|
 |
|
Sakat Raconu: Mutsuzluk Gönüllüleri
Fatih'lere...
Bundan aylar önce Uygar Şirin diye biri aradı beni. Yazar
olduğunu, yeni bir roman yazmaya başladığını, romandaki ana
karakterlerden birinin kaza sonucu bir bacağının koptuğunu ve bu
karakterin oluşması için –sakat- benimle görüşmek istediğini
söyledi.
Birkaç gün sonra bana geldi. Hikâyeyi kısaca anlattı. Sonradan sakatlanan
birinin hayata bakışını anlamak için uzun uzun muhabbet ettik.
Anladık mı? Sanmıyorum. Çünkü hem "sakat" kavramıyla açıklanabilecek
tek bir kişilik yapısı yoktu, hem her insan bir hikâyeydi, ve hem de
herkes farklı ve sakat da herkesti...
Peki, o zaman ne sonuca vardık Uygar'la muhabbetimizden?
Bugünden bakınca şu: Herkes kendi yaşamının (nasıl olması gerektiğinin)
peşinden koşmalıydı. Herkes, başkasının koyduğu sınırların mahpusu
değil, kendi ufkundaki yolun yolcusu olmalıydı. Herkes, o yol
ayrımına geldiğinde, bütün varlığıyla mutluluğa adım atmalıydı...
Aradan aylar geçti. Uygar yine aradı, romanı yazmıştı: Büyük Deniz
Yükseliyor
Kısa süre içinde aldım romanı ve bugün sabaha karşı 02 civarında kitabın
son satırını okudum: "Derya gitti."
***
Bu sabah uyandım. Turkuaz rengi dingin bir deniz, ipince beyaza çalan
sarı renkte kumsal, kumsalla flört eden beyaz köpüklü dilber: dalga
ve onları gören ben.
Güzel bir geceydi.
Güzel bir sabaha uyandım.
Gecenin damağımda bıraktığı tadı düşündüm. "Derya gitti"kten sonra
kitabın arkasına şunu yazmıştım: Son söz aslında hep ilk sözdür;
bilene...
Ve devam etmiştim:
Kendine inananların adası var,
Yaşama inananların umudu var,
Umudu olanların geleceği var,
Bugünü olanların yarını var...
Çok lezzetli bir roman yazmıştı Uygar Şirin.
En kısa sürede hikâyeyle ilgili birşeyler yazmalıydım...
***
Biraz önce sitede bir haber okudum. Haberde, hırsızları kovalarken kazada
felç olan üç aylık polis Fatih Güzel'in, "Senin de hayatın
kararmasın" diyerek nişanlısından ayrılması konu ediliyordu. Haberin
altına alelacele şunları yazdım: Halt etmişsin kardeşim, halt
etmişsin!..
***
Fatih Güzel'in Büyük Denizi yükseliyordu
Gördüm.
Gözünün içine baktım.
Deniz seviyesinden başka hiçbir şey yoktu gözünde. Sanki bakmak, görmek,
tat/umut/yaşam almak-vermek için değil de, sadece yükselen denizin
ölçümünü yapmak için vardı o gözler!
O halde yazmalıydım; gördüysem, yazmalıydım! Hem Büyük Deniz Yükseliyor
hakkında hem de gözler hakkında...
***
Büyük Deniz Yükseliyor
Yeryüzü sular altında. Her yer su. Bir tek kara parçası var, bir tek
yaşam alanı, bir tek ülke; o da: Ada
Ada'da birkaç milyon insan yaşıyor, bir de Başkan.
Başkan bir gün açıklıyor:
"Bildiğiniz gibi, ülkemizi
çevreleyen Büyük Deniz'in su düzeyi, yüzyıllardan beri sürekli
ve düzenli olarak çok küçük ölçülerde artmaktadır. Bu yükseliş
hissedilir ve gözle görülür boyutta değildir. Yine bildiğiniz
gibi ilgili birimlerimiz Büyük Deniz'e ilişkin bu ölçümleri her
gün gerçekleştirmektedir.
Geride bıraktığımız yedi gün boyunca yapılan ölçümler, olağan
ölçümlerimizden çok uzak sonuçlar vermiştir. Bu sonuçlar Büyük
Deniz'in yükseliş düzeninde çarpıcı ve köklü bir değişim
yaşandığını kanıtlamaktadır.
[...] bilgiler ve öngörüler doğrultusunda baktığımızda ve ülkenin doruğu
diye nitelendirebileceğiz Yüksektepe'nin 1820 adım yüksekliğinde
olduğunu göz önüne aldığımızda, kesin olmayan ama bilimsel
verilere dayanan varsayımlara göre ülkemiz en az yirmi beş, en
çok kırk beş gün içinde tümüyle sular altında kalacaktır.
[...] Bir kez daha söylemek ve vurgulamak isterim, yirmi beş-kırk beş gün
aralığı diye özetleyebileceğimiz bu varsayım, en yüksek tepe
için belirlenen değerdir."
Önce her şey duruyor.
Ardından her şey açığa çıkıyor. Sonra herkesin bir hikâyesi
başlıyor/bitiyor; ya birilerinin çizdiği sınırlarda mahpus ya da
kendi ufkundaki yolun yolcusu oluyorlar.
"Birlikte öleceğiz.
Ne oldu, beğenmediniz mi?
Niye kızdınız? Niye somurtuyorsunuz?
Niye kendinizi öldürüyorsunuz, niye gözyaşı döküyorsunuz, niye
birbirinizin gırtlağını kesiyorsunuz, çocuklara saldırıyorsunuz,
yaşlı annenizi evde bırakıp kaçıyorsunuz?
[...] Unutmuş muydunuz günün birinde öleceğinizi?
[...] Son kez soluk verirken birbirimizin gözlerine bakacağız.
Birlikte konuşamadık, birlikte yürüyemedik, birlikte şarkı
söyleyemedik, birlikte gülemedik ve ağlayamadık da, birlikte
sevemedik, birlikte düşünemedik, birlikte yanıt bulmayı bırakın,
birlikte soramadık, birlikte yaşayamadık.
Sonunda birlikte bir şey yapacağız. Birlikte öleceğiz.
Şimdi konuşabiliriz, zamanımız var.
Şimdi soru sorabiliriz, nedenimiz var.
Şimdi ağlayabiliriz, sonumuz belli.
Değil mi?
Oysa biz yine suçlu arıyoruz. "Ne yapabiliriz?" diye sormak
yerine, "Bu kimin suçu?" diye sormaya başlıyoruz. Çözmeye değil
bozmaya, sarmaya değil kırmaya yatkınız.
Üzülmeyin, şimdi suçun kimde olduğunu bulmak çok kolay. Suç
Büyük Deniz'de.
Acımasız olan o. Yükselen o.
O yutacak bizi, ülkemizi, sevdiklerimizi.
Büyük Deniz'e atalım suçu.
[...]
Büyük Deniz dünyada bizimkinden başka bir toprağın var
olmasına izin vermeyerek benliğimizi de sıkıştırdı. Ülkemizi
Kuzey Adası ve Güney Adası diye ikiye bölerken benliğimizi de
ikiye böldü. Bu yüzden sevgimize karıştı öfkemiz.
Oysa benim Büyük Deniz'e karşı hissettiklerimde korkunun,
tiksintinin, öfkenin, anlayışsızlığın yeri yoktu. Ben Büyük
Deniz'i yalnızca sevdim. Saydamlığını, dinçliğini, suskunluğunu
sevdim.
Onunla başladı öykümüz. Onunla büyüdük büyüttük, onunla kazandık
kazandırdık, onunla yedik yedirdik, onun için şarkı yazdık, ona
ellerimizi uzattık, onu dizginlemeye, eğitmeye, ele geçirmeye
çalıştık.
Şimdi yine o bitirdi yaşam denen büyük oyunu, başlattığı gibi.
Duydu, "Aramızdan geçtin, ayırdın" diyen sesimizi.
Büyük deniz birleştirdi bizi."
Bazıları fark etti, bazıları
çark etti, bazıları biliyordum dedi, bazıları biliyordu dedi,
bazıları kim bilir dedi...
"Büyük Deniz'in yükselmesi
ülkeyi çok değiştirdi. Kimi sözcükler anlamsızlaştı, yok olmak
üzereler. Kimi sözcüklerin anlamı değişti. Kimi sözcükler
ünlendi, değerleri arttı.
"Deniz"in, "uyku"nun, "gün"ün, "düş"ün, "suç"un, "gelecek"in,
"arkadaş"ın, "kumsal"ın, "yolcu"nun, "utanç"ın, "korku"nun,
"ev"in, "yukarı" ve "aşağı"nın, "kıyı" ve "aykırı"nın, "deli" ve
"derin"in anlamları değişti, kaydı ya da yok oldu. Her şeyden
önemlisi, ve belki de tüm değişimlerin gerekçesi, "ölüm"ün
anlamı değişti.
"Başlangıç"ın anlamı kalmazken, "son"unki değişti, şimdi çok
daha açık ve anlaşılır.
"Su" eskisinden bile çok kullanılıyor ama artık korkuyla anılır
oldu.
"Belki" gereksizleşti, her şey kesin.
"Gelecek" ve "uzun" da gözde değiller, ne de olsa gelecek çok
kısa, yalnızca yirmi gün.
"Karmaşık" da gereksiz, "uzak" da, "sonsuz" da.
"Değişim", "ileri", "tasarı", "düzen", "işlem", "sonuç" eskiden
çok sevilirlerdi; şimdi yararsızlar ve yavaş yavaş
unutuluyorlar.
Ayak basacak yer azaldıkça "yer"in anlamı kalmıyor. Kaçacak yer
azaldıkça "kaçış"ın anlamının kalmadığı gibi. Yakında, su her
yanı doldurduğunda "ada" da anlamsızlaşacak.
Artık kıyıdaki evlere "ev" denemez, denizin altındalar. Olsa
olsa "kalıntı" denebilir. Ya da "anı". "Ya da "balık yuvası"
Kimileri denizin altında kalan bölgelere "eski ülke" demeye
başladığına göre, "ülke"nin de anlamı değişiyor. Ülkedeki her
şeyin anlamı değişirken "ülke"nin anlamının aynı kalması
beklenemez.
[...] Büyük Deniz kıyıdakileri de ölüme çağırıyor. Üzerindeki
yataklardan birine uzanıp, üzerindeki örtülerden birini örtünüp,
sonu olmayan bir uykuya dalmaya ve denizdeki ölüler ülkesine
katılmaya çağırıyor."
Seçenek vardı. Herkes
dilediği yoldan gidebilirdi.
"Eskiden olsa Ada [romandaki
kadın karakter] duraksamaz, bu çağrıya uyardı. Yaşamının
yeterince anlamlı, önemli, gerekli olduğundan kuşku duyan biri
olarak, Büyük Deniz'in yükselmesinden korkmazdı. Tek başına
yaşadığı evini bırakır, dolduramadığı kağıtları bırakır, [ölen]
annesi ve babasıyla buluşmak üzere kendini sulara bırakırdı. İki
erken ölüm ve birkaç zamansız tutku dışında kolaylıkla sıkıcı ve
tekdüze bulunabilecek yaşam öyküsüne, denizin yardımı ve kendi
elleriyle sıkı bir son yazardı.
Şimdi durum değişti. Şimdi yeni bir yolculuk var. Sungu var.
Kürşat var."
Ve herkes seçimini yaptı.
Herkes yolunda ilerlemeye başladı.
Herkes son sözünü söyledi.
Ve her şey -yeniden- başladı...
***
İşte böyle sürüp gidiyor bu büyüleyici Ada hikâyesi...
Hikâyenin bir yerinde, herkes yolunda ilerlerken, adamın biri bir kova
benzini başından aşağıya döküyor ve cebinden çıkardığı çakmakla
kendini ateşe veriyor. Ada ve Kürşat oradalar. "Kürşat!" diye
bağırarak yanan adama doğru fırlıyor Ada. Kürşat Ada'nın kolundan
tutuyor, çekiyor. "Kürşat, adam yanıyor!" diyor Ada. "Bir şey
yapamayız" diyor Kürşat "Alev bu, başladı mı bitmiş demektir". Ada
kollarıyla gözlerini kapıyor...
Kısa bir an sonra Kürşat konuşuyor:
- Yardım öyle bir şey değil ki.
Adam çakmağı yaktıktan sonra koşturmak, yardım etmek değil...
Biz Sontepe'ye vardığımızda adam orada duruyordu. Boş boş
bakıyordu. Elinde kova vardı Ada. Kova, kova! Ne işi olur
kovayla, düşündük mü? Ne yapıyor? Su mu alıyor oradan? Ne
yapıyor? Sorduk mu?
- ...
- Sormadık. Delinin teki deyip geçtik. Yanına gidip bakacaktık,
kovada ne var diye soracaktık, kokuyor bu, su değil, diyecektik.
O zaman yardım etmiş olurduk. Belki o zaman adam kendini
yakmazdı, bilmiyorum. Belki gözümüzün içine bakmıştır, biz
onunkine bakmadığımız için görmemişizdir. Suçluysak bunu
yapmadığımız için suçluyuz. Yoksa kendimizi alevlere atmadığımız
için değil. Kahramanlık alevlere dalmak değil, kahramanlık
birine yangından önce elini uzatmak.
***
Bu sabah bir haber okudum. Haberde şöyle diyordu 3 ay önce omurilik
yaralanması sonucu felç olan Fatih Güzel:
"Ama onun da hayatını
karartmak istemedim. Bir çocuk istese bu halimle mümkün değildi.
Ona ayrılmamız gerektiğini ağlayarak anlattım. Önce karşı çıktı.
'Sana ömrüm boyunca bakarım' dedi. Sonra ikna ettim. Ağlayarak
kabul etmek zorunda kaldı.
2004 yılında büyük umutlarla girdiği polislik sınavını başarıyla
kazanan ve Niğde Polis Meslek Yüksekokulu'na giren Fatih
Güzel'in şimdi tek umudu kök hücre tedavisi"
Okuduğum andan beri yazmaya
çalışıyorum. Yazdıkça hep birşeylerin eksik kaldığını/kalacağını
görüyorum. Yazsam eksik, yazmasam olmaz; çünkü gördüm, Fatih'in
elindeki kovayı gördüm. Çakmağı yaktı mı, alev aldı mı, bilmiyorum.
Ama ben yine de yazmalıyım. Fatih için "uyku"nun, "gün"ün, "düş"ün,
"suç"un, "gelecek"in, "arkadaş"ın, "utanç"ın, "korku"nun, "ev"in,
"yukarı" ve "aşağı"nın anlamları değişmeden yetişebilirim belki. Her
şeyden önemlisi, ve belki de tüm değişimlerin gerekçesi, "yaşam"ın
anlamı değişmeden...
Biliyorum ki bir kez yanlış yola girerse, aynaya her baktığında kendine
yabancılaşmış bir Fatih görecek *
Biliyorum ki yapmak istedikleriyle yaptıkları arasındaki uçurum büyüdükçe
mutsuzluğu derinleşecek **
***
Fatih'e Cevaplar
"Ama onun da hayatını karartmak istemedim."
İyi halt etmişsin güzel kardeşim!
Böylesi anlarda Türk filmlerinden zihnimizde kalan rolü/raconu kesiyoruz
hemencecik! Bir de böbürlene böbürlene fedakâr taraf pozlarına
girmiyor muyuz! Yuh olsun bize.
İnsan severse neden hayatı kararmış olsun ki? İşini/yaşamını oturarak
sürdüren birinin ömrü neden "karanlık" olsun? Hem başkaları hakkında
karar vermek sana mı düşer? Ne hakla seni seven bir kadının yerine
ve onun isteğinin dışında bir karar alıyorsun!
"Bir çocuk istese bu halimle mümkün değildi."
Kim demiş mümkün değil diye! Hemen umut tacirliği yapıp kök hücre ile
yalandan umut veren insanlar, neden önce bu tür konularda bilgi
vermezler! Bal gibi de çocuğun olur...
"Ona ayrılmamız gerektiğini ağlayarak anlattım. Önce karşı çıktı.
'Sana ömrüm boyunca bakarım' dedi. Sonra ikna ettim. Ağlayarak kabul
etmek zorunda kaldı."
İnsanlar mutlu olmak için adım atmalılar, mutsuz olmak için değil. Ve
güzel kardeşim, sen yanlış yola adım attın; o yolda mutluluk yok.
"Bakmak" değil, ömür boyu yaşamaktır, paylaşmaktır evlilik. Birlikteyken
mutlu olmaktır, kendinden çok düşünmektir, mücadelede sırtını
yaslamaktır, omuz vermektir, gülmektir, ağlamaktır, kızmaktır,
tökezlemektir, kalkmaktır, kaldırmaktır, kaybetmektir,
kazanmaktır...
Bu paylaşımları oturarak yapamayacağını sakın düşünme. O kadar çok örnek
var ki mutlu olan ve yaşamı doludizgin yaşayan...
"2004 yılında büyük umutlarla girdiği polislik sınavını başarıyla
kazanan ve Niğde Polis Meslek Yüksekokulu'na giren Fatih Güzel'in
şimdi tek umudu kök hücre tedavisi"
Tek umut kök hücre olursa, elbette önünde hep hayal kırıklıkları
olacaktır. Unut kök hücreyi. Tıp gelişince zaten sen de geri
kalmazsın o tedaviden. Ama ne şu anda bu kök hücre tedavisinin bir
bilimselliği var ve ne de yararı. Orta ve uzun vadeli bir beklenti
sadece...
Ne güzel mesleğin var. Bence en kısa zamanda sana en yakın Emniyet
teşkilatında bir büro işine geri dönmelisin. Polislik illa hırsız
kovalamakla olmaz. Zekânı kullanarak mesleğini en güzel ve başarılı
şekilde yürütebilirsin. Hiç hiç hiç kimse sana bu konuda engel
olamamalı.
Bence tıpkı felç olmadan önce olduğu gibi bugün de hayallerinin peşinde
koşmaya devam etmelisin. Önce sevdiğin kadını ara ve
kendisine/sevginize sahip çıkamadığın için özür dile. Sonra onu
sevdiğini ve yaşamı paylaşmak istediğini söyle. Sonra Emniyet Müdürü
Sayın Celalettin Cerrah ve Müdür Yardımcısı İnci Aksoy'u ara ve
mesleğine büro memuru olarak devam etmek istediğini söyle. Bir de
güzel haber ver, "evleniyorum" de. Sana verecekleri kök hücre
desteği yerine, iş ve yaşam mücadelende omuz vermelerini iste...
Göreceksin kardeşim, her şey dünkünden daha güzel olacak...
Her son söz dediğinde, her son dediğinde, bil ki birşeyler
yeniden başlıyordur. Kendini son'a değil, başlayacak olan'a
hazırlamalısın.
Yükselen deniz değil, sen kendini dibe çekiyorsun.
"Umut" da, "yarın" da, sevgi" de, "saygı" da, "aşk" da, "iş" de, "dostluk" da üç ay önceki anlamlarda.
"Yaşam" hep aynı...
Bak!
Gör!
Ve bil ki bir kez gördüğünde artık her şey çok güzel olacak.
Göreceksin.
Yolun mutluluk olsun...
* Bu sözü site üyelerimizden
sevgili Oğuz (spastik) kullanmıştır. Aslı şöyledir: "...çünkü aynaya
baktığımda kendisine yabancılaşmış bi oğuz görmek istemiyorum"
** Bu söz Büyük Deniz
Yükseliyor'dan alınmıştır. Aslı şöyledir: "Bir yanda yapmak
istediklerin var, öbür yanda yaptıkların. Aradaki uçurum büyüdükçe
mutsuzluğun derinleşiyor." |