|
ÖZÜRLÜ ÇOCUĞU OLAN
AİLELER VE SOSYAL HİZMET MESLEĞİ
Fatma Savaş Sandalcı
Sosyal Hizmet Uzmanı
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu
Engelliler.Biz: Mayıs 2002 tarihinde yayınlanan ‘Ufkun Ötesi
Bilim Dergisi’ Cilt 2, Sayı 1’den alınmıştır.
1. GİRİŞ
Bilindiği gibi aile, çocukların sağlıklı olarak yetiştirilip,
gelişebileceği, önemini hiçbir zaman yitirmeyen evrensel bir kurumdur.
Özellikle, ilk davranış kalıpları, toplumsal hayata ilişkin kural ve
roller, temel alışkanlıklar, mutluluklar, sevgiler, günlük ilişkiler
içinde ailede öğrenilmektedir. Bu nedenle normal ya da özürlü, sorunlu
ya da sorunsuz olsun her çocuğun, içinde büyüyüp gelişebileceği bir
aileye gereksinimi vardır.
Gerek bireylerin gerekse ailelerin gelişimini engelleyen, onları
derinden etkileyen önemli konulardan biri de özürlülüktür. Özürlülük
sadece özürlü kişinin kendisi ve ailesi için değil yakın çevresi ve
giderek toplum için de önlenmesi, rehabilite edilmesi gereken önemli
sorun alanlarından biridir.
2. ÖZÜRLÜNÜN ANLAMI, DÜNYADA ve ÜLKEMİZDEKİ DURUM
Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun kabul ettiği 3447 sayılı Sakat
Kişilerin Hakları Bildirgesinin 1. maddesinde özürlü; "normal bir
kişinin kişisel ya da sosyal yaşantısında kendi kendisine yapması
gereken işleri, bedensel veya ruhsal yeteneklerindeki kalıtımsal ya da
sonradan olma herhangi bir noksanlık sonucu yapamayanlar" olarak
tanımlanmıştır (9: 74).
Dünyada özürlü insanların çoğu gelişmekte olan ülkelerde yaşamaktadır.
Onların sayıları hakkında çeşitli tahminler vardır. Dünya Sağlık
Teşkilatı (WHO) yeryüzünde beş yüz milyondan fazla insanın özürlü
olduğunu, toplam nüfusun onda birini özürlülerin oluşturduğunu
belirtmektedir (7: 277).
Ülkemizde özürlülere ilişkin sayısal verilerin yetersizliği nedeniyle
Dünya Sağlık Örgütünün %10'luk oranına göre 6,5 milyon özürlünün olduğu
tahmin edilmektedir (9:116). Bunun anlamı her on kişiden birinin özürlü
olduğudur. En iyimser tahminle ortalama hane halkı sayısını dört kabul
edersek, özürlülüğün, ülkemizde yaklaşık 26 milyon insanı yakından
ilgilendirdiğini ifade etmek yanlış olmayacaktır.
3. ANABABANIN ÖZÜRLÜ ÇOCUĞA UYUMU
"Aileler için özürlü bir bireye sahip olacaklarını veya olduklarını
öğrenmek, yaşamlarının en zorlu deneyimidir. Bilindiği gibi özürlülük
olgusu bazen doğum öncesi veya doğumda teşhis edilmekle birlikle bazen
de hastalık, kaza vs. nedenlerle sonradan da ortaya çıkabilmekledir. Bu
durumda aileler için en genel güçlük, özürlülüğe ilişkin durumun teşhisi
ya da Öğrenme aşamasındadır. Bekleme süreci, son derece yıpratıcı bir
dönemdir. Gerçeği öğrenmek, aileler acısından belirsizliğe tercih edilen
bir durumdur" (6: 59).
Literatür çalışmaları incelendiğinde ana babaların özürlü çocuklarına
uyum konusunda iki temel yaklaşım üzerinde durulduğu görülmektedir. Bu
yaklaşımlardan biri "aşama yaklaşımı (stage theory)"dir; diğeri ise
"aile sistemleri yaklaşımı (family-systems perspective) dır (5: 96).
I. AŞAMA YAKLAŞIMI
Özürlü çocukların aileleri normal çocuğa sahip ailelerden farklı olarak
değerlendirilmemelidir. Çocuğun özürü kesin olarak tanımlandıktan sonra,
aile bireylerinin çocuğu ve özürünü kabullenebilmesi çok önemlidir.
Ancak aileler bu sürece ulaşıncaya kadar bazı aşamalardan
geçmektedirler. Genellikle bu aşamalar üç ana başlık altında
toplanmaktadır (4: 150);
A. Birincil Tepkiler
1. Şok: Çocuğunun özürlü olduğunu öğrenen ailelerde
sıklıkla gözlenen tepkilerden ilkidir. Genellikle bu durum; ağlama,
tepkisiz kalma ve kendini çaresiz hissetme şeklinde ortaya konmaktadır.
Aşağıda çocuklarının özürlü olduğunu ilk defa öğrenen anne ve babaların
duygularıyla ilgili örnekler verilmektedir; "S'nin özürlü olduğunu ilk
defa 22 aylık olduğunda öğrendik. O güne kadar özürü olabileceğini asla
kabul edemeyeceğimiz oğlumuza, normal sağlık kontrolleri için
götürdüğümüz doktor "otistik" tanısı koymuştu. O anda tüm dünyanın
başımıza yıkıldığını hissettik. Çok çaresiz ve yalnızdık. Bu öylesine
bir duyguydu ki; adeta şok geçiriyorduk ve kimsenin bizim yaşadığımız bu
acıyı yaşaması mümkün olamazdı" (4:151).
"K'nın özürlü olduğunu duymak, yüzümüze inen bir tokat gibiydi. Önceleri
çok ağladım, kelimeler adeta boğazıma tıkanıyordu. Hiç kimseyi görecek,
konuşacak halim kalmamıştı... Gerçekten ne yapacağımı bilemiyordum, çok
ağladım ve uykusuz geceler geçirdim. Sürekli Tanrıya dua ediyordum. Bir
mucize olmalıydı ve sabah uyandığımda her şey normale dönmeliydi"
(4:151).
"...Böyle bir şey nasıl olabilirdi? Olsa bile sadece filmlerde
görebilirdik. Neden bize? Neden benim çocuğum ofistik olmuştu? Bu
öylesine rahatsız edici bir duyguydu ki inanmak, kabullenmek hiç mümkün
değildi" (4:151).
Özür ve özürle baş etme yolları hakkında yeterince bilgi sahibi
olmamaktan doğan kaygılar, ailede yukarıda bahsedilen duyguların ortaya
çıkmasına, yardım edilmezse kronikleşmesine neden olmaktadır.
2. Reddetme: Bazı anne-babalar çocuklarının özürlü
olduğunu kabul etmek istemeyebilirler, bir savunma mekanizması olan
reddetme, bilinmeyene karşı duyulan korkudan kaynaklanmaktadır. Çocuğun
ve kendilerinin gelecekte yaşayabileceklerine yönelik duyulan endişeler,
kaygılar, üstlenilmesi gereken sorumluluklar, "halimiz ne olacak?"
sorusuna yetersiz kalan açıklamalar, reddetme davranışının görülmesine
neden olmaktadır. Bu davranışın düzeltilebilmesi zaman almaktadır
3. Acı Çekme ve Depresyon: Genellikle anne-babalar özürlü
çocuğa sahip olmaları nedeniyle hayal kırıklığına uğrarlar. Çoğunlukla
anne-babalar için özür; hayallerinde yaşattıkları ideal çocuğun yok
olmasının sembolü olabilmektedir, Böyle bir durumda duyulan acı,
gerçekten çok sevilen birinin kaybedilmesi karşısında duyulan acıya
eştir. Acı çekme, gerçeğin kabul edilmesini kolaylaştıran bir duygu
olarak görülmektedir.
Depresyon ise; genellikle acı çekme süreci sonunda ortaya çıkmaktadır.
Çoğunlukla anne-babalar yüklendikleri sorumluluklar karşısında her şeye
güçlerinin yetmeyeceği inancı ile depresyona girmektedirler.
Acı çekme ve depresyon sonucu ailelerde "geri çekilme" ya da "sosyal
etkileşimlerden kaçınma" davranışları gözlenebilmektedir.
Aşağıda bu aşamayı yaşamış olan ailelerle ilgili örnekler verilmektedir.
"Çocuğumun özürlü olduğunu öğrendikten sonra duyduğum acıyı dindirmenin
ya da acımdan kurtulmanın bir tek yolu olabilirdi; "doyasıya ağlamak".
Bir süre rahatlamak için ağlamayı sürdürdüm. Ağlamak beni o anda
içimdeki acıdan kurtarıyor gibiydi. Ancak kendime eziyet ettiğimi
biliyordum. Birileriyle bunu paylaşmak arzusu duyuyordum. Çevremdeki
kişilere beni rahatlatacak sözcükler söylemeleri için adeta yalvaran
gözlerle bakıyordum. Bir şeyler olmalıydı. Bu acıdan kurtulmak
zorundaydım" (4:153).
"Eşim bana göre daha kontrollü ve sakin görünüyordu. Oldukça sessiz,
sakin, ciddi ve sıkıntılı idi. Çoğunlukla yalnız kalmak ve tek başına
düşünmek istediğini söylüyordu. Özellikle de balık tutmaya gitmek tek
arzusu haline gelmişti. Onunla aynı acıyı duyuyordum. Ancak o duyduğu
acıyı hiçbir zaman benimle paylaşmak istemedi. Gittikçe daha karamsar
oldu ve artık yemek saatleri dışında onunla hiç iletişim kuramaz hale
geldim" (4:154).
Özürün bilinmeyen yönleri, çözümsüzlüğün getirdiği çaresizlik, endişe,
gelecek korkusu, sıklıkla bireylerin bu tür duygular yaşamasına, acı
çekmelerine neden olabilmektedir.
Aileler çocuğun özürü ile ilgili bilgileri edindikçe, çocuklarına nasıl
yardım edebileceklerini öğrendikçe ve bir şeyler başarıldıkça,
yaşadıkları bu tür duyguların etkisi azalmaktadır.
B) İkincil Tepkiler
1. Suçluluk Duyma: özürlü çocuğa sahip olan her ailede
yoğun olarak, acı çekme ile gözlenen tepkilerdendir. Anne babaların
çocuklarındaki özüre kendilerinin neden olduklarını düşünmelerinden ya
da bazı hatalı davranışları sonucunda tanrı tarafından cezalandırılmış
olabileceklerine inanmalarından kaynaklanabilmektedir.
Aşağıda, çocuğun özüründen dolayı suçluluk duyan bir annenin duygularını
yer almaktadır.
"Çocuğumun özürlü olduğunu öğrendikten sonra hamilelik dönemini
düşünmeye başladım. Neler yaptığımı, kimlerle temas ettiğimi, ilaç
kullanıp kullanmadığımı, hatta geçirdiğim tüm testleri, kontrolleri bile
tek tek ayrıntılı olarak düşünmeye başladım. Yediğim yiyeceklere,
içeceklere kadar hatırlamaya çalıştım. Gene de emin olamıyordum.
Unuttuğum ya da atladığım bir şey olmalıydı" (4:155).
"Keşke sigara içmeseydim",
"Keşke beslenmeme daha dikkat etseydim"
"Keşke doktor kontrollerimi aksatmasaydım"
"Keşke eşime daha çok yardımcı olsaydım"
"keşke onu daha iyi bir hastaneye götürseydim"
Örneklerdeki "keşke'ler kendilerini suçlamalarının birer ifadesidir.
2. Kararsızlık: Özürlü çocuğa sahip olan bazı anne
babalarda, duruma hemen uyum sağlama gözlenirken, bazılarında bu süreç
daha uzun sürmektedir. Kabullenmede görülen kararsızlık, aile
bireylerinin birbirlerini suçlamalarından kaynaklanabilmektedir.
3. Kızgınlık Duyma: Kızgınlık duyma, genellikle anne
babaların kabullenme sürecinde yaşanılan ve kabullenmeyi engelleyici
duygudur."Neden ben?", "neden benim/bizim çocuğumuz" soruları sıklıkla
sorulur. Kızgınlığı kişi kendine yöneltebileceği gibi ailenin diğer
üyelerine, özürlü bireye ve diğer insanlara yansıtabilir. Doktorlar,
eğitimciler ve terapistler de kızgınlık duyulan kişiler olabilmektedir.
Anne babaların bu duygudan kurtulabilmeleri için mesleki yardım almaları
gerekmektedir.
Aşağıda kızgınlık duygusu yaşamış olan bir annenin kendisi ile ilgili
gözlemlerine ait örnek verilmektedir:
“Çocuğumuza Otistik tanısı konduğunda, eşim ve ben, bize bunu söyleyen
doktorla birlikte herkese kızgınlık duymaya başlamıştık. Öncelikle bütün
bunların tek sorumlusu olarak gördüğümüz tanrıya isyanımızı,
kızgınlığımızı dile getirdik. Çocuğumuzda bir gerilik söz konusu idi ve
hiç kimse bizi yeterince aydınlatmıyordu. Uzmanlar, komşular,
arkadaşlar, hatta kitap yazarları bile kızgınlık duyduğumuz kişiler
arasındaydı. Kısacası, yaşadığımız acıyı paylaşmayan ya da bizleri
rahatlatıcı sözcükleri kullanmayan herkese karşı kızgınlığımız vardı.
Zamanla bu duygumuzu daha kontrol edebilir düzeye ulaşabildik. Bizler de
doğal davranmalı ve diğerleri gibi rahat olmalıydık. Ortada
kabullenilmesi gereken bir gerçek vardı. Suçlu olsun ya da olmasın
mutlaka birisi çözüm bulmak zorundaydı. Etrafa kızmak problemimize çözüm
getirmiyor, tersine hem bizi hem de çocuğumuzu daha fazla yıpratıyordu"
(4:157).
Bir başkasını suçlama, kızgınlık duygularını dile getirme, aslında
kişinin duyduğu suçluluğu azaltmak ya da ondan kurtulmak amacıyla
geliştirdiği bir tepkidir. Kısa süre içinde kontrol altına alınması,
anne baba ve çocuk açısından yararlı olacaktır.
4. Utanma: Her anne-baba kendi çocuğunun başarılı
olmasını, onaylanmasını ve kabul görmesini arzu eder ve bundan da son
derece gurur duyar. Oysa özürlü çocuğun, çevrede kabul görmemesi, hatta
alay edilmesi, acınması, korkulması ve reddedilmesi gibi olumsuz tutum
ve davranışlar yaşayabilmektedirler. Tüm bunlar karşısında aile, özürlü
bireyden utanma duygusu geliştirebilmektedir. Sıklıkla, başkaları ile
görüşmeyerek, çocuklarını da eve kapatmayı tercih etmektedirler.
Öte yandan, çocuğun toplum içindeki etkinliği, anne ve babanın
kendilerine ait rollerini, görev ve sorumluluklarını yerine
getirmeleriyle yakından ilişkilidir.
Aşağıdaki örnekte, çocuğunun özüründen dolayı utanma duygusunu yaşayan
bir annenin duyguları yer almaktadır:
"Çocuğumun otistik olduğunu öğrendiğimde kendimi çok değersiz hissettim.
Öyle ki, kendi kişiliğime yönelik takdir edebileceğim hiçbir özelliğim
yoktu Kolejden mezun olmam, tıbbiyeye girişim, talebelik hayatımdaki
başarılarım, doktor oluşum ve doktor olduktan sonraki övgü ile
bahsedebileceğim yaşantılarım, iyi bir eş ve iki tane çocuğa sahip
olmanın benim için hiçbir anlamı yoktu. Her şey benim kendi başarımın
eseriydi, ancak gerçek olan benim özürlü bir çocuğun annesi olmamdı"
(4:158).
C) Üçüncül Tepkiler
1. Uzlaşma: Bu davranışları gösteren kişiler, sıklıkla
"eğer çocuğuma bir çare bulursan, hayatımı sonuna kadar sana adarım"
inancını taşımaktadırlar. Çocuğun derdine çare bulunması, ailelerde son
girişim olarak ele alınmaktadır.
2. Uyum Sağlama ya da kabul Etme: Anne babanın
çocuklarıyla daha olumlu ilişkiler kurabileceklerini fark etmeleriyle
başlayan bir süreçtir. Aile üyelerinin tümünün, özürlü çocuğun
ailelerindeki varlığı gerçeğini kabul eteleri aşamasıdır. Kaygılar,
korkular azalmış, utanma gibi olumsuz duygularla baş edilmiştir. Artık
aile çocuk için ve çocukla birlikte neler yapılabileceğini düşünür ve
planlamaya başlamıştır. Böyle bir ortamda çocuğa da kendi özürünü kabul
etme ve onunla daha nitelikli bir yaşam sürme şansı tanınmış olacaktır.
Aşağıda uyum aşamasında bulunan bir annenin ifadesi yer almaktadır.
"Başlangıçta çocuğumuzun özürlü olması ailemiz içindeki her bireyi ayrı
ayrı, değişik şekillerde ve yoğunluklarda etkiledi. Eşim çocuğumuzun
durumundan dolayı son derece utanıyor, bense duyduğum suçluluktan ötürü
aşırı kollayıcı, koruyucu davran iyordum. Çocuğumuzdaki problemlerin
giderek artması ve daha belirgin hale gelmesi sonucunda, birlikte onun
için neler yapabileceğimizi düşünmemiz gerektiğine karar verdik. Bu
düşünce bizi birbirimize daha da yakınlaştırmıştı. Çünkü oğlumuzun her
ikimize de ayrı ayrı ihtiyacı vardı. Birbirimize destek olmamız,
oğlumuzun bize olan ihtiyacını hissetmemiz evliliğimizi daha da yıkılmaz
hale getirdi. Çocuğumuzu olduğu gibi kabul etmek, onun için
yapabileceklerimiz hakkında ortak tavır ve tutumu geliştirmek artık tek
amacımız haline gelmişti" (4:160).
Aşama yaklaşımı aileyi çocuklarındaki özürü gördükleri veya duydukları
andan, kabul edip uyum sağladıkları aşamaya kadar kendi içinde evrelere
ayırarak ele alan bir yaklaşımdır.
Konu hakkında geliştirilen diğer yaklaşım "aile sistemleri
yaklaşımı"dır.
II. AİLE SİSTEMLERİ YAKLAŞIMI
Birçok çalışma: ana babaların özürlü çocuğa karşı çok çeşitli duygusal
tepkiler geliştirdiğini göstermiş ve bu nedenle aşama yaklaşımı
eleştirilmiştir. Ayrıca, uzmanlar müracaatçıların tepkilerini bu
yaklaşıma uygun bir biçimde açıklayabilmek için çabaladıklarında ortaya
güçlükler çıkmaktadır. Çünkü konu, çok boyutlu ve pek çok etkenin rol
oynadığı bir nitelik taşımaktadır {2; 5).
Aşama yaklaşımında verilen süreçlerin hepsinin her ailede yaşanmadığı ve
bazı ailelerde bazı süreçlerin uzun yıllar sürdüğü bilinmektedir,Bu
anlamda da aşama yaklaşımı ailenin duygu, düşünce ve uyumunu tam olarak
açıklamakta yetersizdir. Örneğin; zihinsel özürlü bir çocuğun özürünü
kabul eden, onu toplum İçinde destekleyen ve normal çocuklar düzeyinde
eğitim olanaklarından yararlandıran anne, hamile iken kullandığı ilaç
nedeni ile çocuğu özürlü doğmuşsa hep "keşkeler" yaşayarak kendini
suçlayabilir.
Genel sistem teorisine göre, sistem parçalardan oluşur, parçalar ancak
birbirleriyle ve bütünle olan ilişkilerine bakılarak anlaşılabilirler.
Aile sistemi, "karı-koca", "anne baba", "çocuk", "kardeşler" gibi alt
sistemlerden oluşur. Aile, alt sistemlerin / parçaların toplamından daha
fazla bir şeydir. Bu bağlamda aile, bireylerin toplamı olmayıp, alt
sistem ve sistem arasındaki karşılıklı iletişime ve etkileşime sahip
olan üyeleri üzerinde güçlü etkisi bulunan bir sistemdir.
Her sistemin bir "dengesi" vardır. Sistemin belli bir bölümündeki
değişiklik, sistemin diğer parçasında değişiklik yaratabilir. Değişim
dengeyi bozar. Dengesi bozulmuş sistem, duygu ve davranışlardan oluşan
geri bildirimler yoluyla ya önceki dengesine geri dönmeye ya da değişme
ve uyum sağlama yoluyla yeni bir dengeye ulaşmaya çalışır.
Genel sistem teorisi, aile ve birey sistemlerinin nedensellik
ilişkisiyle birbirlerine bağlı olduklarına ilişkin kuramsal bir temel
oluşturmaktadır. Bu görüşe göre, bireyin, ancak parçası olduğu ailesi
ile ilişkileri ele alındığında anlaşılabileceği savunulmaktadır (2; 5:
98).
Bu bakış açısı bize, en temelde, özürlü çocuğu, ailesi ve aile
sisteminde varolan ilişki ve iletişim ağı içinde ele almak gereğini
anımsatmaktadır. Yine aileyi çevreleyen dış sistemleri de
değerlendirmeye almak önem taşımaktadır.
4. ÖZÜRLÜ AİLELERİ ve SOSYAL HİZMET
Yukarıda da belirtildiği gibi aileler için özürlü bir bireye sahip
olacaklarını veya olduklarını öğrenmek, yaşamlarının en zorlu
deneyimlerindendir. Teşhis edilmesi için günler, haftalar bazen de
yıllar süren bekleme süreci, son derece yıpratıcı bir dönemdir.
Teşhis konulduktan sonra, ailenin, "kim tarafından" "nasıl
bilgilendirileceği" önemlidir. Ailenin gerçek bilgiye gereksinimi
vardır. Çünkü bilgi aileler için bir güç kaynağıdır. Bilgi, aileye
alternatifler arasında tercih yapma olanağı verir, özürlülüğe ilişkin
sadece olumsuz boyutların gündeme getirilmesi, örneğin özürlü bir
çocuğun neyi/neleri yapamayacağının vurgulanması bireylen karamsarlığa
itmekledir. Öte yandan, sadece gerçeği içermeyen olumlu boyutların ifade
edilmesi inandırıcı olmamakta ve müracaatçıların meslek elemanlarına
yönelik güvensizlik geliştirmelerine neden olmaktadır.
Bilgilendirme, olanaklar ölçüsünde aile üyeleri bir aradayken
yapılmalıdır. Özürlü birey ve ailesinin bu süreçte oldukça duyarlı bir
yaklaşıma gereksinimleri olduğu unutulmamalıdır (6: 59).
Belirsizliklerin sona ermesi tercih edilen bir durum olsa da aile,
yukarıda açıklanan şekliyle '"şok" yaşayacağından, aileye mesleki
yardımı sürdürmek, aileyi, hangi hizmetlerden yararlanabilecekleri,
yasal haklan ve diğer toplum kaynaklan konularında bilgilendirmek, sorun
ve güçlüklerinde gerekli olan mesleki yardımı vermek ve gereksinimleri
doğrultusunda geleceği birlikte planlamak, ailede özürün ve özürlü
bireyin kabul edilmesini kolaylaştıracaktır.
"Aile yaşam döngüsünün bütünü içinde, özürlü birey ve ailesinin
gereksinim duyduğu destek ve yardımların niteliği ile ilgili özellikler,
beklentiler temel alınarak şöyle özetlenebilir;
• Verilecek destek her zaman özürlü bireyin ve ailesinin haklarını ön
plana almalıdır.
• Özürlü birey ve ailesine uygun biçimde sunulmalı, değişen
gereksinimleri de kapsayabilecek esnekliğe sahip olmalı ve işbirliğine
dayalı olarak planlanmalıdır.
• Özürlü birey ve ailesinin özürlülük olgusuna, topluma ve toplumsal
yaşama uyum sağlamaları ve bütünleşebilmeleri konusunda yönlendirici
olmalıdır" (8; 6: 61).
Yaşanılan şok nedeni ile doğru biçimde algılanamama olasılığının olması
nedeniyle bilgilendirmenin yazılı olarak yapılması önem taşımaktadır.
Öte yandan psiko-sosyal destek verecek sosyal hizmet uzmanlarının, ev
ziyaretleri yaparak özürlü birey ve ailesini izlemeleri, etkin çözümler
üretebilmek ve iletişimin sürekliliği açısından oldukça yararlı
uygulamalardır.
Özürlülüğün tüm aileyi etkilemesi nedeni ile aile içi ilişkilerin
düzenlenmesi ya da aile üyelerinin değişen koşullara uyumla ilgili
güçlükler üzerinde çalışılmalıdır.
Aile yaşamında - özellikle anne tarafından-özürlü bireye ayrılan zaman
ve ilginin fazlalılığı ister istemez diğer üyelerin gereksinimlerinin
karşılanmasında bazı dengesizliklere neden olmaktadır. Özellikle özürlü
çocuğu olan ailelerde ebeveynlerin sıklıkla kendilerini, birbirlerini ve
diğer çocuklarını ihmal ettikleri görülmektedir. Ailede gereksinimlerin
karşılanmaması durumunda da ailenin parçalanması veya özürlü bireyin
evden uzaklaştırılması gibi durumlarla karşılaşılabilmektedir. Bu
nedenle mesleki çalışmalarda bu konuya özel bir önem verilmeli ve aile
birlikteliği korunmaya çalışılmalıdır.
Yakın akrabaların ve çevrenin desteğinin sağlanması, özürlü bireyin
günlük yaşama katılımının kolaylaştırarak, toplumsal yaşamda yerini
almasına katkı verici çalışmalar gerçekleştirilebilir. Bu durum ailenin
diğer üyelerini rahatlatacaktır. Akrabalık ilişkilerinin yoğun olmadığı
toplumlarda özürlü ailelerinin bu türden gereksinimleri, gönüllü aileler
organize edilerek, "paylaşılan bakım", "aileden aileye destek ve kendi
kendine yardım" gibi gruplar aracılığıyla karşılanmaya çalışılmaktadır
(8; 6).
Aile yaşamında kardeşler arası ilişkiler, üzerinde durulması gereken
önemli konulardan biridir. Özürlü birey ve kardeşleri arasındaki ilişki
hoşgörülü, sevgi dolu ve paylaşıma dayalı olabildiği gibi öfke ve utanç
duygularının hakim olduğu bir yapıda da olabilir. Kardeşler arasındaki
ilişkinin niteliğini doğal olarak ebeveynin tutumu ve davranışları
belirleyecektir. Bu konuda, küçük yaşta yapılacak bilgilendirmenin,
çocukların sorunlarla baş etme kapasitelerinin daha yüksek olması
nedeniyle, etkili olacağı vurgulanmaktadır (8; 6).
"Sosyal hizmet uzmanı - müracaatçı (burada özürlü ve ailesi olarak ele
alınmıştır) ilişkisi gelişiminin anahtarı, güçler perspektifinin değer
ve prensipleri olmalıdır. Sosyal hizmet uzmanının rolü, insanların
içindeki güçleri beslemek, onları cesaretlendirmek, desteklemek, teşvik
etmek, bireysel ve çevresel güçleri ortaya çıkarmak ve nihai hedef
olarak sosyal adaleti gerçekleştirmektir (3: 265).
Sosyal hizmet uzmanları, müracaatçının bulunduğu yerden başlama ilkesi
uyarınca çalışmalarında "gereksinimleri" hareket noktası olarak ele
alır, bireyin haklarını gözetir, toplumsal yapıdaki kaynaklan bireyin
yararına harekete geçirir ya da özürlü birey ve ailesinin savunuculuğunu
yapar.
"Sosyal hizmet uzmanı, bireyin ya da hedef kitlenin yararına toplumsal
sorumluluklarını gündeme getirmek, değişim ajanı rolüyle harekete
geçirmek, motive etmek ve yönlendirmekle sorumludur. Uzmanın bu çok
yönlü bakış açısı, aslında, sosyal hizmet mesleğinin son yıllarda
giderek vurgulanan bütüncü yaklaşımının bir yansımasıdır. Özürlülük
alanında son derece etkili ve verimli olabilecek bu yaklaşım konunun çok
yönlülüğüne uygun çözümleri üretebilecek niteliktedir" (6: 61).
Yukarıda açıklanan bir çok nedenden dolayı özürlü ve ailesi için yaşam
çok zordur. Aile, panik yaşamakta, suçluluk duymakta, acı çekmekte ve
bunlara bağlı olarak, rollerini yerine getirmekte zorlanmaktadır. Sosyal
hizmet uzmanı, bireysel görüşmelerin yanında, oluşturulacak gruplarla
başkalarının da aynı sorunları yaşadığını, yalnız olmadıklarını,
geçmişte benzer sorunları yaşayanların deneyimlerinden yararlanma
fırsatları yaratır.
Sosyal hizmet uzmanı, ailelerin çocuklarının özürü nedeniyle duydukları
kaygı ve endişenin yok edilmesi ya da azaltılması yönünde yapılacak
çalışmaların yan: sıra, geliştirilecek danışmanlık hizmetleri aracılığı
ile yararlanacakları rehabilitasyon programları, diğer toplum kaynakları
ve gereksinim duydukları bilgiler hakkında da bilgi verir.
Sonuç olarak;
• Öncelikli olarak özürlülüğü önleyici programlar oluşturulmalıdır.
Ülkemizde akraba evliliği oranının azaltılması yönünde programlar
gerçekleştirilmelidir. Özürlü ailelerde akraba evliliği oranı % 42'lere
kadar çıkmaktadır (1: 193). Aile, özürlülük nedenleri ve sonuçları
hakkında bilgilendirilmeli ve önleyici tedbirler alınmalıdır.
• Özürlü çocuklara rehabilitasyon hizmeti veren merkezler hızla
çoğalmaktadır. Rehabilitasyon merkezlerinim özellikle mesleki olarak
sıklıkla denetlenmesi, denetleyenlerin alanlarında yetkin kişiler olması
gerekmektedir.
• Özürlü bir çocuk için en sağlıklı yaşam seçeneği, ailesi ile birlikte
olandır. Bununla birlikte gerek aile gerekse çocuk, iyi düzenlenmiş
eğitim ve rehabilitasyon programlarından yararlanmalı, özürlünün
bağımsız ve üretken olabileceği iş olanakları sağlanmalıdır.
KAYNAKLAR
1. ACAR, Hakan. "H.Ü.Sosyal Hizmetler Yüksekokulumda Özürlü Çocuğa Sahip
Ailelerle İlgili Yapılan Araştırmaların Ortak Bulguları", Sosyal Hizmet
Sempozyumu 97: Toplumla Bütünleşme Sürecinde Özürlüler ve Sosyal Hizmet,
Yay. Haz: Işıl BULUT, Ozcan KARS; Ankara: HÜSHYO Yayın No:
003,1998:192-194.
2. BERNİER, James C. "Parental Adjustment to a Disabled Child: A
Family-System Perspective, Families in Society" The Journal of
Contemporary Human Services, 71,12: 589-596, December 1990
3. COWGER, Charles D. "Assessing Client Strengths: Clinical Assessment
for Client Empowermenr", Social Work, C.39,1994:262-268.
4. DARICA, Nilüfer, Ülkü ABİDİNOĞLU, Şebnem GÜMÜŞÇÜ Otizm ve Otiatik
Çocuklar, istanbul: Özgür Yayınlan, 2000
5. ERKAN, Gönül. "Ana Babanın Özürlü Çocuğa Yaklaşımı ve Uyumu" Sosyal
Hizmet Sempozyumu 97: Toplumla Bütünleşme Sürecinde Özürlüler ve Sosyal
Hizmet, Yay. Haz: Işıl BULUT Özcan KARS, Ankara: HÜSHYO Yayın No: 003,
1998:96-99.
6. İL. Sunay. "Özürlülük Aile Yaşamı ve Sosyal Hizmef'.Görme Özürlüler
için Rehabilitasyon Deneyimleri, Yeni Rehabilitasyon Politikaları ve
Meslek Tanımları, Yay. Haz. Kasım KARATAŞ, Ankara: Körler Federasyonu
Yayın No: 4,2001.
7. ÖLÇER, Ahmet, Yasemin HAŞEMOĞLU, "Özürlü Ailelere Yönelik
Rehabilitasyon ve Danışmanlık Eğitimi", 4. Ulusal Sosyal Hizmetler
Konferansı: 2000'li Yıllara Doğru Sosyal Devletin Gerçekleştirilmesinde
Sosyal Hizmetlerin Yeri ve Önemi, Yay. Haz: Kasım KARATAŞ, Ankara:
Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Genel Merkez Yayınları, Yay. No: 3,
1997: 276 -280.
8. SOKALSKI, H. J., Family Challenges for the Future, Switzerland:
United NationsPub, 1996
9. T. C. Başbakanlık Özürlüler idaresi Başkanlığı, Çağdaş Toplum Yaşam
Ve Özürlüler, Birinci Özürlüler Şurası, Ankara: 1999.
|