bıkıp usanmadan tekrarlanması (elektrik düğmelerini
saatler boyunca sürekli açıp kapamak gibi), ileri-geri sallanma, duvarlara
vurulan başlar, yürüme ve hareketlerde tutukluk, özellikle de seslere ve
dokunulmaya -bazen de kokuya, tada- gösterilen aşırı duyarlık ve verilen aşırı
tepkiler, otizmde sıklıkla görülen durumlardan.
Küçücük bir bebekle konuştuğunuzda, gözlerini yüzünüze dikip sizi ilgiyle
dinlediğine mutlaka tanık olmuşsunuzdur. “Normal” bebekler için çok tipik olan
bu tepki, otistik bebekler için pek söz konusu değil; yüzlerine kızgınlık veya
sevecenlikle bakmanız onlar için birşey ifade etmiyor. Ayrıntılara düşkünlük de
bir başka özellik. Bu özellik, birçok otistik çocuk için nesnelerin gerçek
işlevlerini kavramayı geciktiriyorsa da, otizm tanısı konmuş İngiliz ressam
Stephen Wiltshire gibi, olağanüstü güzellikte ayrıntılarla döşenmiş bir tablonun
ortaya çıkmasına da zemin hazırlayabiliyor.
Otistik oldukları belirlenmiş çocuklar, birbirinden çok farklı özellikler
gösterebiliyorlar. Yaklaşık % 75'inin zeka düzeyleri düşükken, kimi de
olağanüstü matematiksel ve sanatsal beceriler sergileyebiliyor. Acıya karşı
duyarsız olan kimileri, kendilerine zarar verme eğilimi gösterirken, koluna
dokunan incecik bir kumaş parçasına büyük tepki verenler de var. Belirtilerin
hafif seyretti¤i çocuklarda dil becerileri gelişmişken, hiç konuşmayanları da
var. Aslında bütün bu davranışsal farklılıkların temelinde, ortak bir sorun
yatıyor: Sosyal iletişim ve etkileşimin yerini, bireylerin belirli konulara
gösterdikleri aşırı ilgi ya da “saplantı”nın alması.
Bebeğime Neler Oluyor?
1970'lerin ortalarında otizm, on bin çocukta ancak iki-dört oranında görülen,
ender bir durum olarak nitelendirilirken, günümüz verileri otizm vakalarında %
40'lık bir artışa işaret ediyor. Otizmin artık oldukça geniş bir yelpazedeki
belirtilerle ilişkilendirilmiş olması, psikiyatristlerin, otizm tanıtımında bazı
değişikliklere gitmelerine, daha önce otizmden ayrı ele alınan başka durumların
da ona dahil edilmesine neden olmuş. Korkunç görünen bu % 40’l›k artış,
dolayısıyla biraz da otizm tanımının zaman içinde geçirdiği evrime bağlı. Ancak
bu “mazeret”, çocuklarının beyninde olup bitenleri anlamak için çırpınıp duran,
kliniklere koşuşturan anne-babaları rahatlatmaktan uzak. Gerçi umutlar da hiç
olmadığı kadar yakın görünüyor. Yeni teknolojiler, otistik çocukların beyinsel
işlevleriyle ilgili yeni pencereler açarken, moleküler biyolojideki ilerlemeler,
bozukluğun genetik kaynaklarına iniyor. Eğitimciler ve terapistlerse,
geliştirilen yeni yöntemlerle, tanının zamanında konması koşuluyla, 30 yıl önce
hastanede tedaviden başka şansı olmadığı düşünülen birçok çocuğun artık
aileleriyle birlikte yaşayıp normal okullara devam edebildiklerini söylüyorlar.
|
Otistik ve Normal
Bebeklerde Davranışsal Özellikler |
Normal Bebek |
Otistik Bebek |
|
İletişim |
*Annenin
yüzünü inceler.
*Seslere
kolaylıkla tepki verir.
*Öğrenilen
sözcükler ve gramatik kullanım giderek artar. |
*Göz göze
gelmemeye çalışır.
*Sağır
gibi davranır.
*Dilsel
beceriler gelişmeye başlamışken konuşma aniden durur. |
|
Sosyal İlişkiler |
*Anne
odayı terkedince ağlar, yabancıların varlığına tepki gösterir.
*Tanıdığı
ve sevdiği insanlara gülümser.
*Acıktığı
veya bir şeye gereksinim duyduğunda öfkelenip tepki gösterir. |
*Diğer
insanların farkında değilmiş gibi davranır.
*Bir
kabuğun içindeymiş gibi ulaşılmazdır.
*Neden
olmaksızın başkalarına saldırıp zarar verebilir.
|
|
Çevrenin İncelenmesi |
*Bir
etkinlikten diğerine kolaylıkla atlar.
*Nesnelere
uzanmak için vücudunu bilinçli şekilde kullanır.
*Oyuncakları inceler ve onlarla oynar.
*Kendisini
mutlu etmeye, acıyı önlemeye yönelik bir tutum içindedir. |
*Tek bir
nesne veya etkinliğe saplanır.
*İleri-geri sallanmak veya ellerini yukarı-aşağı sallamak gibi amaçsız
hareketler yapar.
*Oyuncakları koklar veya yalar.
*Yara veya
yanıklara duyarlık göstermez, kendisine zarar vermeye çalışır.
|
Beyinde Neler Olup Bitiyor?
Bir sorunun çözümü, en basit şekliyle, doğru tanımının yapılması, nedensel
etkenlerin belirlenerek bunların ortadan kaldırılması sürecini içerir. Nedenleri
bilinmeden çözülebilen sorunlar da var; bunlarda genel-geçer yöntem, kaynağı
bilinmeyen bir düzeneğin işleyişine müdahale ederek bu işleyişi bozmak veya
durdurmak. Tıp alanında nedeni tam olarak bilinmeyen sorunların çözümüne yönelik
birçok çalışma bu grupta örneğin. Ancak konu insan beyni olunca, tanım
aşamasından nedenlere, nedenlerden çözüme kadar çarpılacak çok duvar var.
Beyindeki gelişimsel işlev bozukluklarının belki de en çarpıcılarından biri
otizm. Böyle bir nitelendirmeyi hak etmesinin nedenleri, bir çocuğun
çevresindeki dünyayı algılayış ve onunla iletişimiyle ilgili neredeyse bütün
mekanizmalara darbe vurması, birbirleriyle iletişim içindeki beyin sistemlerinin
oluşturduğu karmakarışık, anlaşılmaz bütün.
Doğumdan önce beynin belli bölgelerine “göç ederek” belirli işlevler üstlenen
sinir hücreleri, yerlerine yerleştikten sonra, diğer sinir hücreleriyle iletişim
kurmaya yarayan uzantılar (akson) geliştirirler. Uyarı alan bir sinir hücresi,
“sinirsel iletici” kimyasallar (neurotransmitter) salarak uyarıyı bir sonraki
hücreye iletir. Ancak beyin gelişimi doğumla bitmez. Yaşamın ilk birkaç yılı
boyunca değişmeyi sürdüren beyinde yeni sinirsel ileticiler etkin hale gelir,
yeni iletim hatları ve onlarla birlikte hareket, dilsel işlevler, duygu ve
düşünce gibi temel etkinliklere taban oluşturacak sinirsel ağlar gelişir. Normal
beyin gelişimine müdahale edebilecek sorunların varlığı artık biliniyor.
Hücreler, “yanlış” yerlere göç edebiliyor; ya da sinirsel ileticiler veya iletim
yollarındaki sorunlara bağlı olarak ağın bazı bölümleri işlev görmeyebiliyor. Bu
durumda da, söz gelişi duyusal bilgi, düşünce, duygu veya hareketlerin genelinde
sorunlar ortaya çıkabiliyor.
Otizme nedensel yaklaşımlarında kimi bilim adamı beyin gelişimindeki ilk
aşamalarda olabilecek aksaklıkları, kimiyse otizm tanısı konmuş kişilerdeki
beyinsel “arıza”ları saptamaya yöneliyor. Anatomik incelemelerse özellikle
“limbik sistem” adı verilen ve çok genel olarak duygular, öfke, hafıza, duyusal
girdiler ve öğrenmeyle ilgili olduğu belirlenmiş sistemin bazı bileşenlerine
dikkat çekiyor. Davranışın toplumsal ve duygusal yönlerinin ayarlanmasına
yardımcı olduğu bilinen “amygdala”nın, ya da yakın hafıza ve yeni bilgilerin
depolanmasından sorumlu “hippocampus” un hasarlı olduğu vakalar bildirilmiş
durumda. Bir çalışmadaysa amygdala’sı hasarlı maymunların, otizm tanılı
çocuklarda olduğu gibi içlerine kapandıkları ve sosyal iletişimi reddettikleri
görülmüş. Serotonin adı verilen ve uykunun düzenlenmesi yanısıra bazı
davranışsal düzenlemelerde de etkili olan sinirsel ileticinin otizmde yüksek
düzeylerde bulunduğu da iddialar arasında. Manyetik rezonans görüntüleme
tekniklerinin devreye girdiği bazı çalışmalarsa bu kişilerde analitik işlevler
ve konuşmadan sorumlu beyin ön lobunda, ayrıca şakak lobları ve yan lobların
dilsel işlevlerle ilgili bölgelerinde düşük enerji düzeyleri ortaya çıkarmış.
Araştırmacıların, otizmle ilgili olarak üzerinde oldukça fazla durdukları bir
bölge de beyincik. 1980’li yılların çalışmaları, beyinciğe özgü Purkinje
hücrelerinin otizm vakalarında % 30 - % 40 kadar az olduğuna dikkat çekiyor.
Otistik kişilerin hareketlerinde görülen tutukluğun da beyincikteki sorunlardan
kaynaklanabileceği düşünülüyor.
Kızamık Aşısı mı?
Araştırmalar süredursun, adımlar atıladursun, Londra, Royal Free Hastanesi’nden
Dr. Andrew Wakefield ve ekibinin 1998 şubatında tanınmış tıp dergisi Lancet’te
yayımladıkları makale, otizm “gündemine” bomba gibi düştü! Kanıtlamış olmasalar
da ilan etmekte sakınca görmedikleri tüyler ürpertici görüşleri, artık neredeyse
bütün çocuklara rutin olarak yapılan kombine kızamık+kızamıkçık+kabakulak
aşısının, yapıldıktan kısa süre sonra bazı çocuklarda otizmin de dahil olduğu
davranışsal bozukluklara, bunun yanısıra ince bağırsakta hastalığa yol açıyor
olabileceğiydi. Wakefield, böyle bir bağlantının kanıtlanmamış olduğunu
makalesinde açıkça dile getiriyor, bunun için birçok virolojik çalışmaya gerek
olduğunu söylüyordu. Çalışma, yaşları 3-10 arasında değişen, karın ağrısı ve
ishalin yanısıra ani gelişimsel gerilemeler gösterip hastaneye getirilen 12
çocuk üzerinde yürütülmüştü. Araştırmacılar, bu bağlantının varlığı ya da
yokluğu kanıtlanana kadar üç aşının ayrı ayrı yapılmasının daha doğru olacağı
önerisini de getirmişlerdi.
Makalenin yayımlandığı zamandan günümüze geçen 3 yıl, hem tıp, hem de basın
dünyasını ayağa kaldıran, aileleri panik içinde bırakan bu iddianın ortaya
çıkardığı kargaşa etkisinin dinmesi için oldukça kısa bir süre. Ancak söz konusu
kombine aşıyı yaptırmak bir yana, aşıları ayrı ayrı yaptırmaktan bile çekinen
aile sayısının, dolayısıyla da çocukların girdikleri riskin hızla artması, karşı
görüşlerin ve araştırma sonuçlarının da yine hızla ortaya konmasını
gerektirmişti. Aşının aleyhine iki durum olduğu açıktı: Otizm belirtilerinin
genelde ortaya çıktığı dönemle kombine aşının yapıldığı dönemin (9. ayla 15. ay
arası) çakışabilmesi; sözkonusu aşının yaygınlaşmaya başladığı 1980’li yıllarda,
otizm vakalarında da artış görülmüş olması.
Neyse ki birçok Avrupa ülkesinde hızla ele alınan yeni çalışmalar sayesinde, bu
aşıyla otizm arasında herhangi bir bağın olmadığı sonucuna varıldı. Dünyanın
değişik bölgelerinden alınan verilerse, otizm vakalarındaki8yükselişin, aşıdan
önce gerçekleştiğini ortaya koymuştu. İngiltere’deki Halk Sağlığı Laboratuvar
Hizmetleri biriminden Dr. Elizabeth Miller, değişik gruplarca yapılan birçok
araştırmanın sonucu olarak, aşının güvenilirliğinin kesinleştiğini, aşıyı
vurdurmakta çekince gösterenlerin, çocuklarını çok daha büyük bir tehlikeye
attıklarını açıkça ilan etti.
Olası Nedenler
Aşıların, otizmin ortaya çıkmasındaki etkileri konusundaki korkular büyük ölçüde
dinmiş bulunuyor. Birçok araştırmacıysa, otizmin nedeninin genlerde yattığı
görüşünde. Yakınlarda yapılan bir çalışma, tek yumurta ikizlerinden birinin
otistik olması durumunda, diğerinde de % 60 olasılıkla otizmin, % 92 olasılıkla
da bağlı sendromların ortaya çıkabileceğine işaret ediyor. Çift yumurta
ikizlerindeyse bu oran % 10 civarında.
Otizmin kalıtsal özellikleri konusunda yapılan çalışmalar, tahminen 3 ila 10
genin devreye girdiğini gösteriyor. Bu genlerde belirli sayının üzerinde
gerçekleşen mutasyonlarla otizmin ortaya çıkabileceği, daha düşük sayıdaki
mutasyonların da utangaçlık, çekingenlik ve gecikmiş dilsel becerilere neden
olabileceği düşünülüyor. “Otizm genleri”ni arama çalışmaları, şimdiden sonuçlar
vermiş gibi. Kromozom 7 ve 15’te saptanmış bazı anormal özellikler, bu durumla
ilişkilendirilebiliyor. Araştırmacılar, önümüzdeki 5 yıl içinde otizmle ilgili
en az bir genin bulunacağından eminler.
Ancak otizmin, tek yumurta ikizlerinden birinde görüldüğü halde diğerinde
görülmeme olasılığının varlığı, çevresel etkenlerin de işin içine
girebileceğinin göstergesi. Senaryo şöyle: Bir veya daha fazla sayıdaki otizm
geninin geçirdiği bir mutasyon, çocuğu, anne karnında veya erken bebeklik
döneminde karşılaştığı çevresel bir etkene karşı daha duyarlı hale getirebilir.
Otizm araştırmacıları tarafından biraz temkinle karşılansa da, belki birçok
kadın tarafından hemen benimsenebilecek (!) ilginç bir görüş de Cambridge
Üniversitesi’nden Simon Baron-Cohen tarafından ortaya atılmış. Baron-Cohen’in
kuramı, otizmle ilgili birçok belirtinin, “erkek beyni”nin ortaya çıkardığı
özelliklerin abartılı şekli olduğunu öne sürüyor. Araştırmacı, kuramın otizm
araştırmacıları arasında oldukça ilgi çektiğini, ancak kesin bir değerlendirme
için henüz erken olduğunu söylüyor.
Yeni Bir Soru: Sorumlu, Metaller mi?
Amerika Psikiyatri Derneği’nin bu yılki toplantısında, otizme ilişkin yine
çarpıcı bulgular öne sürüldü. Bunlara göre otizm, beyin gelişmesini olumsuz
etkileyen ve zehirli çevresel maddelere aşırı duyarlıkla sonuçlanan, metal
metabolizmasındaki bir aksaklıktan ortaya çıkıyor olabilirdi. Otizm tanısı
konmuş 503 kişinin % 99’undan elde edilen veriler, bu metabolik aksaklığa işaret
ediyordu. Kan ve idrar analizleri, bu kişilerin tümünde metalotioneine (MT)
ilişkin sorunlar olduğunu ortaya koyuyordu. Çalışmayı yürüten araştırmacılar
MT’nin, vücutta gerçekleşen birçok süreçte önemli işlevler üstlenen bir protein
grubu olduğunu ve sistemdeki bir aksaklığın, otizmde görülen birçok belirtiye
neden olabileceğini; söz gelişi beyin sinir hücrelerinin gelişimini
etkileyebileceğini ileri sürdüler. Aksaklığın kendisiyse genetik kaynaklı bir MT
eksikliği, ya da MT proteinlerinin etkinliğini yok eden biyokimyasal bir
anormallik olabilirdi.
Geçtiğimiz Mayıs ayında silahlar yine aşılara doğrultuldu. Bu sefer gündeme
gelen görüş, MT araştırmalarıyla hiç de çelişkili sayılamayacak yeni bir duruma
işaret ediyordu. Yeni sorumlu, birçok aşıda kullanılan ve % 50’ye yakın oranda
cıva içeren bir koruyucuydu: tiomersal. Tiomersalin, çok küçük bebeklerde,
gelişmekte olan beyine olumsuz etkileri biliniyor. Belirtilerse, otistik
çocuklarda görülenlere benzer nitelikte. Birçok araştırmacı tiomersalin, otizmin
ortaya çıktığında etkili olduğuna dair kuşku besliyorsa da, yeni bir aşı paniği
dalgası ortaya çıkmadan konunun bir an önce aydınlanmasından yana.
Umut Var mı?
“3,5 yaşımla ilgili çok şey hatırlıyorum. Konuşamamanın hissettirdiği öfkeyi de.
Ne söylemek istediğimin gayet iyi farkındaydım, ama sözcükler bir türlü ağzımdan
çıkmak bilmiyordu. Ben de çığlık atmaya başlıyordum. Çok iyi hatırladığım birşey
bu.... Anaokulundayken katıldığım konuşma terapisi programında, öğretmen tahtada
birşey göstermek için kullandığı çubuğu bana her doğrultup birşey söylediğinde
(bizden birine birşey söylemek istediği zaman, parmağıyla o kişiye işaret etmek
yerine bu çubuğu kullanırdı) avazım çıktığı kadar bağırırdım. Çünkü evde sivri
şeyleri kimseye doğrultmamam gerektiği söylenmişti ve bunu öğretmene
açıklayamıyordum...”
“....şimdi de resimlerle düşünüyorum. Sözcükler benim için ikinci bir lisanın
parçaları. Hem konuşulan, hem de yazılı sözcükleri, sesiyle, rengiyle,
görüntüsüyle beynimde oynattığım bir video filmine çeviriyorum. Düşünce süreci
içinde sözcüklerden yararlanan insanlar bunu anlamakta genellikle güçlük
çekiyorlar, ama ben, özellikle de işimde olmak üzere her alanda bundan
yararlanıyorum...
Görsel düşünce, hayal gücümle koskoca sistemler yaratmamı sağladı. Küçükken,
herkesin benim gibi resimlerle düşündüğünü zannederdim; düşünürken geçtiğim
yolun herkesinkinden farklı olabileceği aklımın ucundan geçmezdi. Otistik
olduğum için, bilgiyi şimdi bile, insanların doğal olarak aldıkları şekilde
almıyorum; bir CD-ROM'a depolar gibi beynimde depoluyor, hatırlamak istediğimde
de görüntüler yardımıyla, yine video izlercesine bilgiyi yerinden
çıkarıyorum...”
Yukarıdaki paragraflardan ilki, şu sıralarda Colorado Eyalet Üniversitesi Hayvan
Bilimleri bölümünde öğretim üyeliği yapmakta olan ve hayvancılık konusunda
tasarladığı gereçler dünya çapında kullanılan Dr. Temple Grandin'le 1996 yılında
gerçekleştirilmiş bir röportajdan, ikincisiyse Grandin'in “Thinking in Pictures”
(Resimlerle Düşünmek - 1995) kitabından alıntılar.
Normal olanla olmayan arasındaki sınırlar meselesine geri dönersek, ilk
paragraftaki çocuğun, ikinci paragraftaki annenin “anormal” olduğu iddia
edilebilir mi? Ancak şurası kesin ki “normal” yaşam sürdürenlerle
kıyaslandığında, tıpkı benzerleri gibi, kendisi de ailesi de büyük sıkıntılar
çekmiş. Dr. Temple Grandin'in öyküsü, umudun varlığının en iyi kanıtlarından
biri!
Uzmanlar, otizm tanısı konmuş çocuklara uygulanan en başarılı terapilerin,
onların davranış ve iletişim sorunlarını çözmeye yardımcı terapiler oldukları
görüşünde. California Üniversitesi'nden araştırmacı Robert Koegle'in
geliştirdiği programın amacı da bu. Program kapsamında çocuklara, söz gelişi
dikkat çekmek için çığlık atmak yerine soru sormaları, bir nesnenin ikincil
ayrıntıları yerine göze çarpıcı temel özelliklerine tepki vermeleri öğretiliyor.
Çocukları güdülemek amacıyla Koegel, dersleri onların ilgilerine uygun şekilde
işliyor; hayvanlara karşı saplantı geliştirmiş bir çocuğa “büyük” ve “küçük”
kavramlarını öğretmek için onu hayvanat bahçesine götürüp bir tavşanla fili
karşılaştırmasını istiyor örneğin. Koegel, bu şekilde birçok çocuğun en azından
büyük sorunlarının üstesinden gelmeyi başardığını söylüyor.
Otizme, otizm dünyasının içinden tanıklık etmiş olan Dr. Grandin'in görüşleri,
bu konuda da belki en gerçekçi açıklamayı sağlayacak: “Erken müdahalenin
yararlarına kuvvetle inanıyorum. Otistik çocukları dünyayla ilişki içinde tutmak
zorundasınız; onları dışlanmaya bırakamazsanız. Böyle bir dönemimi hatırlıyorum.
Yalnızca oturur, ileri-geri sallanır ve kumun avucumun içinden kayışını
izlerdim. Dünyayı kendi dışıma bir yere alır, orada kilitli tutardım. Çocuğun
bunu yapmasına izin verirseniz, gelişmeyecektir. Birçok erken müdahale
programının kuramsal temelleri farklı; ancak görüşüm şu ki iyi eğiticiler,
kuramsal temellerden bağımsız olarak birbirleriyle aynı şeyi uyguluyorlar.
Çocuk, ister terapist, ister eğitici, ister anne-babasıyla haftada en az 20 saat
şu veya bu etkinliği gerçekleştirdiği sürece, hangi programın seçildiği bence
çok önemli değil.
Unutmamak gerekir ki bir çocuğa uygulanan bir yöntem, bir diğeri için geçerli
olmayabilir. Duyulara farklı tepkiler gösteren çocuklara farklı şekilde
yaklaşmak gerekebilir. Biri sese, diğeri dokunmaya karşı aşırı duyarlı olabilir
örneğin. Sırasında otururken iç çamaşırlarını zımpara kağıdı gibi hisseden bir
çocuğa (ki ben böyleydim) hiç birşey yaptıramazsınız.
Büyüme dönemimde bana yardımcı olan birçok şey vardı. 2,5 yaşında yapılan erken
müdahale açısından çok şanslıydım bir kere. Annemin, başta okumayı öğretmek
olmak üzere çok büyük katkıları oldu eğitimimde. Ayrıca, iyi bir öğretmenin
önemini ne kadar vurgulasam yeterli olmaz. Harika öğretmenlerim oldu. Kimi,
sorunların üstesinden kolaylıkla geliyordu; çünkü ben ve benim gibilerle
iletişim kurma yetenekleri, doğal olarak kendilerinde vardı. Kimi de ne kadar
çırpınsa işe yaramıyordu. Ancak bu tür sorunları çözmede insanlar genellikle,
her şeyi tek bir vuruşla değiştirebilecek sihirli bir değneğin arayışına
giriyorlar.
Böyle birşey yok...”
Zeynep Tozar
Kaynak:
Bilim ve Teknik Dergisi
www.biltek.tubitak.gov.tr
Bu yazı, Bilim ve Teknik dergisi Genel Yayın Yönetmeni Raşit Gürdilek'in onayı
ile yayınlanmaktadır.
|