|
 |
|
Sakatlığı Olanların Ahlâkı
BİANET / 1 Ekim 2007
Alışılagelen ahlâk öğretisidir: "Sakatlara/hastalara iyi davran, onların
'eksik yan'larını görmezden gel". Bu hem yardımsever/şefkatli/iyi
insan olmanın gereğidir, hem de iyi insan olmazsan bir gün başına
kötü şeyler gelebilir (gelmesin istiyorsan şunları yap/ma, şöyle ol/ma).
Bir anlamda 'iyi ol iyilik bul' ve 'kazan-kazan' şeklinde formüle
edilebilecek oyun gibi... Düşününce, 'böyle olmak' çok kolay geldi
bana. Çünkü toplumsal ilişkilerde 'böyle olmak' takdir edilen,
getirisi olan, bedeli olmayan eylemlerdir... Sakatlara gelince,
onlar bu oyunda insanlara 'böyle olma'nın fırsatını veren kişiler
rolündeler...
Peki, bu iyi bir şey midir? Yani bir kişiyi 'görmek', yaşadığı sorunların
ortadan kalkması için birşeyler yapmak kendinizi iyi hissetmenin, 'belâ'lardan korunmanın kefareti midir?
'Ödülü olmayan', aksine 'bedeli olan' bir durumla karşılaştığında hiç tereddüt etmeden tavır
alan bir kişi ile aynı mıdır 'böyle olan' biri? Ya da şöyle sorayım:
Ancak birşeyler kazanmak karşılığında eylemde bulunmak ne kadar
ahlâklıdır? Ve bir mükâfat alabilmenin 'bonus getiren şeyler'i midir
sakatlar?
Toplumun bu sorularla yüzleşmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir sorunu
görmenin, feryadı duymanın, sorumluluk hissetmenin, taraf olmanın,
tavır almanın, ötekini anlamak için çaba sarf etmenin, ayağı kayan
birinin elini tutmanın 'ama'sı veya 'ödül'ü olmamalı; yaşama/ötekine
özen göstermenin bilinci ve doyumu yeterli olmalı.
Sakatlar Hâlden Anlar
Sakat olmam ekstra bir 'özenle' yaşamamı dayatıyor tabii ki, ama bunları
sakat olduğum için değil, Agnes Heller'ın dediği gibi, "ahlakın
muhafazakârlara bırakılmayacak kadar önemli olduğu"nu düşündüğüm
için, muhafazakâr ahlakın bencilliğine-eksikliğine işaret etmek
istediğim için yazıyorum; bir de sakatlığı olanlara 'içerden biri'
olarak eleştiri getirmek için.
Her fırsatta ifade etmeye çalışırım: Sakatlığı olan insanların sorunu,
ellerinin-ayaklarının-gözlerinin olup olmaması değil, bu farklılığı
bahane eden toplumun onlara karşı (bilerek ya da bilmeyerek)
ayrımcı/ötekileştirici/dışlayıcı/engelleyici tutum takınmalarıdır.
Bu ayrımcılık bazen iş başvuruları için "sakat olmamak şartı"
şeklinde; bazen kamu binalarına ya da halka açık yapılara erişememe
şeklinde; bazen herkesin yararlanabildiği toplu ulaşım araçlarından
yararlanamama şeklinde; bazen okula alınmama şeklinde; bazen
kiralayacak ev bulamama şeklinde vb. olabiliyor. Yani
dışlanmışlıkla/ayrımcılıkla mağdur olmaktır sakatlığı olanların esas
sorunu.
Yaşar Çabuklu, Toplumsalın Sınırında Beden isimli kitabında şöyle yazmış:
"Ağrı insana yaşamının kırılganlığını hatırlatır, onu kendi
bedenine ve başkalarının acılarına daha duyarlı kılar, insanı kendi
sınırlarıyla yüzleştirerek eğitir, etik bir duruşun da yardımıyla
geride bırakıldığında, kişinin ufkunu geliştirir, onu halden anlar
kılar."
Başkalarının acılarını/hislerini paylaşmak/anlamak için illa da onun gibi
olmak, acı çekmek gerekmez tabii ki. Ama "acı" çekmenin ne olduğunu
yaşamımızda/ bedenimizde duyumsamışsak, o zaman tüm acılara karşı
hassas olmak daha bir vicdan ve ahlâk gereği gibi geliyor bana. Bir
eşcinselin, kadının, siyahın, mültecinin, Alevinin, x dinine/halkına
mensup birinin, varoşlara mahkum edilen işsizlerin, yoksulların,
işçilerin sırf bu özelliğinden dolayı dışlanması, birşeylerden
mahrum bırakılması, acı çekmesi karşısında nasıl irkilmem, nasıl
tavır almam, nasıl dayanışma içinde bulunmam o insanlarla?! Böylesi
bir ikiyüzlülüğü, vicdanımla/aklımla yarattığım ahlâk anlayışımla
nasıl birarada düşünebilirim?!
Merhum Ulus Baker hoca dışlanan, ayrımcılığa uğrayan, acı çeken
insanlarla dayanışmayı, bence bir sosyalist ahlâkına da gönderme
yaparak şöyle ifade etmiş zamanında:
"Aralık, mesafe değildir.
Mesafe birbirine ne kadar yakın, ya da örtüşmüş de olsalar iki
şey, iki olgu arasındaki 'uzaklığı' ölçen şeydir. Aralık ise,
birbirinden istedikleri kadar uzak olsunlar, iki şey, iki olgu
arasındaki 'yakınlığı' ölçen şeydir. [...] –dünyanın en uzak
yerinde gerçekleşen bir olay, bir isyan, bir sömürü, işkence ve
eziyet, küçük bir çocuğun faveladaki** mutsuzluk ya da sevinç
tarzları- bunlar bize 'aralıklarla' bağlanırlar... Öyle ki onlar
biziz, biz de onlar çünkü aynı sorunları, -tek ve bir olan- aynı
hayatı yaşamaktayız..."
Evet, dünyanın neresinde ve
her ne bahaneyle olursa olsun, ezenlere karşı ezilenler olarak şu-kadarcık
bir aralıkla yakınız birbirimize. Hepimiz birbirimizden,
yaptıklarımızdan, yapmadıklarımızdan hatta başkalarının
yaptıklarından sorumlu saymalıyız kendimizi. Bilmeliyiz ki biz ahlâk
ve vicdan sahipleri, tek bir can bir yerde haksızlığa uğruyorsa,
iktidar mekanizmalarıyla eziliyorsa, kendi olamıyorsa, istemediği
yaşama mahkûm ediliyor, hayallerinden mahrum bırakılıyorsa, ve biz
bunun için yüreğimizde acı hissetmiyor, tavır almıyor, gerektiğinde
(elimizden geldiği kadarıyla) eylem koymuyorsak ortaya, Nazım
Hikmet'in dediği gibi:
"[...] Ve bu dünyada, bu
zulüm senin sayende. / Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek
eğer / ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak /
kabahat senin, / - demeğe de dilim varmıyor ama - / kabahatın
çoğu senin, canım kardeşim!"
* Engelliler.Biz Platformu / www.engelliler.biz
** Favela: Brezilya'da gecekondu mahallelerine verilen ad.
|