SAKAT/MELANKOLİK BEN
Hamlet: Ah, şu kaskatı beden
eriyip çözülebilseydi
Bir çiğ tanesine dönebilseydi keşke! Ya da, yücelerden yüce o
varlık,
Kendini öldürmeyeceksin, dememiş olsaydı insana.
Ah tanrım tanrım; öylesine yararsız, önemsiz,
Anlamsız, boş geliyor ki her şey bana şu dünyada.
Lanet olsun, lanet; her yanını otlar sarmış bir bahçe
Tohuma kaçmış baştan başa. Doğada çürümüş, kokuşmuş ne varsa
W. Shakespeare
Yaklaşık yedi yıl önce, 26
yaşımda, yedi kurşun yarası alarak, omurilik yaralanması sonucu
sakat kaldım.
Artık usta bir sakatım.
Geçen süreye bakıp, “Sakat olmak kişiliğinizi nasıl etkiledi?”
sorusuna cevap vermek, ‘sakatlıktan önceki ben’le ‘sonraki ben’
arasındaki farkı görmek ve bir de sakat(lık)ın sürekli olarak
olumsuzluk çağrıştırmasına duyduğum tepkiyi dile getirmek için
birşeyler yazmak istedim.
Sonra, nereden başlamalıyım, diye düşünürken, Erdoğan Özmen
hocamızın bir makalesi geldi aklıma ve herkesi bu düşün ziyafetine
ortak etmek istedim.
Aşağıda italik olarak aktardığım tüm yazılar, hocamızın, Birikim
dergisinin 192. sayısında yayınlanan makalesinden alınmıştır.
***
Hüzün hep olacak belki de hayatlarımızda... ‘Sebepsiz’ dalıp
gitmelerimiz, içimizin boşluğunu bilmek istermişçesine sanki; birden
amaçsız bulmak kendimizi, hiç eksik olmayacak... Bazen sözcüklere,
hareketlere, hatta hayatın kendisine bütün ilgimizi kaybedeceğimiz o
‘kederli, hazin varoluşa’ yuvarlanmak üzere olduğumuzu sezmek,
şaşırtmayacak bizi...
Yine de ümitsizlikte olumsuz haliyle bile olsa, kendimize dayanak
yapabileceğimiz hiç mi bir şey yoktur? Düş kırıklığı, hüzün, ruhsal
acı hiç bir vaat taşımıyor mu içinde? İnsanlar arası ilişkileri
düşündüğümüzde; yavaşlığı, bir yetersizlik duygusundan besleniyor
bile olsa kendini geride tutuşu, tevazuyu, sadeliği, sessizliği,
çığırtkan ve gösterişi ve talepkâr olamamayı, incinir olmayı, yufka
yürekliliği, kendimizi başka hayatlardan da sorumlu saymayı, suçlu
hissetmeyi, utanmayı, bağımlılık ve bağlanmaya ilişkin duyduğumuz
ihtiyaçları değersiz ve küçültücü mü addetmeliyiz? İçe dönük olmak,
içimize bakmak, yaşadıklarımızın ağırlığını duyumsamak, kendi ölümlü
varlığımızı tanımak bir özgürlük perspektifi içermiyor mu?
Varoluşumuz melankoli potansiyelini yitirdiğinde, ruhlarımızı da
yitirmiş olmaz mıyız biraz?: Hayal gücü söz konusu bile olmaz
belki de o zaman... Hayat sadece ‘şimdiki anlardan’, bir ‘kuklalar
tiyatrosundan’ ibaret hale gelir... O durumda gösterilere,
günübirlik tur tatillerine, daha çok eyleme, spor salonlarına,
arabalara, şık evlere, anti-aging kürlerine sığınmaktan başkası
gelmez elimizden belki de... Benliğimiz şöhret ve güç tutkusuyla
paralize olur... Sabrımızı kaybederiz... İlişkilerimizi ve aşkı
‘çarçabukluğun’, ‘hemencecikliğin’, hızın baş döndürücü ve etkisi
teslim alır... O aşk olmaz artık... Muhabbet silinir hayatımızdan...
Geride yalnızca ayaküstü, ‘geçiyorken’ yapılmış karşılaşmalar
alır... Felsefesi yok olur hayatımızın, içi boşalır, kupkuru
kalır... Belki de melankoli, hüzün, felsefemizin saklı yüzüdür...
Belki de hayatımızı anlamlı kılmak, ölümü bilmekle mümkündür ve
“felsefe yapmak nasıl ölüneceğini öğrenmektir” ve belki de bu
varoluş bilinci ancak melankoli ile mümkündür... Bu yüzden işte,
melankolinin anlamını bulmaya çalışmaktan ziyade, ancak kahramanlara
yaraşır bir edayla, zaten melankolide yalnızca anlam olduğunu kabul
ederek yola koyulmalıyız.
***
Şimdi biz bilmiyor, kestiremiyoruz belki de; insan olmak hangi asli
niteliklere yaslanır, hangi yönsemeye/ufka sahip olmakla eşdeğerdir?
Nasıl bir gelecek tahayyülü bizi daha insan kılar ve hissettirir? Ya
da her birimizin karşısındaki o sorular artık geçiştiremeyeceğimiz
bir şiddetle ortadadır: Kimim ben? Neredeyim, dünyada durduğum yer
neresidir?
Sakat olmak, fark etmektir...
Sakat olmak, sorgulayabilmektir,
Sakat olmak, gündelik yaşamın dayatmalarına kanmamaktır,
Sakat olmak, yaşama -enstrümanların çeşitliliğinden kaynaklanan
uyumsuzluğa dur demek için- dingin bir ritimle yön vermektir,
Sakat olmak, yaşamı herkes için dinlenir kılmaktır,
Sakat olmak, yaşamın kaynağını ve anlamını unutmamaktır.
Dahası, “... kim bir ismi anarsa çağırır ve birisi gelir; randevusuz,
açıklamasız, adının sesle ya da düşünceyle, onun çağırdığı yere.
İnsanın, bu olduğu zaman, kendisini çağıran kelime ölmedikçe, her
şeyin dışında kalmadığına inanma hakkı vardır (Eduardo Galeano)”.
***
Sakat olmak kişiliğimi nasıl mı etkiledi?
Melankolikleştim!
Daha ne olsun?.. |