Sakatların yoksulluğu ve iktidar
BİANET / 13 Şubat 2008
"Baskı hem yok olmaya mahkûm
etme işlevi görür, hem de susma emri, varolmayışın olumlanması ve
dolayısıyla da tüm bu konularda söylenecek, görülecek ya da
bilinecek hiçbir şey olmadığının tespit edilmesini sağlayacak
biçimde işler" M. Foucault
Siz hiç oyun parkında
çocuğunuzu izlerken, aynı yerde oyun oynayan down sendromlu çocuklar
gördünüz mü? Kreşe giden çocuğunuzun sınıfında kör bir çocuk var mı?
Çocuğunuzun eve davet ettiği arkadaşları arasında spastik bir
arkadaşı oldu mu bugüne dek? Üniversite okurken sakat kaç
arkadaşınız oldu? Sabahları işe yetişmek için koltuk-değneğiyle
koşturan kaç kişi görüyorsunuz? Toplu taşıma araçlarında tekerlekli
sandalye kullanan birilerine rastladınız mı hiç? İşyerinizde sakat
olan arkadaşınız var mı? Sinema, tiyatro, sergi ya da herhangi bir
sanat gösterisine gittiğinizde çevrenizde tekerlekli sandalye
kullanan birilerini görüyor musunuz? Cafe'de otururken yan masanızda
işaret diliyle hararetli hararetli sohbet eden sağırlara rastladınız
mı bugüne dek? Beyaz bastonuyla caddeden karşıya geçmek isteyen kör
birine otomobilinizle yol verdiğiniz oldu mu hiç? Kamuda ya da özel
sektörde çalışan kaç sakata rastladınız? Sendika ya da başka bir
sivil toplum örgütüne gittiğinizde oralarda sakatlığı olan
birilerini görüyor musunuz?
Görmüyorsunuz değil mi? Peki nerede bu insanlar? Milyonlarca sakat nasıl
oluyor da bu kadar görünmeden yaşayabiliyor bu ülkede? Neden
görünmüyorlar? Nerede eğitim alıyor, nerede kendilerini
geliştiriyor, nerede çalışıyor, nerede sosyalleşiyor, nerede
çılgınlık yapıyor, nerede yaşıyorlar? Herkesin yararlandığı
haklardan yararlanabiliyorlar mı? Yaşadıkları topluma -her birey
kadar- müdahale edebiliyor, söz haklarını kullanabiliyorlar mı?
Sanırım bu sorulara da olumlu yanıt vermek çok güç olsa gerek. Evet,
siyasi tercihler/körlükler toplumsal tutumlarla birleşince sakat
olmak, çocukluktan itibaren gündelik yaşamdan dışlanmak; sosyal ve
kültürel olanaklardan, eğitim, iş, hukuk, sağlık vb. tüm haklardan
mahrum bırakılmak sonucunu doğuruyor. Yani sakatlar kelimenin tam
anlamıyla sosyal dışlanma ile karşı karşıyalar. Sonuç:
ayrımcılık, tutunamama, yoksulluk...
Eğer gerçek bir toplumdan bahsediyorsak, aynı coğrafyada yaşayan herkesin
(aslında tüm canlıların) uyum içinde ve sürdürülebilir bir
birlikteliğinin olması, her bireyin kendi doğrularını yaşayacak ve
isteklerinin peşinde koşacak gücü/insiyatifi elinde tutarak özgürce
varolabilmesi şarttır. Aksi halde, yaşamın her alanında ayrımcılığa
uğrayıp dışlanan insanların
yoksullukla-iyice-terörize-edilmiş-alanlara mahkûm edilmesi,
birarada yaşama iradesinin yokolması, yani toplumun parçalanması
kaçınılmazdır.
Ve bugün sakatların (aslında tüm farklı/güçsüz olanların) itildiği alan
tam da burasıdır. Bugün sakatlar hem sosyal dışlanma ile karşı
karşıyadırlar, hem -başta siyasetçiler olmak üzere- gücü elinde
bulunduran kesimlerin politikalarının olumlama-aracıdırlar, hem de
(postmodern) bireyin vicdanını rahatlatma nesnesidirler. Yani
sakatlar bir yandan dışlanıyor, diğer yandan yardımseverliğin
nesnesi konumunda tutularak politikaların olumlanması, ikiyüzlülüğün
gizlenmesi ve kapitalizmin eziciliğinin maskelenmesi için
kullanılıyorlar.
Yaşar Çabuklu'nun (Toplumsalın Sınırında Beden'in içinde)
belirttiği gibi:
"Bireylerin vicdanı, medyanın
zaman zaman düzenlediği yardım kampanyaları ya da Afrika'da
açlık, savaş vb. nedenlerle düzenlenen konserler vasıtasıyla
'uyandırılıyordu.' Bu kesintili 'acil durumda oluşan' etik,
gösterinin, show-biz'in göstergeler dünyasının, etik
piyasasının bir parçasını oluşturmaktaydı. Genellikle starların
öncülüğünde gerçekleşen bu yardım kampanyalarında yan dairedeki
ya da mahalledeki muhtaç kişilerle hiçbir zaman yüzleşmek
istemeyen televizyon izleyicileri ekrandan haber aldıkları
durumlar için çek yazarak (ya da evdeki bilgisayardan elektronik
havale yaparak) etik görevlerini yerine getiriyor, vicdanlarını
rahatlatıyorlardı! Lipovetsky'nin de belirttiği gibi, medyanın
düzenlediği bu hayırseverlik kampanyaları izleyiciyi aynı
zamanda eğlendirerek ondaki suçluluk duygusunu hafifletiyordu.
Medya, devamlığı olan bir vicdan, içselleştirilmiş bir görev
duygusu yaratmaktansa, izleyicilerin fazla çaba ve zaman
harcamadan katılabileceği etiksel durumlar, ürünler sunuyordu.
[...] Postmodern toplumun etiği, hayırseverliği keyif kültürüne
eşlik eden 'tasasız bir gönüllülük' çerçevesinde oluşmaktaydı."
Törenle tekerlekli sandalye
dağıtma gösterileri, sakatlar için televizyonlarda düzenlenen yardım
kampanyaları, SMS ile bağış toplamalar, tekerlekli sandalyeye
oturarak basın karşısında "duyarlılık" sergileyen Bakanlar,
televizyon programlarına meze edilen sakatlar, "sakat kardeşlerimiz"
duygusallığı, kameralar karşısında sakat bir çocuğun yanağını okşama
"babalığı", sürekli muhtaç olduğunu beyan etmek ve istemek
karşılığında dağıtılan nafakalar vs. vs. vs. Hepsi, vicdanları
rahatlatacak "tasasız bir gönüllülük" show'unun sahneleri
gibi.
Sakatları (aslında farklı olanı) daha en baştan itibaren dışlayan, onları
"dışarıda" tutmak için yapılabilecek her ne varsa yapan ve bu
mekanizmanın içselleştirilip "normal'leşmesini sağlayan tüm iktidar
ilişkileri, sakatların yoksun ve yoksul olmasının/kalmasının da esas
sorumlusudur. Dolayıyla, her şeyden önce, "boyun eğmeyi ahlaksal
açıdan kabul edilebilir ve teknik açıdan yararlı kılan" (M.
Foucault) bu iktidar ilişkilerinin deşifre edilmesi ve sorgulanması
gerekir. Ancak ondan sonra gönüllü bir dayanışmadan ve ortaklıktan
bahsedebiliriz. |