ENGELLENEN ENGELLİ
Engellenenin Sosyolojisi
Doç. Dr. İsmail Tufan
Akdeniz Üniversitesi Sosyoloji Bölümü
itufan@akdeniz.edu.tr
Problem
19.yüzyılın sonlarından bu yana sağlıklı insan ve sağlıklı toplum
başlıca hedef olarak seçildi. Farklı şeyler oldukları kanıtlandığı
halde, engellilik hala “hastalık” sınıfında değerlendirilmektedir.
Engellilerin topluma entegrasyonunda yaşanan zorlukların, onlara
öngörülen sosyal roller ve önlerine bariyer olarak konulan sosyal,
kurumsal, hukuki vs. girişimlerle bağlantılı olduğu ve beklentilere
algılama fenomeninin etki yaptığı görülmektedir. Bu yüzden şu
sorunun ülkemizde cevaplandırılması önem kazanmıştır: Engellilikle
ilgili sosyal politikaların başlıca hedef olarak seçtiği
“entegrasyon” toplumun ciddiye aldığı bir misyon mudur, yoksa modası
geçmiş bir vizyon mu?
Engellilerin toplumsal konumuyla sıkı bağlantısı olan bu sorunun
cevabını verebilmek için, biraz açmak ve ardındaki düşünceye ulaşmak
gerekiyor. Modern toplumlar, engellilik konusunda tezatlıklarla dolu
bir tablo çizmektedir. Bir taraftan kompleks bir sosyal güvenlik
sistemi kapsamında onlara çeşitli yardımlar sunmanın gerekliliğine
inanmıştır, öte yandan soyutlayıcı davranış ve tutumlar
sergileyerek, engellilere mesafeli bir yakınlık göstermektedir.
Bu mesafeli yakınlığın varlığını ülkemizde yaşadığımız
tecrübelerimize dayanarak da tespit edebiliriz. Engellilerin topluma
entegre olmalarına engel teşkil eden durumlardan bazıları şunlardır:
* Kamu taşıtlarından yararlanma
olanakları neredeyse hiç yoktur.
* Bakım ve yardımlar, onları özgür vatandaş yapmak yerine,
kurumlara bağımlı hale getirmektedir.
* Rehabilitasyonlar, terapiler ve diğer tıbbi girişimler,
engellileri “engelsiz gibi” olmaya zorlamaktadır.
* Engelliliğin tamamen önlenebilir olduğu düşüncesi
yaygınlaştıkça, engellilere toplumun bakışı olumsuzlaşmaktadır.
* Eğitim olanaklarından yeterince yararlanamamaktadırlar.
* İş hayatından dışlanmaktadırlar (Heiden 1996; Thimm 1994).
Engellilik üzerine kaleme alınan
literatürlerin hepsinde dile getirilen bu problemler üzerine uzun
bir liste sunmak yerine, engelsizlerin engellilere “öngördüğü”
sosyal rollerle bağlantılı olup olamayacaklarını bu yazıda
incelemenin daha doğru bir yaklaşım olacağını düşünüyorum.
Sosyolojide sosyal roller “beklentiler demeti” (Henecka 1985)(1)
olduğuna göre, entegrasyon girişimlerinin başarıya ulaşamamasının
ardında, engellilere öngörülen sosyal rollerin yattığı kabul
edilebilir. Bu yazıda ele alınan problem ve şu sorudan hareket
edilmiştir: Bir insan nasıl engelli olur? Soruya verilecek cevap,
perspektife göre değişecektir.
Bir hekime göre engellik ilk etapta fonksiyonel bir hasardır.
Pedagoglar bir öğrenme süreci olduğunu, sosyologlar ise toplumsal
bir tasarım olduğunu iddia edeceklerdir. Bu tanımların kendi
aralarında birçok nüansı vardır. Ben engelliliğin, toplumdan
kaynaklanan bir problem olduğu görüşünü benimsemekteyim. Bundan
dolayı “engelli sosyolojisi” tanımı yerine, engellenenin sosyolojisi
tanımını önemsiyorum.
Psikologlar, algılamalara beklentilerin etki ettiğini (Hobmair
et.al. 1994:74)(2) , sosyologlar ise algılama olayıyla sosyal roller
arasında sıkı bağlantılar bulunduğunu (Henecka 1985, Eickelpasch
2002)(3) kanıtlamışlardır. Beklentileri, psikolojik ve sosyolojik
olmak üzere iki boyutta inceleyebiliriz. Ancak boyutlar arasında
kesin bir sınır bulunduğu söylenemez. Daha ziyade aynı fenomenin
ayrı perspektiflerde ele alınması şeklinde düşünülmelidir. Bu yüzden
engellilere öngörülen sosyal rollerde hem sosyolojik hem de
psikolojik faktörlerin rol oynadığından hareket edilmelidir.
Bir insanın kimliği daima “bilinç öncesi” bir temele de
dayanmaktadır. Sosyal çevrenin tutum ve yorumlarının bir araya
gelmesiyle ortaya çıkar (Eickelpasch 2002:30). Toplumsal normlar,
yani sosyal çevrenin tutum ve beklenti biçimleri, sadece bilinçli
süreçler sonunda ortaya çıkmazlar. Daha ziyade bireylerin yaşam
hikâyeleriyle bağlantıları vardır.
Düşünme, algılama, hissetme ve sosyal girişim tarzlarının henüz
çocukluk dönemindeyken, sosyal çevreye ait tutum ve normların
“benimsenmesiyle” oluştukları gösterilebilir.
Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, bunu “habitus” (Eickelpasch 2002)
olarak tanımlamıştır. Habitus, tutum ya da alışkanlık demektir ve
bu, bireylerin “kimlik” özelliklerine de yansır. Özellikle “sosyal
menşei” bu bağlamda güçlü bir rol oynar. Bir kişinin belirli
durumlarda sergilediği davranışlar, olaya bakış tarzı, durum
karşısındaki suskunluğu ya da konuşkanlığı, bu durum içinde
kendisini hissedişi vs., bütün bunlar onun doğrudan doğruya “yaşam
hikayesi” sürecinde benimsemiş olduğu tecrübeler, uygulamalar ve
yorumların doğurduğu bir sonuçtur ve sosyal menşei ile
bağlantılıdırlar (Eickelpasch 2002: 30). Engellilerle ilgili
davranış ve tutumlardaki tezatlıkların, sadece güncel koşullarla
açıklanamayacağını gösteren bu durumun, engellileri topluma entegre
etme girişimlerinde mutlaka göz önüne alınması ve entegrasyonun,
bugünden yarına gerçekleşemeyeceği kabul edilerek, zaman
kaybetmeden, engellileri toplum yaşamında pay sahibi yapacak olan
destek, teşvik ve önlemlerin alınması gerekmektedir.
“Farklılığa duyarlılık” olarak Eickelpasch’ın (2002: 30-31)
belirttiği durum, çocuklara, ailesi tarafından kazandırılan bir
özelliktir ve genellikle şu tür yorumlarla, bu duyarlılığın artışına
yardımcı olunur:
* “Onlar başka türlü insan”
* “Bize uygun değiller”
* “Kendilerini bir şey zannediyorlar”
* “Pis çocuklarla arkadaşlık yapma”
* “Sakın nereye ait olduğunu unutma”
Bütün bu saydığımız durumları göz
önüne aldığımız takdirde, engelli insanların kendilerini sosyal
çevrelerine kabul ettirme imkânlarının bir hayli kısıtlı olduğu
söylenebilir. Onlara öngörülen sosyal roller, engelsizlerin
beklentileriyle sıkı bir ilişki içindedir ve bunlar, hem
engelsizlerin hem de engellilerin benimsemiş oldukları sosyal norm
ve tutumlara da bağlıdırlar. Bireyin kendisini kabul ettirmesi ve
sosyal çevrede belli bir kimlik elde etmesi, modern toplumlarda
dengesiz bir dağılım göstermektedir (Hradil 1999)(4).
Pozitif manada bir kimliğin elde edilebilmesi için başlıca koşullar
ekonomik güvence ve eğitim düzeyinin yüksekliğidir (Eickelpasch
2002). Bu iki faktörden yoksun olan bireylerin, modern toplumlarda
elde ettikleri “kimlik”, sosyal çevrenin değer vermediği ve
dışladığı kimliklerdir. Engellilerin, hem eğitimden hem de çalışma
imkanlarından yararlanabilmede yaşadıkları zorluklar göz önüne
alındığı takdirde, neden “marjinal gruplardan” (Hradil 1999) biri
olduklarını anlamak da zor değildir.
Diğer taraftan engelliliğin algılanışında toplumdan topluma
ayrıcalıkların bulunduğunu gösteren bir çok sonuçlara ulaşılmıştır.
Sadece primitif toplumla modern toplum arasında değil, modern
toplumlar arasında da bu bakımdan farklılıklar söz konusudur. Bu da
engellilerin topluma entegrasyon süreci açısından önemli sonuçlar
doğurur. Her ne kadar engellilik uluslararası bir problem olarak
nitelendirilse de, çözümleri daima “engellenenin”
yaşadığı toplumun koşullarını da göz önüne alarak bulmak gerekir.
Ancak toplum koşulları, çözümleri geciktirmeye bir gerekçe teşkil
etmemelidir. Her toplumun, engellileri sosyal yaşama entegre edecek
imkanları mutlaka vardır.
Diğer taraftan engellilik, tamamen göreceli bir durumdur. Örneğin
tekerlekli sandalyeye bağımlı bir insan, sunulan imkânlar ölçüsünde
engellidir. Tekerlekli sandalyeye rağmen, günlük yaşamıyla ilgili
görevlerini, bir başkasının yardımına gerek kalmadan yerine
getirebiliyorsa, artık onu (sosyolojik açıdan) bir “engelli” olarak
tanımlamak gerekmez. Fonksiyonel kayıplara uğramıştır, ama bu
kayıplar, alınan önlemlerle giderilerek, topluma entegre olmuş
vatandaşlardan biri haline gelmiştir. Buna karşılık bacakları
sağlam, ama kolları olmayan, sokağa çıkabileceği halde, bir başkası
yardım etmezse evinin kapısını açamadığı için dışarı adımını
atamayan bir insan engellidir. Kolsuz olduğundan dolayı değil,
çözümü olduğu halde, problemine getirilmeyen çözümlerden dolayı
“engellenmektedir”. İşte bu insanlar, bizim bakış açımızda asıl
engelli olanlardır.
Nasıl ki fonksiyon kayıpları bedensel, zihinsel ya da ruhsal olmak
üzere farklılık gösteriyorsa, engellileri engellenmenin de farklı
türleri vardır. Burada ele alınan en önemli husus, engelsizlerin
engellilerden ne gibi beklentilere sahip olduğuna, yani engelleme
türlerinin sosyal kaynaklarının çok yönlü oluşuna dikkat çekmektir.
Sonuç:
Henüz “bariyersiz toplum” gerçekleşmediği gibi, aksine engellileri
engelleyen bariyerlerin giderek çoğaldığı görülmektedir. Milyonlarca
engelli olduğu halde, günlük yaşamımızda onlara pek
rastlayamamamızın mantıklı bir sebebi olması gerekir. Bu sebeplerin
ardında bilerek ya da bilmeyerek yaratılan, engellileri toplumdan
uzaklaştıran koşullar yatmaktadır.
Bu koşulların ardında, toplumun “beklentileri” vardır. Mimarisiyle,
trafiğiyle, eğitim kurumlarıyla, kamu binalarıyla, havaalanlarıyla,
sokaklarıyla, çoğunluğun beklentileri doğrultusunda yaşam alanlarını
şekillendirmektedir. Altyapılar ve üstyapılar, toplumun önem
verdiği, gerçekleştirmek için uğraştığı hedeflerden ortaya çıkar.
Toplumun tasarlayıp hayata geçirdiği süreçlere bakınca, engellileri
engelleme prensibinin, sosyal alanların “tasarlama aşamasında”
ortaya çıktıkları anlaşılıyor.
Yukarıda dile getirilen düşüncelerden hareket edilerek, engelliliğin
sosyal nitelikli bir problem olduğu ve beklentilerin değişmesiyle,
bu probleme daha uygun çözümler getirilebileceği kabul edildi. Bu
yüzden engelsizlerin engellilerden ne gibi beklentilere sahip
olduklarının ve engellilerin bunlara cevap verme imkanlarının tespit
edilmesiyle, çözüme biraz daha yaklaşılacağı varsayımından yola
çıkılarak sorunun her yönüyle incelenmesinde ve tartışılmasında
hepimiz için büyük yarar görüyorum.
(1)- Henecka, H. P. (1985): Grundkurs Soziologie. Leske und Budrich:
Opladen.
(2)- Hobmair, H. (Hrsg.) (1994): Psychologie für Fachoberschulen.
Stam: Köln, München.
(3)- Eickelpasch, R. (2002): Grundwissen Soziologie: Ausgangsfragen,
Schlüsselthemen, Herausforderungen. Klett: Stuttgart.
(4)- Hradil, S. (1999): Soziale Ungleichheit in Deutschland. 7 Aufl.,
Opladen. |