|
|
Normallik Söyleminin
Kurduğu Bir Kategori: Sakatlık
Yaşar Çabuklu
yasarcabuklu@yahoo.com
Günümüzün “normal” insanları açısından başkaları için görme
engelli/özürlü, işitme engelli/özürlü gibi sıfatları kullanmak çok
doğal görünür. Oysa ilksel topluluklardaki insanların görme ve
işitme güçleriyle kıyaslandığında bugünün toplumunu oluşturan
bireylerin büyük çoğunluğunun sakat olduğu düşünülebilir. Günümüz
toplumundan farklı olarak tarih boyunca çok sayıda toplulukta
sakatlık özel bir kategori oluşturmuyor, sakatlık sınıflandırıcı,
dışlayıcı, lekeleyici politikaların “nesnesini” oluşturmuyordu.
Sakatlık gündelik yaşamın doğal bir parçasıydı.
Ortaçağda Hıristiyanlık boyunca sakat kişilere karşı farklı tavırlar
söz konusuydu. Bir yandan sakatlık kötülükle, şeytanla, büyücülükle,
tanrının lanetiyle ilişkilendiriliyor, sakatlar için dinsel şeytan
kovma ritüelleri gerçekleştiriliyordu. Bazen de sakatlar insanlık
için acı çeken İsa figürüyle ilişkilendiriliyor, merhamet ve yardım
görüyorlardı. Feodal toplumda sakatlar aileleriyle birlikte yaşıyor,
imkânları nispetinde çalışarak aile ekonomisine katkıda
bulunuyorlardı. Gündelik hayat içinde sakatların sistematik bir
sosyal ayrımcılığa maruz kalmasından söz etmek güçtü.
Ortaçağın sonlarından, Rönesans’tan başlayarak insanın
mükemmelliğine yönelik arayış sakatlara yönelik bir tavır
değişikliğini beraberinde getirdi. Estetiğin ve güzelliğin yeni
normları insandaki “kusura” karşı hoşgörülü değildi. Öte yandan XVII.
yüzyıldan itibaren insan bedenini bir makine olarak ele alan mekanik
düşünce ondaki “aksayan” yanları tamir edilebilecek parçalar olarak
görme eğilimindeydi. XVIII. yüzyılın Aydınlanma düşüncesi de aklın
denetimi altındaki arızalanmadan işleyen bir beden fikrini
geliştirecek ve bedenin sakatlıkları artık dinsel bir çerçeve
altında değil seküler, tıbbi bir çerçeve içinde değerlendirilmeye
başlanacaktı.
Makine gibi çalışan bir beden anlayışı gelişmekte olan kapitalizmle
de ilişkiliydi. Fabrikalarda iş ritminin hızlanmasıyla birlikte
bedenin mekanik hareketlerinin hızlılığı önem kazanmıştı. Öte yandan
XIX. yüzyılın ağır sanayileri güçlü bedenlere ihtiyaç duymaktaydı.
Bedenin değerinin üretkenliğe, çalışma gücüne bağlı olarak kurulması
üretimin katı gerekliliklerine uymayan bedenlerin dışlanmasını,
fabrikaların kapılarının “üretme engellilere” kapanmasını
beraberinde getirdi. Aynı süreçte kapitalizm üretimi gitgide daha
fazla hızlandırmaya çalıştığı için “ iş kazaları” nedeniyle çok
sayıda işçi sakat durumuna düşürülüyor ve tazminatsız işten
atılıyordu. Ulusal burjuvazilerin devletleri arasındaki çıkar
çatışmasından kaynaklanan savaşlarda ya da halk ayaklanmalarının
bastırılması sırasında on binlerce insan sakat hale geliyordu. XIX.
yüzyıl modernliğin kendi normalliğini, normlarını, standartlarını
kurduğu ve bu normların dışında kalanları dışlayıp anormal olarak
tanımladığı alana sürerek disiplin altına almaya çalıştığı bir
yüzyıldı. Böylece beyaz, erkek, genç, heteroseksüel, sağlam beden
norm olarak kabul edilirken kadınların, eşcinsellerin, yaşlıların,
sakatların, hastaların bedenleri ikinci sınıf muameleye maruz
bırakılıyordu. XIX. yüzyılın tıbbı normalliği biyo-fizyolojik bir
temelde tanımlıyor, sakatlığı bir patoloji olarak sınıflandırıyordu.
Bu durumda normal olarak tanımlanan bedene kıyasla her farklılık
denetimi, gözetimi ve disiplin altına almayı gerektiren bir sapma
olarak değerlendirilmekteydi. Stiker’ın da belirttiği gibi aynılığa
vurgu yapan batı söyleminde sakatlık aynılığın zorunlu bir
parçasından yoksun olma olarak algılanıyordu. Toplum bu eksikliği
bir protezle ya da tedaviyle gidermeye çalışacaktı. Böylece
farklılık kodu altında sınıflandırılan sakatlar kadınlar ve
eşcinseller gibi kamusal alanın dışına sürülecekler, görünmez,
suskun, gözden uzak yaşar hale getirilmeye çalışılacaklardı.
Modernliğin sakatlık söyleminin kurulmasıyla birlikte sakatlar
“ortadan kaybolacak”, hapishanelere, akıl hastanelerine, yoksul
yurtlarına, kolonilere sürüleceklerdi. Sakatlığın sosyal bir problem
olarak tanımlanmasıyla sakatların-eskiden doğal bir parçası
oldukları –sosyal hayattan koparılarak devletin disipliner
kurumlarına sürülmeleri aynı dönemde gerçekleşecekti. Bu kurumlar
pratikte sakatları iyileştirmeye değil, onları denetim altında
tutmaya, onların fiziki ve sosyal ölümünü hızlandırmaya hizmet
ediyorlardı.
Kapitalist modernlik kendine hâkim, kendi sınırlarını kontrol
edebilen, çalışmaya, itaate ve disipline yatkın, eğilip bükülebilir
, “kendi uzuvlarına söz geçirebilen”, “aklın önderliği altında
örgütlenmiş” bir beden anlayışını öne çıkarıyordu. İdeal, mükemmel
bir bedeni estetize eden bu yaklaşım normdan sapanlara karşı
hiyerarşik farkların yaratılmasına dışlayıcı uygulamalara zemin
hazırlıyordu. Normalliğin, normun, aynılığın egemen olduğu modern
toplumda bazı sakatlar sirklerde, fuarlarda “hilkat garibeleri”
olarak halkın karşısına çıkarılıyorlardı. Modernliğin farklı olanı
dışlayıcı kültürü bir çok “negatif” toplumsal olguyu sakatlığa
ilişkin terimlerle ifade ediyordu(ekonominin, trafiğin felç olması,
sakat işler vb). Öte yandan sakatlık dejenerasyonla, düşüşle,
kusurla ilişkilendiriliyor, zaman zaman yoksulları, kadınları,
eşcinselleri, Yahudileri, ihtilalcileri aşağılayıcı metaforlar
biçiminde kullanılıyordu. Mitchell ve Synder’ in de belirttikleri
gibi batıda edebi anlatılarda sakatlık doğal düzen içinde bir kusur
olarak, tamir edilmesi gereken bir bozukluk olarak ele alınıyordu.
Davis’de genelde kültürün ve sanatın “normal beden” kavramını fazla
sorgulamadan veri aldıklarını belirtecekti.
Modernliğin “normal beden” yaklaşımı onun tam/ eksik şeklinde
kurduğu ikili karşıtlığa dayanmaktaydı. Delilerin eksikliği
zihinlerinde, fiziksel olarak sakatların eksikliği bedenlerindeydi.
Kadınlara gelince onların da “penisleri eksikti” (Freud’un kulağı
çınlasın). Modern beden eril, otoriter, tam, üniter bir beden olarak
tasarlanmaktaydı. Normal modern beden sadece patriyarkaya ve
heteroseksizme değil aynı zamanda ırkçılığa da temel teşkil
etmekteydi. XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonra güçlenen sosyal
Darwinizm güçsüz, zayıf, sakat varlıkların doğada yaşamlarını
sürdüremeyip elenmesi gibi toplumsal hayatta da ancak güçlü olanın,
sakat olmayanın var kalmasının doğal olduğunu ileri sürüyordu.
Öjenizm de insanlığın selameti açısından soyun saflığını gözeten
devlet politikalarıyla toplumda seçkin bir kesimin oluşturulması
gerektiğine inanıyordu. Modernlik XX. yüzyılın ortalarına kadar
sürecek olan sakatlara yönelik zorunlu kısırlaştırma uygulamalarına
girişecekti. Fiziksel ve zihinsel engellilik ve suça eğilimli olma
arasında genetik bir ilişki olduğu varsayılmaktaydı. Modernlik için
sakat beden bir utanç, suç, ihlal, düşkünlük ve sapkınlık
kaynağıydı. Modernliğin gönlünde yatıp da bir türlü “tam olarak”
gerçekleştiremediği “toplumu sakatlardan arındırma” projesini hayata
geçirme görevi Nazi yönetimine düştü. Nazi döneminde sakatlara
yönelik zorunlu kısırlaştırmanın yaygınlık ve keyfilik kazanmasının
yanı sıra sakat doğan çok sayıda bebek ve çocuk öldürüldü. Bunu
takiben on binlerce yetişkin sakat Nazilerce öldürüldü. Naziler
sakatların hem alman ırkının saflığını bozduğunu hem de devlete
ekonomik olarak yük olduklarını söylüyorlardı. Öte yandan Naziler
çok sayıda sosyalisti, muhalifi, eşcinseli zihinsel sakatlıkla
damgalayarak onları akıl hastanelerine kapattılar ya da öldürdüler.
Nazilerin sakatlara yönelik zorunlu kısırlaştırma uygulamaları
Nüremberg mahkemelerinde yargılanmadı çünkü o dönemde ABD, Kanada,
İsviçre, Danimarka, İsveç ve başka batı ülkelerinde sakatlara karşı
zorunlu kısırlaştırma uygulamaları yürürlükteydi ve bu uygulamalar
1950’lere kadar devam edecekti. Reel sosyalist rejimler de rejim
muhaliflerini zihinsel açıdan sakat oldukları bahanesiyle akıl
hastanelerine kapatacaklardı.
Modernlik boyunca sakatlar eğitim, iş, sosyal güvence ve gelir
düzeyi açısından en alt seviyede kaldılar. Modernliğin “büyük sol
siyaseti” nasıl kadınlarla, eşcinsellerle ilgilenmediyse sakatlarla
da ilgilenmedi, modernliğin egemen yorumuna paralel bir biçimde
sakatlığı kişisel bir sorun, bir talihsizlik olarak gördü;
sakatlığın tarihsel bir bağlam içinde oluşmuş bir iktidar söylemi,
bir toplumsal kurgu olduğunu anlamadı. İkinci Dünya Savaşını takip
eden sosyal refah devleti döneminde sakatlara yönelik bazı kurumlar
kurulup sosyal yardımlar arttırıldıysa da sakatların koşullarında
kayda değer bir iyileşme gerçekleşmedi. Sakatların kendilerini
politik guruplar halinde örgütlemeleri ise 1960’larda gerçekleşti.
Vietnam gazilerinin muhalefeti savaş karşıtı direnişin önemli bir
parçasını oluşturdu. Sakatlar hareketi yeni sosyal hareketlerin
içinde yerini aldı; resmi binalara, okullara tekerlekli sandalyeyle
girebilmenin olanaklarının yaratılması, ulaşımda sakatlara yönelik
kolaylıklar sağlanması, sakatlara yönelik tacizlere karşı önlemler
alınıp bu konudaki cezaların arttırılması vb bir çok hak sakatların
mücadeleleri sonucu kazanıldı.
Post modern kapitalizm sakatların farklılığını kabul etmiş, yumuşak,
yardımsever, hoşgörülü bir söylemi benimsiyor görünse de gerçek
durum farklıydı. Sakatlık yeni kapitalizmde çok büyük bir ekonomik
sektör ve pazar anlamına geliyordu. Bu nedenle sakatlara yönelik
ilgi ve bakım post modern toplumda tamamen ticarileşti,
profesyonelleşti, teknik bir ilginin konusu haline geldi. Neo
liberal yönetimlerin eskinin refah devletinin sakatlara yönelik
sosyal kurumlarını birbirinin peşi sıra kapatmasının ardından
devletin sakatlara yaptığı sosyal yardımlar azaltıldı, sakatlara
yönelik hizmetler özelleştirildi. Sakatlık sektörü esas olarak maddi
imkânı olan orta sınıflara hizmet veriyor, sakat yoksullar,
göçmenler, işsizler(özellikle kadın ve yaşlıysalar) bu hizmetlere
erişemiyordu. Neo liberalizmin yarattığı işsizlik ortamında Blair
gibi üçüncü yol politikacıları sakatlara iş aramaları gerektiğini
söylüyorlardı.
Post modernlik modernliğin sakatlara yönelik olarak oluşturduğu
normal/ anormal karşıtlığını-orta sınıflara yönelik olarak-
yumuşattıysa da ortadan kaldırmadı. Göçmen, yoksul ve işsiz sakatlar
İhtiyaç duydukları hizmetlere ulaşamadılar. Öte yandan kadınların,
eşcinsellerin ve sakatların verdikleri mücadeleler modernliğin
güçlü, “engelsiz” eril beden imajını bir ölçüde sarstıysa da ticari
kitle kültürü kusursuz beden imgelerini pompalamaya devam etti.
Sakatlık endüstrisi piyasayı çeşitlendirip derinleştirmek amacıyla
sürekli olarak sakatlıkla ilgili yeni uzmanlık alanları
yaratmaktaydı. Post modernliğin modernlikten farkı ikincisinin
sakatlığı disipliner bir kategori olarak kurarken birincisinin
ticari bir kategori olarak kurmasıydı. Sakatlara yönelik endüstriler
uzmanları ve profesyonelleri vasıtasıyla sakatların ihtiyaçlarını
biçimlendiriyor, yeni ürünleri için yeni ihtiyaçlar yaratıyordu.
Post modern toplumda sakatların yaşamı bu piyasanın profesyonelleri
tarafından sömürgeleştirildi. Sakatın farkı bir kar kaynağı haline
getirilerek yeniden üretilmeye başlandı.
Tüm bunlara karşın post modern kapitalizmin modernliğe ilişkin
gençlik, zindelik gibi bedenin mükemmelliğine ilişkin normları
koruduğunu belirtmek gerekiyor. Susan Wendells’in de dikkat çektiği
gibi (The Disability Studies Reader’ ın içinde) sakat bir bedenin
içinden günümüzün kültürüne kulak kabarttığımızda sanki ahlaki
erdemlermişçesine sağlıktan ve aktif fiziksel güçten çok sık
bahsedildiğini işitiriz. Sakatlara ilişkin pozitif ayrımcılığa,
sakatlık çalışmalarındaki (disability studies) artışa karşın
sakatlara karşı gündelik hayattaki ayrımcılık sürüyor. Belki de bu
nedenle Davis ‘in dikkat çektiği gibi sakatlıkla ilgili çalışmaların
politik bir boyut taşıdığını kavramak gerekiyor. Sakatlık sabit
sınırlara sahip bir konum değil ancak akışkanlığa ilişkin olarak
anlaşılabilecek bir oluş halidir. Sakatlık görelidir, daha ziyade
bir farklılıkla ilişkilidir. Ancak kendi “normalliklerini”
sorgulayan kişiler “sakat olmayan çoğunluğun” bir parçası olmanın
utancını duyumsayabilir, normalliğin sakatları terörize edici,
şiddet içeren, otoriter boyutunu hissedebilir.
DEĞİNİLEN KİTAPLAR:
Henri-Jacques Stiker, A History of Disability, University of
Michigan Press, 2000, 239 s.
Lennard J.Davis, Enforcing Normalcy: Disability, Deafness and the
Body, Verso Books, 1995, 224 s.
David T. Mitchell and Sharon L. Synder, Narrative Prosthesis:
Disability and the Dependencies of Discourse, University of Michigan
Press, 2001, 264 s.
(Der) Lennard J. Davis, The Disability Studies Reader, Routledge,
1997, 464 s. |
|
|
|
|