Sus. Su. Lütfen.
Ocak ayından beri her Perşembe saat 12.00'de TRT Radyo 1*de "Kentler,
Sesler, Renkler" programında "Nazmiye Güçlü ile sakat bakış"
bölümünde konuşuyorum.
Bianet'e aylar öce "Sakat Bakış'a Son" vermek isteğimi yazmıştım.
İstemesem de sakat bakmaya devam ediyorum.
Bana kaderimin bir oyunu değil bu. Vazgeçemiyorum bazı şeylerden.
İstemesem de...
Bilirsiniz bazı şeyler istemekle olmuyor.
Su içmeyeceğim diye karar almak gibi bir şey bu benim için sanırım.
Karar vermekle de olmuyor.
Özellikle son aylarda aldığım kararların çoğunu üzerinde 24 saat geçmeden
ihlal ettim.
İradesiz miyim ben şimdi?
Kabul etmem/edemem.
Varlığımı inkâr etmek gibi bir şey bazı şeyleri "yapmayacağım" demek.
Lafı her zamanki gibi çok uzattım ama bazen kendime hâkim olamıyorum.
Bazen?
Hıh...
Çoğunlukla aslında.
Son bir yılda en çok istediğim ve aldığım kararların başında yazmak
geliyor.
Ben bile hatırlamıyorum kaç kez yazmayacağım artık dediğimi.
Konuşmayı şehvetle sevdiğimi herkes bilir. Tanısalar da tanımasalar da...
Ancak geçen hafta radyo programına ilk kez katılamadım.
Çünkü hastanedeydim.
O kadar çok kişi arayıp sormuş ki beni TRT'den. Şaşırdım. Sevindim.
Hastanede çektiğim acıları unutturmasa da acılarıma soluk aldırdı arayıp
soranlar.
Bu hafta acıyan bir sesle katıldım programa.
Program sonunda bana şarkı armağan ettiler.
Gözlerimin suları bile sevindi.
Bu hafta radyoda Bianet'e yazdığım ilandan söz ettim.
Gelecek hafta İnternet'i olmayan dinleyiciler için okuyacağım o yazıyı.
Bu hafta sesim zor çıkıyordu.
Eveeet.
İşte bu bana kaderimin bir oyunu, dedim.
Ama değil.
Şu anda sesim acıyorsa konuşurken ve boğazım ağrıyorsa, bana sevenlerimin
bir oyunu bu.
Yaklaşık beş yıl önce ses tellerimden ameliyat olup çok aylar boyunca
konuşamadığımda, "Konuşmayan bir Nazmiye meyvesiz ağaca benzer,"
deme gafletinde bulunmuştum.
Güzelim çınarları, salkım söğütleri, kavakların hışırtılarını unutarak
ettiğim lafın bedelini ödettiler bana.
Ve sanırım ve galiba ve bundan böyle yazmayı konuşmaktan daha fazla
sevmem gerekecek gibi geliyor.
Çünkü sesim gidiyor. Azalıyor.
Geçen hafta beni seven insanlar işaret dili bilselerdi benim şu anda her
yerim acımazdı.
Hastaneden önce acımayan/ağrımayan tek yerim sol elim ve dudaklarımken,
çıktığımda acımayan hiçbir yerim yoktu.
Hele içim...
Ve sanırım bundan böyle öncelikle konuşmayı daha az sevmeyi, yazmayı daha
çok sevmeyi öğrenmem gerekiyor.
Çünkü yaşayabilmek için yapabileceğim başka iş yok şu anda. Fiziki
koşullar yüzünden tabii...
Fakat öğrenmem-iz gereken ilk şey: İşaret dili.
Yıllardır söylediğim, yazdığım ama bir türlü fırsat yaratıp tam olarak
öğrenmeyi ertelediğim şey bir dil: işaret dili.
Şimdi arkanıza yaslanın ve düşünün.
Beyaz kepiyle güzeller güzeli bir hemşirenin işaret parmağını büzdüğü
güzel dudaklarının üzerine koyduğu hastane koridorlarını süsleyen
fotoğrafı hatırlayın.
Ne diyor o fotoğraftaki meçhul hemşire?
Sus. Lütfen. Susun.
Lütfen. Ve bakın. Ve dinleyin.
Bir insan o işareti yapıyorsa ne istiyordur?
Su? Belki.
Eğer su bardağını işaret ediyorsa, su verin.
Ama önce susun. Lütfen.
Susun ve su verin.
Ve bir kalem. Ve bir kağıt. Verin lütfen.
Ama önce susun. Lütfen!
*TRT Radyo 1, İstanbul için 95,6.İstanbul dışındaki şehirleri bilmediğim
için beni hoş görün. Dinlemeye de bekleriz efendim. |