Resim/Bağlantı: Sanem Uçar

SANEM UÇAR


Yazarın tüm yazılarına ulaşmak için lütfen buraya tıklayın.
İletişim: sanemucar@gmail.com 

Geceler gündüzlere gebedir

  Bu sefer erken uyardılar, üstelik kendilerince de önlemler almışlar efendim, geçen Perşembe günü yaşadıklarımızı yaşamayacakmışız"; Diyordu telefonun ucundaki ses.

  "Ne yaşadın ki?” diye sormakta gecikmedi öbür ses de

  Soruların sorulmasını beklemeden de anlatacak o kadar çok şeyimiz vardır ki, ama bilirsiniz bir soru sorulduğunda ona cevap vermek işimize geldiğinde durmaksızın anlatır, anlatırız...

  Sesler yankılanıyordu ama kimsenin birbirini dinlediğine inanmıyorum. Ya da ben yine saçmalıyorum, telefon konuşmalarından nefret ederim. İki insanın birbirinin gözlerini görmeden yaptıkları konuşma bana öylesine mekanik gelir ki...

  Ne mi konuşuyorlardı?.. Geçen hafta yağan yağmur da koca efsunlu kentin can çekişmesini andıran görüntülerin arasına sıkışmış insanların zavallılıklarını, ıslanmışlıklarını...

  Perşembenin gelişi çarşambadan belli olmuştu bir ses için. Umarsız bir şekilde gecenin geç vakitlerine kadar okuduğu kitaptan bir telefon sesiyle ayrılmıştı. Tanıdıktı ses, üstelik pek çok sevdiği bir insanın sesiydi, ama garip bir mekaniklik anında kulaklara yansıdı.

  "Hocam.. hocam, abim öldü". Dedi bu tanıdık ses. Duymak istemediğiniz, inanmak istemediğiniz bir şey duyduğunuz da hissedilenlerden farklı bir şey duymadı kadın da. Zamanın aslında akmaya devam ettiği ama sizin için zamanın donduğu bir an yaşanmaktaydı sadece. Karşısındaki sesi farkında olmadan azarladığının farkına vardığında sesi titriyordu:

  Saçmalamayı bırak! nerden çıkardın şimdi bunu, böyle bir şey olamaz..

  "Hocam, abim öldü" diye zorla tekrarlayabildi telefonun ucundaki ses.

  Gerçekti !....

  Kimse ona şaka falan yapmıyordu. 25 yaşında bir delikanlı göçüp gitmişti sadece. Belki de inanmakta zorlandığı konu yine henüz bir ay olmadan babalarını da kaybetmiş olmaları olmasındı? Böyle üst üste mi gelir hep aksilikler, ya da bu bir aksilik midir?

  Milyonda bir insanda görülen bir hastalıktı onun ki. Eninde sonunda onu vuracağı belliydi, ama nasıl da insan gibi yaşamasına devam ederdi diye düşündü kadın, gözlerinin önüne henüz babalarını kaybetmeden kendi evinde, çektikleri kısa metrajlı filmi çekerken yaşadıkları geldi.

  Nedir ki zaten bir öğretmen için mutluluk? Emek verdiği öğrencilerinin ulaştıkları yerlerde gösterebildikleri başarı değil mi? Kahkahalar çınlatmıştı etrafı, çaylar demlenmiş, afiyetle içilmiş ne güzel sohbetler yapılmıştı o gün evinde. Demek bu son görüşümmüş diye iç geçirdi.

  Sonuna kadar tutundu hayatın kollarına. Hiç adil değildi hayat aslına bakarsan onun için. Ama o hiç böyle düşünmedi sanırım. Yüzünde bir gün olsun tebessüm eksik olmadı. Esprileriyle kırıp geçirirken tüm insanları nasıl bir gözle görürdü dünyayı anlatmak olası değil. Koskoca bir yük taşıdı hastalığının bilinciyle her an, her saniye oysa...

  Bugün, bilinen anlamda aramızda değilken bile, benim için hala tebessümü yaydırabilen bu büyük yürek, dört kez açılıp kapanan bir kalp olarak yenik düştü. Eğer kalp onu terk etmeseydi bir başka yerden terk ediliş kaçınılmazdı, bunu bilerek yaşadı 25 yıl.....

  İnsan gibi yaşanan 25 yıl...

  Karacaahmet’te bir perşembe günü delice yağan yağmurun ardından sevgiyle uğurlandı. Herkes için bir parça anı bırakarak, hem de gülümseme dolu anılarla...

  "Yağmur mu yağacakmış?.." diye sordu telefondaki ses.

  "Aman sende , nerelerdesin?.. hiç mi kulak vermiyorsun haberlere, önlemler bile aldılar diyorum sana" diye hiddetlendi öbür ses.

  "Tamam, tamam kızma, her gecenin bir sabahı var biliyorsun"

Logo: Hakkımızda
Sitenin tüm hakkı saklıdır
Copyright © 2003 by Engelliler Kulübü