|
|
|
 |
|
ÖNCE ŞİRİNLEŞİN.
SONRASINA BAKARIZ…
13 Aralık günü, BİRGÜN gazetesinde, Prof. Dr. Kadir Cangızbay
hocanın, “Sakat mı engelli mi?” başlıklı köşe yazısını okuduktan
sonra, yazının bende bıraktığı izleri ve kendi düşüncülerimi
harmanlayıp, sizlerle paylaşmak istedim.
Amacım, gerçekten ayrımsız ve eşit bir yaşamı, beraberce sorgulamaya ve
“hazmetmeye” çalışmaktır.
***
Hocamız yazısında, 15–16 yaşlarındayken bir arkadaşıyla tartıştığını,
tartışma esnasında kendisinin arkadaşını çok ağır biçimde
yaralayacak bir laf ettiğini –ona ‘Yahudi’ dediğini-
belirtiyor ve sonrasında da çekip gittiğini söylüyor.
Yazı şöyle devam ediyor: “Ancak sonra çok utandım, gidip çocuktan özür
diledim, kendisine Yahudi dediğim için”.
Ve Yahudi arkadaşı şöyle cevap veriyor: “Boşuna üzülme. Ben zaten
Yahudiyim”.
Peki, bu olayda bizim payımıza düşen ne?
Hocamız mükemmel anlatmış:
“Kendisine 'Yahudi' demek değil, Yahudi dedim diye üzülmek
aslında en büyük hakaretti. İşte bu yüzden de sakata sakat; yani
körse kör, topalsa topal, kötürümse kötürüm demeyip de yok görme
engelli/özürlü, yürüme vb… engelli/özürlü demek beni hep çıldırtır;
sanki kör, topal vb… olmak bir ayıpmış, dolayısıyla körün ya da
topalın yanında bu kelimeleri telaffuz etmek hakaret olurmuş gibi.”
Devam ediyor Hocamız: “'Engelli/özürlü'lü adlandırmalarda hem korkunç
bir ben-merkezlilik, hem de ikiyüzlülük var. Ben Nisim'e
'Yahudi' diyerek hakaret ettiğimi sanır, sonra da bundan dolayı
üzülüp özür dilerken aslında, Türk olmayı asıl ve doğru, benim
gibi/benden olmamayı ise utanç verici ve insanların yüzüne
vurulmaması gereken bir kabahat addetmiş oluyordum (…)”
Sakat olmayı utanç verici olarak algılayan toplum –ve birey-, bu utancı
gizlemek için, o en acımasız ve ayrımcı güdüsünün, yani
vicdanının, yani ‘şefkatli/merhametli/mütevazı örnek insan
maskesi’nin ardına kuruluyor ve lütfederek, sakatları ve sakatlığı
şirinleştirmeye ve -ancak bu sayede olabileceğini düşündüğü- kendi
“hazmını” kolaylaştırmaya çalışıyor.
Başka bir ifadeyle, “Sen zavallı birisin. Ama ben o kadar iyiyim ki,
senin bu zavallılığını görmezden gelebilirim.” demeye getiriyor.
Bunun için de sakatlığı “örtüyor/gizliyor” ve ona engelli/özürlü
diyor.
Ayrıca birinden, “sen sakatsın/ sen körsün/ sen topalsın” ve benzeri o
“aşağılık” sözleri işitme olasılığına karşı, “küfretse daha iyiydi”
mantığına angaje olmuşken, nasıl olur da başkasına “öyle” hitap
edilebilir ki?!
***
Rusya havaalanında aranan bir zenciyi tarif etmek için, “beyaz gömlek,
siyah ayakkabı giyiyor, elinde de karanfil var” mı deriz, yoksa onca
beyaz tenli içinde cillop gibi kendini gösteren siyah tenine mi
atıfta bulunuruz?
Tabii ki, tenine/rengine vurgu yaparız.
Peki, o teni/rengi tarif etmek için, dokuz takla mı atarız?
Tabii ki, hayır! Bir zenci nasıl tarif edilir ki, zenci zencidir işte;
siyah tenli, bildiğimiz zenci!
Bu kadar basit işte! Zenci nasıl zenciyse, sapsarı saçlı biri
nasıl sapsarı saçlıysa, uzun boylu adam nasıl uzun boyluysa, sakat
da basbayağı bir sakattır. Kördür, topaldır, sağırdır, spastiktir,
otistiktir, geri zekâlıdır.
Bunu söylemek ayıp değildir; çünkü bu tanımlamalar, fizyo-anatomik
bir durumu ifade eder. Aksini söylemek ya da o özelliği (sakatlığı)
yok saymak, insanın doğasına aykırıdır. Dahası, yukarıda değinilen
güdülerin dışa vurumunu çağrıştırır ve bu da olabilecek en büyük
aşağılamadır.
***
Herkes farklıdır: Kadındır, erkektir, annedir, babadır, çocuktur,
beyazdır, zencidir, kızıldır, uzundur, kısadır, şişmandır, topaldır,
kördür, sağırdır, zekidir, yakışıklıdır, Arap’tır, Alman’dır,
İngiliz’dir, Türk’tür…
Bu farklılıklarda yadırganacak hiçbir şey yoktur. Bilakis bu farklar,
doğanın ta kendisidir.
Burada yadırganacak olan, bu farklılıkları bahane ederek “diğerleri”ne
karşı farklı (olumlu ya da olumsuz) tutumlar sergilemektir.
“Çocukları severim, ama yalnız kendiminkileri” demek ne kadar insancılsa,
“yalnız benden olanı, bana benzeyeni, benim gibi düşüneni severim”
demek de ancak o kadar insancıl ve akılla bağdaşıktır.
Aslolan, ‘herkes farklıdır ve/fakat herkes eşittir’ demektir.
Gerisi ya hikâyedir ya da “hazımsızlık”!
***
“’Sakat’ kelimesini bu kadar savundun, ama yöneticisi olduğun sitenin adı
‘Engelliler ve Dostları Kulübü’. Bu nasıl oluyor?”a gelince.
Anlatayım:
“DÜNYA SAĞLIK ORGANİZASYONU (WHO) 1980 yılından beri üç kademeli bir
modelden hareket ederek engelli insanı tanımlamaktadır. WHO'nun bu
tanımı uluslararası bir standart olarak kabul edilmektedir. Bu
tanımlamaya göre engellilik üç aşamadan sonra ortaya çıkmaktadır.
Önce kişide herhangi bir hasar (impairment [bozulma, hasar]) meydana
gelir, bunun ardından ortaya fonksiyonel kısıtlılık çıkar (disability
[sakatlık, yetersizlik]) ve bunun sonucunda sosyal daralma (handicap
[engelli, engellenmiş]) gerçekleşir.”*
Bu tanım ışığında şöyle söylenebilir: Felç olduğum için SAKATIM
ve/fakat aynı zamanda, sakatlığımı bahane eden toplum beni
engellediği için de, ENGELLİYİM.
Dahası, sakatlığımı –engellenmediğim sürece- önem bakımından başta gelen
özelliğim olarak görmüyorum, ama Engelliliğimi, görüyorum.
Onun için de, ‘Engelli’ kelimesini kullanmayı daha doğru buluyorum.
Çünkü bu ifadede ENGELLENMİŞLİK vurgusu vardır. Ve bu vurgu sayesinde
dikkatler farklılığa (sakatlığa) değil, engellenmişliğe
çekilmektedir.
Daha da önemlisi, ENGELLEYİCİ tutumlarından dolayı birileri
(toplum ve devlet) “suçlanmış” ve çözüm için üzerlerine sorumluluk
da yüklenmiş oluyor.
***
Sonuç olarak:
Çevresel, fiziksel, mekânsal koşullar toplumsal tutumlarla birlikte
bireyi ENGELLİ kılmaktadır.
Devlet ve Toplum, bu engellenmişliğe bir son vermek ve sakatları
ÖZGÜRLEŞTİRMEK ZORUNDADIR.
İşte bu sorumluluğa vurgu yapmak ve sakatlığıma değil de engelliliğime
dikkat çekmek için, toplumsal/sosyolojik tanımlamalarda ENGELLİ
kelimesini kullanmayı tercih ediyorum.
* Yrd. Doç. Dr. İsmail Tufan /
H.Ü. Sosyal Hizmetler Y.O. Öğretim Üyesi |
|
|
|
|