|
|
Engellilik
Doç. Dr. İsmail Tufan
Akdeniz Üniversitesi
Sosyoloji Bölümü
itufan@akdeniz.edu.tr
Dünya nüfusunun yaklaşık %10’unu engelliler meydana getiriyor.
Türkiye’de bu oran %12 civarındadır. Yaşam ve çalışma koşullarında
meydana gelen gelişmeler, tıp alanında atılan adımlar, engelli
sayısında azalma meydana getirmemiştir. Farklı sebepleri olan bu
duruma çözüm arayışlarından en önemlisi, engellilerin topluma
entegre edilmesine yönelik girişimler olduğu halde, engelliler hala
toplumun en çok dezavantajlara sahip kesimini meydana
getirmektedirler.
Engellilik, topluma ve döneme göre daima farklı algılanan bir olgu
şeklinde karşımıza çıkıyor. Engelliler için ilk hastane 330 yılında
İstanbul’da açılmıştı. Bu hastanenin kurulmasındaki temel amaç
engellileri tedavi etmek değildi, aksine dış görünüşleriyle insanlar
üzerinde olumsuz etki yarattıklarına inanıldığı için toplumdan uzak
bir ortamda tutulmaya çalışılıyorlardı. 1876’da yılında bir Alman
profesörün (K.F.H. Marx) şöyle dediği belirtiliyor: “Sakatlara ve
görünüşleriyle iç bulantısı yaratan kişilere acımak, onları bahçesi
bulunan ve dışarı çıkmaları kesinlikle yasaklanan bir yerde
toplayarak bakımlarını yapmakla sınırlı kalmalıdır. Bu zavallılar
toplumdan uzak tutulmalıdır. Çünkü hassas ve hamile insanlar
üzerindeki etkileri bir hayli düşündürücüdür” (Klee 1981) .
Roma İmparatorluğu’nda da sakat çocukların çoğu öldürülürdü.
Bazıları köle olarak kullanılır, bazıları da dilenciliğe zorlanırdı
ama tarihin derinliklerine baktığımızda, engellilere yardımcı olmaya
çalışanların da bulunduğunu görüyoruz. 1827’de kaleme alınan bir
kitapta, sağır çocuklara yapılan yardımlardan söz edilmektedir. 16.
yüzyılda Ponce de Léon (1510-84) adlı bir rahibin sağır çocuklara
ders verdiği belirtilmektedir (Schuman 1940 : Löwe 1983) .
Fakat bütün bunlar 19. yüzyılın sonlarına dek birer istisnaydı,
çünkü engellilere Ortaçağdan beri „şeytanın çocukları” (Gustav
Freytag 1998, S. 47 ve 56-57) lakabı takılmıştı. Nasyonalsosyalizm
döneminin Almanya’sında gaz odalarında öldürülmeleri ise, bu rejimin
taraftarlarının doğada var olduğunu iddia ettikleri “doğal seçim”,
yani güçlü ve güçsüz arasında doğanın yaptığı ayırımın gerekçe
olarak gösterilmesi, eskiden beri doğru oldukları kabul edilen
önyargılardan dolayı büyük bir zorluk çıkarmamıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası engellileri topluma entegre etme
hedefine yönelme eğilimleri başladı, ama bundan hoşnutluk
duymayanlar da vardı. “Artık insanlığın arzuladığı seçim aracı
[yani savaş: Tufan] ortadan kalkmıştır, çünkü o, değerli
varlıkları da ortadan kaldırmaktadır. Halklar ve ırklar arasından
seçkinleri ortaya çıkaran savaşın mekanikleşmesinden ötürü, seçimin
her türü değerini yitirmiştir. Eğer yetiştiricinin kendisi
engellenmişse, en çalışkanın seçimi nasıl yapılabilir?” (Glasscheib
1961) .
Bedensel, ruhsal veya zihinsel fonksiyonlarda geçici olmayan
kısıtlamalarla yaşamak zorunda olanlar engelli olarak tanımlanır.
Dünya Sağlık Organizasyonu (WHO), üç kademeli engelli tanımından
hareket etmektedir. Buna göre bedensel, ruhsal ya da zihinsel hasarı
bulunan, fonksiyonel veya sosyal yönden kısıtlı olanlara engelli
denilmektedir. Bu tanım, engelliliğin spesifik özelliklerine göre ya
da rehabilitasyon ve entegrasyon imkanları açısından, engelliliğin
başka tanımlarının yapılmasına da zemin hazırlamaktadır.
Bütün ülkelerde kabul gören bu engellilik tanımı, engelliliğin
objektif bir olgu olarak algılanmasına yardımcı olsa da, engellilik
aynı zamanda bir hayli görecelidir. Özellikle “meşhur” engellilerin
engelliliği genellikle gözardı edilir. Toplumun bu engellilere
bakışı daha ziyade hayranlığa doğru kayar. Örneğin Ludwig van
Beethoven (1770-1827) engelsiz bir çocuk olarak dünyaya geldi, ama
bir engelli olarak aramızdan ayrıldı. 1790’da başlayan ve 1802’de
iyice ilerleyen sağırlığından ötürü, intiharı bile düşünmüştü. Bir
mektubunda bu niyetini ayrıntısıyla anlatmıştır. Hiçbir zaman
işitemeyeceği en büyük yapıtlarını da bu dönemde bestelemiştir
(Temel Britannica 1992, Cilt 3, S. 115) .
Eğer toplumun takdir ettiği başarılara imza attıysa, toplumun
engelliye bakışı, engelsizlere bakışından farklı değildir. Buna
karşın engellilerin çoğu, toplumdan uzak bir yaşam sürdürüyor. Ama “toplum...
engelli insanlarını, kendisine ait doğal bir parça olarak görmezse,
kendisi hakkındaki hükmü de kendisi vermiş olur” (Heinemann) ve
“yaşadıkları zorluklardan ötürü, bizim ölçülerimiz dışına
çıkanların bulunduğu bir yerde, bu ölçülerin kendisi de şüphe
uyandırır” (Richard von Weizsäcker).
Kaynaklar:
Klee, E. (1976): Behinderten Report II.: “Wir lassen uns nicht abschieben”
Bewußtwerdung und Befreiung der Behinderten, Frankfurt.
Schuman (1940): Geschichte des Taubstummenwesens von deutschen Standpunkt
aus dargestellt. Frankfurt.
Löwe, A. (1983): Gehörlosenpädagogik. In: Svetluse, S. (Hg.): Geschichte
der Sonderpädagogik. Stuttgart, S.12-48.
Freytag, G. (1998): Bilder aus deutschen Vergangenheit, Bd. II,
Reformmzeit und Dreissigjaehriger Krieg. Bertelsmann Verlag:
Gütersloh.
Glasscheib, H. S. (1961): Das Labyrinth der Medizin, Reinbek bei Hamburg.
Temel Britannica (1992), Temel Eğitim ve Kültür Ansiklopedisi. Ana
Yayıncılık A.Ş. (İstanbul) ve Encyclopaedia Brittanica, Inc.
(Chicago) İşbirliği Yayımı. Cilt 3, S. 115
Das Grosse Z (1997): amc Verlag Köln |
|
|
|
|