|
ÖZÜRLÜLERE YÖNELİK
AYRIMCILIK VE AYRIMCILIKLA SAVAŞIM
Yrd. Doç Dr. Kasım KARATAŞ
Hacettepe Üniversitesi
Sosyal Hizmetler Yüksekokulu
Öğretim Üyesi.
kasim_63@yahoo.com
kkaratas@hacettepe.edu.tr
Engelliler.Biz: Mayıs 2002 tarihinde yayınlanan ‘Ufkun Ötesi
Bilim Dergisi’ Cilt 2, Sayı 1’den alınmıştır.
Genel Olarak Ayrımcılık Üzerine
Türk Dil Kurumunun 1983 yılında yayınladığı Türkçe Sözlükte 'ayrım
yapma'yı "eşit davranışta bulunmamak, fark gözetmek" şeklinde
tanımlanmaktadır. Aynı sözlükte 'dışlamak' sözcüğü "bir kimse ya da bir
toplumun, bir kimseyi, bir durumu, bir düşünce vb.yi yok sayması,
ilgilenmemesi" olarak tanımlanmıştır. Ayrıca ayrımcılık hakkında "ırkı,
dini, bir siyasi inancı, cinsiyeti, sosyal konumu ve benzeri etkenlerden
dolayı sosyal bir grubu, öteki topluluklardan ayırarak onu aşağılama,
ona düşmanca davranma tutumu, eğilimi" (4: 250) ya da "bir toplulukta
ırkı, cinsiyeti, toplumsal konumu ya da dini nedeniyle ötekilerden
ayrılan bir gruba ayrımlı (çoğunlukla kötü) davranma olgusu" (3: 1125)
gibi tanımlar vardır.
Ayrımcılık toplumsal yaşamın tüm alanlarında rastlanan bir olgu olarak
karşımıza çıkmaktadır. Çok farklı nedenlere bağlı olarak ve farklı
görünümler içerisinde yaşanan ayrımcılığın temelinde "BEN VE ÖTEKİ"
ayrımı yatmaktadır. Benden/bizden farklı olan, yani bize benzemeyen
ötekidir. Ötekileri tanımlarken çok farklı nitelikler, cinsiyet, etnik
köken, inanç, fiziksel özellikler, yerleşim birimi vb.,
kullanılabilmektedir. Hangi niteliğe yöneldiğinize bağlı olarak gelişen
ayrımcılık değişik tehlikeler yaratmaktadır.
"Ben/biz ve diğerleri" sosyolojik bir gerçeklik olarak yaşanmaktadır,
insanlar bu tür "aitlikler" içerisinde kendi kimliklerini geliştirmekte,
tanımlamakta ve daha da önemlisi "güvenlik" gereksinimlerini
karşılamaktadırlar (5). Ancak biz olgusu fazla abartıldığında
dışarıdakilere karşı bir kayıtsızlık ve düşmanlık gelişebilmektedir.
Ayrımcılık olgusunun temelinde yatan "ben/biz ve öteki'dir. Aslında
hepimiz "bir yerde, bir konuda, birileri nezdinde" mutlaka öteki
durumundayız.
Her hangi bir toplumda bir ayrımcılık geliştirilmek istendiğinde,
ayrımcılığa özne seçilen konunun o toplumda maddi temelleri de varsa, bu
durum hızla tehlikeli boyutlara taşınabilmektedir. Örneğin etnik olarak
pek çok farklılığı içerisinde barındıran bir toplumda ırkçı
milliyetçiliğin çok daha tehlikeli bir biçimde geliştirildiği
söylenebilir.
Özürlülere Yönelik Ayrımcılık
Günümüzde insanlık "herkesi içine alan, herkese uygun bir toplum
modelinden" (8) yoksundur. İşte bu nedenle insanlık, çoğu kez, sorunlar
karşısında kendisini çaresiz hissetmektedir. Neden, böyle bir toplumu
oluşturabilecek gerçekçi, geçerli bir model üretmekten uzağız? Bir
toplumun gereksinimini karşılayacak hizmetler / çözümler üretirken
öncelikle "normal insanlar için" hareket geçiliyor, "ötekiler" için
"sonra yaparız" deniliyor. Bu yaklaşım, toplumdaki herkesi içine alan,
herkesi en baştan düşünen bir anlayışı yansıtmıyor. Yaratılan bu eksik
modelle toplumun bir bölümü dışlanıyor, sonra da bu dışlamanın yarattığı
olumsuzluklarla da pekişen sorunların içinden çıkılamıyor. Dışlanan bu
kesimleri toplumla bütünleştirecek (entegre edecek) yollar aranıyor. Ne
yazık ki bir yandan dışlama süreci sürerken, bütünleştirme çabaları da
başarısız kalıyor Karşılaşılan sorunların bir çoğu, sorunun
niteliğinden, doğasından değil; sorunu çözme sorumluluğu taşıyanların
ona bakış açısından, çözüm için sahip olunan olanakların
yetersizliğinden, yanlış ve eksik çözüm önerilerinden kaynaklanıyor.
Hatta denebilir ki pek çok sosyal sorunun nedeni de, yaklaşımdaki bu
yetersizliktir.
Doğru yaklaşım, (herkesi içine alan, herkes için uygun bir toplum
modeli) nasıl başarılabilir? Öncelikli soru şudur; Yaşadığımız,
çalıştığımız, dinlendiğimiz çevre, toplum, kimin için tasarlanmış?
Kadın, yaşlı, özürlü, çocuk, köylü, azınlık, göçmen, eşcinsel... Toplum,
içinde yaşayan bu insanları, onların sorun ve gereksinimlerini,
özelliklerini ne ölçüde dikkate almaktadır? Çalıştığınız iş, bindiğiniz
otobüs, yürüdüğünüz kaldırım, okuduğunuz okul, tedavi gördüğünüz
hastane, dinlenme-eğlenme yerleri, kısaca içinde yaşadığınız çevre sizi
de içine alan bir toplum anlayışı ile mi geliştirilmiştir? Bir toplum,
kendisini oluşturan bileşenleri iyi tanıyor, onlar hakkında gerçekçi,
geçerli bilgiler topluyor ve yaşamı, tüm bileşenleri eşit oranda dikkate
alan bir anlayışla planlayıp / şekillendiriyorsa özlenen toplum modeline
doğru yol alıyor demektir. İşte 'herkesi içine alan toplum anlayışının
temeli" budur (10).
Farklılıklar, özünde yadırganacak durumlar değildir. Çünkü farklılık,
biz insanların doğasında var. Bu fark yalnızca özürlü olmakla sınırlı
değil; pek çok açıdan birbirimizden farklıyız. Hepimizin farklı
özellikleri, farklı gereksinimleri var. Güçlerimiz de zayıflıklarımız da
farklı. Bu yüzden hepimizin içinde yaşadığı toplum, birkaç kişinin ya da
belirli bir kesimin özellikleri temel alınarak şekillendirilemez. Özürlü
insanların ihtiyaçları en az özürlü olmayan insanların ihtiyaçları
kadar, toplumun düzenlenmesini etkilemeli. Bu da onların özel bakım
isteğinden değil, onlar da herkes gibi toplumun bir parçası olduğundan
yapılmalıdır. Bundan dolayı, bir toplum yapılandırırken özürlülerin de
ihtiyaçları mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Herkes, yaptığı
hizmetlerden, özürlülerin de yararlanmasını sağlamaktan sorumludur. Bu
sorumluluk herkesindir, Bu sorumluluk doğal ve sürekli bir sorumluluk
olarak algılanmadıkça, yerine getirilemez. Herkesi içine alan, herkese
açık bir toplum anlayışı içinde sorunlara eğilmedikçe, gerçekçi,
geçerli, kalıcı, çözümler üretilemez (10).
Özürlülere yönelik ayrımcı uygulamaların dünü oldukça eskilere
dayanmaktadır. Toplum içerisinde eşitsiz uygulamalar tarihsel bir
olgudur. Zaman içerisinde ayrımcı tutum ve davranışlar, toplumun tüm
hücrelerine sinmiş ve yaşamın neredeyse ayrılmaz bir parçası haline
gelmiştir.
Özürlünün karşılaştığı "engelin'1 temelinde, sahip olunan "özür" değil;
özrün yarattığı farklılığı bahane eden toplumun, özürlüye karşı
geliştirdiği 'engelleyici tutumlar" yatmaktadır
Ayrıca özürlülerin kendileri de, sahip oldukları farklılığı, farklı
davranmanın ve kendilerine farklı davranılmasının haklı bir gerekçesi
sayarak (zaman zaman bunu bir kazanç sayarak) ayrımcı uygulamaları
pekiştirecek tutum ve davranışlar içerisinde olabilmektedirler. Özürlü -
toplum ilişkisi içerisinde karşılıklı beslenen bir olgu olarak
benimsenip içselleştirilen ayrımcı uygulamalar, ciddi bir itirazla
karşılaşmadan, zamanla, yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmektedir.
Özürlünün bilinci, kendilik algısı da ayrımcılığı besleyen unsurlar
içerebilmektedir. Bu anlamda özürlüyü kendisinden gelecek ayrımcılığa
karşı da korumak gerekmektedir.
Ayrımcılık kültüre öyle bir yerleşmektedir ki "uçlaşmış biçimleri"
(şiddetle beslene vb.) söz konusu olmadıkça fark edilmez olabilmektedir.
Kolayca fark edilmeyen, bu biçimleri ile rahatsız etmeyen; dolayısıyla
karşı konulup mücadele de edilmeyen ayrımcılık örnekleri çoktur. Bunlar
çoğu durumda "sözde olumlu görünümler" bile taşıyabilmektedir. Engelli
bir dilenciye, daha gönül rahatlığıyla para verilmesi, buna örnek
gösterilebilir. Altında acıma duygusu yatan kimi sözde olumlu
yaklaşımlar da çoğu kez ayrımcıdır.
Özürlüler gündelik yaşamlarında, işe girişte, çalışma ortamında,
eğitimde, sağlık kurumlarında, aile içinde, evlilikte, sokakta,
ulaşımda, alışverişte, eğlencede, kendi aralarında, ev kiralarken ve
daha bir çok konuda sayısız ayrımcılık örnekleri yaşamaktadırlar.
Özürlülere yönelik ayrımcılığın önlenmesinde en etkili unsur, onları iş
yaşamına sokmak, üretken kılmaktır. Oysa özürlülerin istihdamında çok
boyutlu güçlükler yaşandığı bilinmektedir. Bu bağlamda yasal
düzenlemelerin, İşveren tutumlarının, eğitim ve rehabilitasyon
çalışmalarının, özürlünün çalışmaya karşı tutum ve davranışlarının ve
tüm bunlarla da ilişkili olarak ailelerin, özürlü bireylerin çalışmaları
konusundaki tutumunun önemi yadsınamaz (6).
Özürlülerin yeterli eğitim ve rehabilitasyon yoluyla nitelik kazanmaları
ve kazandıkları bu nitelikleri üretken bir biçimde kendileri ve içinde
bulundukları toplumun yararına sunmaları ayrımcı uygulamaları da büyük
ölçüde sona erdirecektir. Böylece, iş piyasasında bilgi, beceri ve
yetenekleri ile tanınan özürlülerin iş bulma ve işlerini koruma şansları
artacaktır (7). Görüldüğü gibi özürlülerin belirli bir alanda
ayrımcılıkla karşılaşmamasının koşulu başka alanlarda da ayrımcılığa
uğramamalarıdır. Eğitim ve rehabilitasyon haklarını etkili bir şekilde
kullanan özürlü istihdamda ayrımcı tutumlara temel oluşturan "maddi
koşullardan" da kurtulmuş olacaktır. Asıl olan Özürlüleri, mesleki
eğitim ve rehabilitasyondan geçirerek güçlendirmek; çalışacakları
işlerin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatmak ve böylece iş
piyasasındaki "şanslarını" arttırmaktır. Kapitalist düzen içerisinde,
verimli olmayan işgücünü, salt "toplumsal" gerekçelerle işlendirmek
sürdürülebilirliği olan bir uygulama değildir. Her geçen gün daha çok
nitelikli işgücüne gereksinme duyulan iş piyasasında herkes için olduğu
kadar özürlüler için de "iyi yetişmenin" önemi artmaktadır.
Temel eğitimden geçmiş tüm özürlüler, yapılan meslek ve iş analizleri
temelinde, özürlü bireylerin nitelikleri ve ilgileri çerçevesinde ve iş
piyasasının gereksinimleri de dikkate alınarak mesleki eğitim ve
rehabilitasyondan geçirilmelidir. Bu anlayış içerisinde özürlülerin
örgün ve yaygın eğitim olanaklarından etkili bir şekilde
yararlanabilmeleri için her türlü önlem alınmalıdır. Türkiye örneğinde
gözlemler, eğitilmiş özürlülerin daha kolay iş bulabildikleri yönündedir
(7).
İş bulma olanağı bulabilen az sayıdaki özürlü de çalışma koşulları
bakımından özel olarak desteklenmeli ve ayrıca Özürlüler de buldukları
çalışma fırsatını verimli bir şekilde değerlendirmek için çaba
harcamalıdır.
Unutulmamalıdır ki özürlülerin istihdamı önündeki en büyük engel,
önyargıdır; önyargıyı aşmanın en etkili yolu da (12; 7) çalışma
yaşamında gösterilecek başarıdır.
Yaşamın tüm alanlarında karşılaşılan özürlülere yönelik ayrımcı uygulama
ve anlayışlar gündelik yaşamın sıradan olayları arasındadır. Nüfusun en
az yüzde %10'unu oluşturan özürlüler arasında okur yazarlık oranı
yalnızca yüzde 3'tür (genel nüfusta bu oran yüzde 80'den fazladır).
Ulusal gelirin yalnızca on binde dördü özürlülere harcanmakta; çalışma
çağındaki özürlülerin sadece yüzde biri istihdam olanağı
bulabilmektedir. Özürlüler "en iyi meslekleri" edinseler bile kendi
mesleklerinde ilerleyememekte; üst düzey yönetici görevlere
getirilmemekte: çoğu kendi mesleklerinde çalışamamaktadır. Kendi
mesleklerinde çalışanlar ise bu hakkı diğerlerine oranla daha güç
koşullar altında elde edebilmektedir. Bütün bunlar göstermektedir ki
toplumda gözlemlenen ayrımcı anlayışlar özellikle ekonomik ve sosyal
politikalarla pekiştirilmektedir (7; 9;2001b ).
Ayrımcı uygulamaları pekiştiren bir başka etmen ise onlar hakkında
oluşmuş olan son derece yanlış değer yargılarıdır Toplum özürlüleri
çoğunlukla "ellerinden hiç bir şey gelmeyen, korunmaya muhtaç,
zavallılar" şeklinde algılarken bazen de kimi yeteneklerini abartılı bir
şekilde algılama ve sunma yoluna gidebilmektedir. Temelinde
bilgisizliğin yattığı bu çelişik tutumların hepsi, özünde ayrımcıdır.
Bir işverenin işyerine işçi alırken bir özürlüyle karşılaştığında, onun
bilgi, beceri ve yeteneklerini görmek, sınamak yerine ön yargılı bir
yaklaşımla "sağlam" bireyi yeğlemesi; bir insanın engelli biriyle
evlenmeyi aklının ucundan dahi geçirmemesi (az da olsa böyle biriyle
karşılaştığında da, ona şaşkınlık ve hayranlıkla bakması); engelli bir
çocuğu olan anne-babaya bunu normal karşılamasını öneren birinin bu
durum kendi başına geldiğinde isyan edip "neden ben" diye sorması, tüm
bunlar ayrımcı duruşun masumane bir biçimde toplumsal hücrelerimize
nasıl işlediğini göstermektedir.
Kadın ya da erkek olsun, özürlüler, toplumsal yapıda var olan ayrımcılık
ve dışlanma sorunlarını daha yoğun bir biçimde yaşamaktadırlar. Çünkü
onlar herkesin yaşadığı kimi sorunları, özürlü sayılmalarına neden olan
özellikleri nedeniyle, daha farklı ve çoğu kez de daha ağırlaşmış
biçimleriyle yaşamaktadırlar.
Farklı olmak "farklı muameleye tabi tutulmanın" haklı gerekçesi olamaz.
Engelliler de herkes gibi, başka hiçbir sebeple değil; salt insan
oldukları için onurlu bir yaşamı hak etmektedirler. Bunun için toplumsal
yaşama tam katılımın önündeki her türlü engel kaldırılmalı ve eşitlik
ilkesi gereğince yaşamın tüm alanlarında desteklenmelidirler.
Oysa engelliler genelde görmezden gelinen, acınan: evde, sokakta, iş
yerinde vb. koruma altında bulundurulması gereken kişiler olarak
algılanmaktadırlar. Engellilere yaklaşımda dinsel-geleneksel kökenli
"vicdani yaklaşım" bireysel, korumacı ve bastına bir tutumdur. Bu
yaklaşıma göre iyi bir toplumda, iyi bir insan "muhtaç" kişileri de
düşünür. İster dinsel inanışı gereği görev diye algılasın isterse iyilik
yaparak kendini yüceltme çabası içerisinde olsun, ister salt insani
duygular nedeniyle olsun herkes böyle yaptığında engelliler için
toplumsal görev yerine getirilmiş olmaktadır. Çağdaş yaklaşım ise
insanların bu türden duygu ve düşüncelerini reddetmez; ancak insanların
sorunları ve gereksinimleri karşısında sorumluluğu ağırlıklı olarak
kamuya (sosyal devlete) yükler. Sorunu, gereksinimi, özelliği, niteliği
ne olursa olsun tüm insanlar salt insan oldukları için onurlu bir yaşam
sürme hakkına sahiptirler ve bu amaçla her türlü hizmetin insanlara, bir
hak olarak ve hiçbir ayrım gözetmeden, eşitlik içerisinde, verilmesi
gerekir. Bu sorumluluk ise tek tek bireylerin, grupların,
toplulukların... farklı nedenlerden kaynaklı ve tümüyle kendi
inisiyatifleri içerisinde gerçekleşen 'iyilik yapma" dürtülerine
bırakılamaz. Bunları bir hak olarak tanımlıyorsak (1; 2), hakkın yerine
getirilmesinde de bir "muhatap" bulunmalıdır; o da devletten başkası
değildir.
Bu anlayışla bakıldığında, devleti sosyal sorumluluklarından
uzaklaştırma ve yerine "sivil toplumu" ikame etme yönünde son yıllarda
giderek artan çabalarının özünde çağdaşlık karşıtı çabalar olduğu hemen
fark edilecektir (11).
Bir toplumu engellilere karşı duyarlı hale getirmede "haklar" yaklaşımı
temel alınmalıdır. Bu, aynı toplumda, haklar ve özgürlükler bakımından
tam bir eşitlik içerisinde, birlikte yaşamak demektir. Haklan ve
özgürlüleri soyut bir söylem olmaktan çıkaran etkili bir toplumsal
örgütlenme yaratmak demektir. "Kimsenin yarın engelli olmayacağının
garanti edilemeyeceği" gerçeğinin sık sık anımsatılması üzerine bina
edilen korkuya dayalı davranışlar yerine; başkalarına karşı da sorumlu
olduğumuz bilinci konulmalı ve bu bilincin gereği olan kamusal
sorumluluklar yerine getirilmelidir.
Ayrımcılıkla Savaşım
Bir ülkede yaşanan sosyal sorunlar hangi boyutlarda olursa olsun
sorunların temelli çözümü ancak köktenci / yapısal yaklaşımlarla
olanaklıdır. Öncelikle sorunların çözümü için gerekli iradenin var
olması gerekir. Odağına insanı alan bir yaklaşımla, çözüm üretme ve
uygulama sürecinde, sorunun etkilediği tüm tarafların etkin katılımına
başvurulmalıdır. Böylece geliştirilen demokratik çözümler, uygulama
başarısını da daha baştan güvenceye almış olmaktadır. Engelli
sorunlarının çözümü söz konusu olduğunda, gerek Birleşmiş Milletler
"Sakat Hakları Bildirgesi", (1) gerekse Birleşmiş Milletler "Sakatlar
İçin Fırsat Eşitliği Konusunda Standart Kurallar" (2) engellilerin,
ailelerinin ve engelli örgütlenmelerinin tüm süreçlere katılımı konusuna
özel bir önem vermektedir.
Bu gün engellilerin yaşadığı sorunların kaynağında toplumun büyük bir
bölümünü dışlayan, marjinalize eden ve yalnızlaştıran bir toplum modeli
yer aldığını daha önce belirtmiştik. O halde temel çözüm "herkes için
herkesi içine alan, kimseyi dışlamayan" bir toplum modeli yaratmaktır
Bu, şimdilik bir ütopya olsa da (6) herkesin ufkunu açan, bu türden
ütopyaların engelli sorunları dahi! tüm sorunların çözümü açısından son
derece gerekli olduğu açıktır.
Bir sorunu çözmenin yolu, öncelikle onu anlamaktan, kavramaktan geçer. O
halde ilk iş, engellilere yönelik ayrımcılık konusunu tüm yönleriyle
anlamamıza/kavramamıza yardımcı olacak kapsamlı, geçerli, güvenilir
bilimsel araştırmalar yapmak olmalıdır. Ayrımcılıkla savaşımda,
öncelikle böyle bir olgunun varlığının kamuoyunca bilinmesi büyük bir
önem taşımaktadır. Çünkü bilinmektedir ki ayrımcılıktan çok daha kötüsü
sorunun varlığının fark edilmeyişi ya da inkar edilişidir. Günümüzde,
burada sözü edilen toplumsal farkındalık olgusunda, "medyanın" rolü
büyüktür. Ancak özürlülere yönelik ayrımcılık konusunda medyanın soruna
daha çok acıma duyguları içinde yaklaştığı, sağlıklı bir el alış
üretemediği bilinmektedir. Bu anlamda öncelikle medyanın yaklaşımı
düzeltilmelidir.
İkinci adım, engellilik gibi farklılık yaratıcı durumları, olanaklar
ölçüsünde önlemek, önlenemiyor ise, bu farklılıkları bir ayrımcılık
noktasına taşımamak için gerekli toplumsal ve bireysel bilinci
oluşturmaktır. Bu da ekonomik ve sosyal politikaların yeniden inşasını
gerektirir. Engelli ligin kaynağında kurutulması; bu amaçla da
engellilik yaratıcı tüm koşullarla (savaşlar dahil) içten ve etkili bir
şekilde mücadele edilmelidir.
Ayrımcılığın önüne geçilebilmesi için eğitime büyük önem verilmelidir.
Eğitim yukarda sözü edilen "yeni bir insan ve toplum modeli"ni
yaratmanın en etkili aracıdır. Ayrımcılıkla savaşımda en önemli konu
bakış açımızın genişletilmesidir. Bu amaçla ayrımcılık karşıtı bir
eğitim sistemi kurmak ve özellikle de çocuk yaşta eğitime önem vererek
toplumsal yaşamın her alanında ayrımcı uygulamalara izin vermemek
gerekir.
Özürlülere karşı yaşamın her alanında uygulanan olumsuz ayrımcılığa
karşı her boyutta verilmesi gereken savaşım, yalnızca engellilerle
ilgili örgütlerin ve engellilerin yürütmesi gereken bir görev değil;
toplumun tüm kesimlerini içine alan bir savaşım olmalıdır. Engellilere
yönelik ayrımcılık, toplumun gündemine yerleştirilmeli ve toplumun kendi
kendini sorgulaması için bir yol açılmalıdır. Özürlülere yönelik
ayrımcılık gündelik yaşamın bir parçası olmasına karşın, kamuoyunda
yeterince bilinen ve üzerinde durulan bir konu değildir. Bu nedenle
konunun öncelikle engelli kamuoyunda daha iyi anlaşılmasını sağlamak ve
daha sonra da genel kamuoyuna mal etmek gerekir.
Kuşkusuz her engelli birey, genel olarak hakların ve özgürlüklerin
geliştirilmesi noktasında da sorumluluk alabilir; ancak engellilerin
öncelikli hedefi toplumun diğer kesimleriyle eşitlik içinde bir yaşam
sürmektir.
Çok uzun bir tarihsel geçmişe dayanan politikalar ve uygulamalar sonucu
toplumun derinliklerine sinen ayrımcılık, çok yönlü ve etkili bir
savaşım gerektirmektedir.
Ayrımcılıkla savaşımda birey olarak herkese düşen sorumluluklar, da
vardır. Toplum içerisinde her birey farklılıkları nasıl gördüğünü
sorgulamalıdır. Bilindiği gibi insanlar farklı görünürler, farklı
hareket ederler, farklı iletişim kurarlar, farklı davranırlar, farklı
bir şekilde öğrenirler. Bunun için de öncelikle konu hakkında bir
farkındalık bilinci geliştirilmelidir. Günlük yaşamdaki farklılıklar
nelerdir? Bir bireyin özürlü oluşundan kaynaklanan farklılıkları
nelerdir? Bireyin özürlü oluşundan kaynaklanan tepkilerimizin farkında
mıyız? özürlülüğe bağlı farklılıkları olan insanlarla ilişkilerimiz
nasıl? (13) Bir toplumda, yaşamın doğal akışı içerisinde, özürlüler söz
konusu olduğunda, (örneğin bir iş yerinde bitlikte çalışıyorsak, aynı
okulda/derslikte birlikte eğitim görüyorsak, aynı apartmanda/mahallede
birlikte oturuyorsak, aynı otobüste/trende birlikte yolculuk yapıyorsak
vb.) farkında olalım ya da olmayalım tepkilerimiz nelerdir? Engellilerle
iletişimimizi, etkileşimimizi etkileyen değer yargılarımız var mı?
Bunlar farklı engel gruplarına göre değişiklik gösteriyor mu? Bu
sorgulamalar sonucunda, özürlülere ilişkin, içinde ayrımcılık kokan
tutum ve davranışlarımızın gözden geçirilmesi ve yenilenmesi
gerekecektir. Bu gözden geçirme, her bireyin kişisel, mesleksel ve
toplumsal ilişkilerini etkileyecektir.
Sonuç olarak, ayrımcılığın maddi temeli, doğal ve toplumsal yaşamın
içerdiği farlılıklardır. Farklı olanlar arasındaki güç eşitsizliği
ayrımcılığa giden yolun ikinci önemli durağını oluşturmaktadır. Üçüncü
önemli durak ise ayrıma tabi tutmanın bir tarafa (bireysel, kümesel,
toplumsal, siyasal vb.) "avantaj" sağlamasıdır. Bir de bunlara
bilgisizlik, bilinçsizlik ve duyarsızlık eklendi mi ayrımcı uygulamalar
için ortam hazır demektir
Ayrımcılığı yaratan maddi koşulların olabildiğince ortadan kaldırılması
ve doğal kabul edilebilecek farklılıklardan bir ayrımcılık türetilmemesi
için ayrımcılık karşıtı bir bilincin geliştirilmesi gerekir. Bu
doğrultuda temel kabul, herkesin farklı ve herkesin eşit olduğuna olan
inançtır.
KAYNAKLAR
1. Başbakanlık özürlüler idaresi Başkanlığı, Özürlüler İle İlgili
Mevzuat, Ankara: 2002.
2. Birleşmiş Milletler Sakatlar İçin Fırsat Eşitliği Konusunda Standart
Kurallar, Birleşmiş Milletler Genel Kurul'unun 20 Aralık 1993 tarihinde
yapılan 48. toplantısında 48/96 sayılı kararı.
3. Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, Cilt 3, s 1125
4. Diclionnaire Larousse, Ansiklopedik Sözlük, Cilt I, 1994, s. 250
5. Güvenç, Bozkurt Türk Kimliği, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları,
1993.
6. İçli, Turhan, Eyüp Doğan ve Kasım Karataş "Önsöz" Görme Özürlüler
İçin
Rehabilitasyon Deneyimleri, Yeni Rehabilitasyon Politikaları ve Meslek
Tanımları, Yayına Hazırlayan: Kasım Karataş. Ankara: Körler Federasyonu
Yayını No.: 4,2001, ss. 1-3.
7. İçli, Turhan. "Görme Özürlülerin İstihdamında İşveren Tutumları ve
Beklentileri" Görme
Özürlüler İçin Rehabilitasyon Deneyimleri, Yeni Rehabilitasyon
Politikaları ve Meslek Tanımları, Yayına Hazırlayan: Kasım Karataş.
Ankara: Körler Federasyonu Yayını No.. 4, 2001, ss. 88-90.
8.- Kalpaklı, Fatma (Çeviren) "Her Fert Toplumun Bir Parçasıdır" Ufkun
ötesi, Körler Federasyonu Dergisi Yıl 1 Sayı 3, Eylül, Ekim 1997
9. Karataş, Kasım "Özürlüleri Mesleki Rehabilitasyonu ve İstihdamı
Sorunu" Sosyal
Hizmet Sempozyumu '96. Toplumsal Gelişme ve Değişme Sürecinde Sosyal
Hizmet, Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksekokulu
Yayın No.: 02, 2001a, 88.: 112-117.
10. Karataş, Kaşım. "Özürlülerin İstihdamı ve Çalışma Yaşamında
Karşılaşılan Sorunlar"
Görme Özürlüler için Rehabilitasyon Deneyimleri, Yeni Rehabilitasyon
Politikaları ve Meslek Tanımları, Yayına Hazırlayan: Kasım Karataş.
Ankara: Körler Federasyonu Yayını No.: 4, 2001b, ss. 141-152.
11. Karataş, Kasım. "Yoksullukla Mücadele ve Bir Sosyal Politika Aracı
Olarak Sosyal
Yardımlar" Türkiye İnsan Haklan Hareketi Konferansı, Ankara: Türkiye
insan Hakları Yayınları 32, 2003, ss.:120-138.
12. Koçyıldırım, Şener "Görme özürlülerin İstihdamını Zorlaştıran
Etmenler ve önyargılar"
Görme Özürlülerin Mesleki Rehabilitasyonu ve İstihdamı, Kasım Karataş
(Yayına Hazırlayan) Ankara: Altı Nokta Körlere Hizmet Vakfı Yayını No.:
2, 1997, ss. 51-57.
13. Miller, Nancy B. Catherine C. Sammons. Everybody's Different:
Understanding and
Changing Our Reactions to Disabiiities. New York: Paul H. Brookes, 1999.
|