Hastane Anılarım 3
Ve kötüler ne denli zarar
verirlerse versinler,
iyilerin verdiği zarar en zararlı
zarardır.
Nietzche
Bundan önceki iki yazımı
okuyan kişilerin, bu yazıları okurken –ve sonrasında- neler
düşündüğünü anlamaya çalışırken, geçtiğimiz günlerde Amerika’da
doktorasını yapmaya giden Gökhan dostumun İngilizceden dilimize
çevirdiği bir makale geldi aklıma.
Makalede Garland Thomson, -medyada- engelliliğe ilişkin dört farklı
temsil biçimi olduğundan bahsediyordu:
Birincisi, ‘Kahramanlaştırıcı Temsil Biçimi’ydi. İzleyicinin
hayrete düşmesini teşvik ediyordu;
İkincisi, ‘Duygusal Temsil Biçimi’ydi. İzleyiciye şefkatle tepeden
bakmasını (aşağı görmeyi) öğretiyordu;
Üçüncüsü, ‘Egzotik Temsil Biçimi’ydi. İzleyiciyi yabancı bir
nesneye uzaktan bakmaya koşulluyordu;
Ve dördüncüsü, ‘Gerçekçi Temsil Biçimi’ydi. İzleyiciye incelediği
nesneyle yan yana gelmesini tavsiye ediyordu.
Gelen değerlendirmelere baktığımda, gerek benim yazdıklarımı, gerekse
diğer sakat dostlarımın yazdıklarını okuyanların büyük bir
çoğunluğunun, birinci-ikinci ve üçüncü bakış açısını yansıtan görüşü
içselleştirdiğini; çok azının olayları Gerçekçi biçimde
değerlendirebildiğini söyleyebilirim.
Bunu ilk sezdiğimde şaşırmıştım doğrusu.
Zira ne hayrete düşürecek -ya da küçük görülecek- bir yaşamım vardı, ne de uzaydan gelmiştim (sakat
kalmama sebep olan şey, her an herkesin karşılaşabileceği kadar
yakındaydı).
Elbette herkes okurken aynı şeyleri anlamaz/düşünmez/umursamaz.
Ama ben gene de- yazma amacıma uygun olarak- bu ve benzeri yazıları
okuyan herkesin -ya da en azından çoğunluğun- Gerçekçi bir
bakışla okumasını diliyorum/umuyorum.
Çünkü bu olaylarla karşılaşanlar ne Kahraman, ne Kurban, ne
de Egzotiktirler; sadece İnsandırlar.
***
Başlıyoruz!..
— Merhaba Bülent, ben avukatınım.
— Merhaba
— Çok geçmiş olsun. İyi gördüm seni; şu mahkeme sürecini de atlatalım...
— Evet, iyiyim, sağ olun. Mahkeme süreci ne demek? Ne olacak şimdi?
— Sıradan rutin işler aslında. Olayda silah kullanıldığı ve ölü-yaralı
olduğu için bir mahkeme süreci olacak. Bizim buradaki amacımız,
senin masumiyetini kanıtlamak.
— İyi ya, o zaman bu konuda zorluk çekmeyiz. Çünkü hem benim silahımdan
kurşun atılmadı, hem de ölü ve yaralı kişiler bizden.
— Evet, bence de çok zorluk çekmeyeceğiz bu konuda. Şimdi bana olayı en
ince ayrıntısına kadar anlat bakalım...
Ve anlatmaya başladım; neden olduğunu, nasıl olduğunu, kimlerin olduğunu,
öncesini-anını-sonrasını...
“Tamam” dedi avukatım, “hiçbir sorun yok. İfadeni aynen bu şekilde
verebilirsin.”
Tamam, dedim. Peki, ne zaman, kime vereceğim ifademi?
“Şimdi” dedi, “dışarıda bir polis arkadaş var, ona yazdıracağız. Ben de
yanında olacağım. Heyecanlanma ve olayları bana anlattığın gibi
anlat memura”.
Tamam, dedim.
Ve birkaç dakika sonra bir polis memuru girdi odaya.
O da ne! Bu polis, vurulduğum anda yanıma gelen ve ağzımdan dökülen
sözcükleri bir kâğıda yazan polisti. Hatırladım. İyi adamdı.
“Merhaba Bülent” dedi, babacan bir tavırla.
Merhaba, dedim. Hatırladım sizi...
Meğer olay anından beri sürekli
hastanedeymiş. Ben sorun yaparım düşüncesiyle, yanıma gelmemiş;
karşımdaki odada kalıyormuş.
“İyi kurtardın Bülent” dedi,
“çok ciddi yaralanmıştın. 27 kovan topladık olay yerinden. Oradan
sağ çıkman büyük şans.”
Evet, dedim, büyük şans.
Ve avukata anlattıklarımı bir defa da polise anlattım; ifademi yazdı,
avukatım okudu ve imzaladım.
“Gece buralardayım” dedi giderken polis memuru, “görüşürüz”.
Görüşürüz, dedim.
Dedim ama ilk kez tedirgin
oldum. Ben gibi birinin ne işi olurdu polisle! Neyse, bir an
önce bitsin de...
Polis memuru odadan
çıktıktan sonra avukat birkaç şey daha söyledi; kısa bir süre içinde
bir yargıç gelip ifademi alacakmış. Sonrasına bakacakmışız... Ona da
aynı ifadeyi vermem yeterliymiş.
Tamam, deyip avukatı da yolcu ettik.
Ektiklerimi Topluyorum
Gün boyu ziyaretçilerin biri girip biri çıkıyordu. Tanıdık tanımadık
onlarca insan.
Biri geldi mesela; kapıdan kafasını uzattı gülerek ve “merhaba” dedi.
“Merhaba” dedik.
“Hatırladınız mı?” dedi, “hastaneye ilk geldiğinizde sizinle ben
konuşmuştum”.
Hatırlayamamıştım.
“Hani benden öpücük...”
Aaaa! Hatırladım, dedim. Nasılsınız?
“İyiyim. O zaman öptürmemiştim sağlık durumunuzdan dolayı... Eğer
isterseniz şimdi öpebilirsiniz.” dedi gülerek ve dostça.
Keyiflendim tabii. Sağ olun dedim, şimdi de ben istemiyorum.
Gülüştük...
Odadakiler ne olduğunu anlayamamıştı.
Kısa bir sohbetin ardından hemşire odadan ayrıldı, ben de odada merakla
bekleyenlere durumu anlattım.
Çok eğlenceliydi...
Ben bunu anlatınca, odadakiler de hatırlayıp anlatmaya başladılar:
“Dün bir doktor geldi seni ziyarete, ama uyuduğun için görüşemediniz”
Kimmiş? Diye sordum
“Seni olay yerinden alan ve buraya getiren doktormuş. Bize iletsin diye
birşeyler söylemişsin. Onları söyledi.”
Hatırladım. Ambulansta beni yaşama döndüren genç doktordu. Ölürsem,
aileme birkaç şey iletmesini istemiştim. Sözünde durmuştu demek.
Eeee, dedim, ne dedi?
“Söylediklerini iletti. Bol bol da selam söyledi”.
Aleyküm selam, dedim. Sağ olsun.
Sonra, babamın cenazesi dolayısıyla o ana kadar yanıma gelememiş olan
annem ve kardeşlerim geldi.
Annemin yüzünün simsiyah olduğunu, kız kardeşimin üzgün ama gülümser,
erkek kardeşimin ise sakin ve güçlü olmaya çalıştığını hatırlıyorum.
Başka bir şey hatırlamıyorum.
Son Gecem
Hastanedeki son geceyi canım dostum Ersel’le geçirdim.
Odanın konforundan, hemşirelerin güzelliğinden, ziyaretçilerin
kalabalıklığından ve hastane salonundaki akrabalarımdan konuşup
güldük bol bol.
Biraz televizyon izleyip uyuduk.
Nispeten kolay ve acısız bir gece geçirdiğimi hatırlıyorum.
Sabah kalktık, kahvaltı yaptık, önce hemşireler ve sonra doktorum geldi.
Gelir gelmez de hemşireye bağırmaya başladı.
Yine kalemi aldı eline
— Gözlerini kapat
Kapattım.
— Kalemi hissettiğinde söyle
— Tamam
— ... Hissediyor musun?
— Hayır.
— ... Şimdi?
— Hayır
— ... Şimdi?
— Tamam. Hissettim!
Düne göre bir santim alttaydı hissettiğim yer. Oooo! Bu hızla giderse
kısa sürede ayağa kalkabilirim, diye düşündüm.
“Güzel” dedi, soğuk bir ifadeyle ve gitti.
Doktorun agresifliğini görünce, herhalde dedim, bu sabah bir şeye morali
bozulmuş.
Kısa bir süre sonra bir bayan hâkim geldi yanıma; yanında bizim polis
memuru.
Avukatım bahsettiği için bekliyordum, ama bu kadar çabuk geleceğini
düşünmemiştim doğrusu.
Olayı sordu.
Anlatmaya başladım.
Arada sözümü kesip sorular sordu
Anlattım yazdı, anlattım yazdı.
“Geçmiş olsun” dedi ve gitti.
Oh be, dedim, bunu da atlattık.
Oysa bu aşama, birazdan yaşanacak krizin düğmesine basılmasından başka
bir şey değilmiş.
Ve Kriz
Hâkimi yolcu ettikten birkaç saat sonra dışarıdan gürültülü konuşmalar
duyarak dikeldik.
Kulak kabartarak ne olduğunu anlamaya çalıştık.
Sesler gittikçe yaklaştı ve odanın kapısı açılıverdi;
Önde bir jandarma subayı, arkasında avukatım, onun arkasında silahlı
birkaç er ve en arkada da bizimkiler...
“Olur mu hiç güzel kardeşim?” diye soruyordu avukatım, “müvekkilim henüz
sağlık yönünden buna hazır değil ki!”.
“Ben bilmem komutanım”, diyordu jandarma subayı. “Doktor sağlık yönünden
bir sakınca yoktur diye rapor verdi”.
“Allah Allah! Nasıl verir bu haldeki bir hastaya bu raporu. Bir yanlışlık
vardır bu işte. Siz aşağıda birer çay için, ben konuşayım doktorla”
“Peki” dedi subay, “konuşun siz”.
Ve odadan çıktılar.
— Neler oluyor?
— Bilmiyorum. Ama nasıl olmuşsa doktorun senin sağlık durumunun
jandarmaya teslim edilmende bir sakınca yaratmadığına dair bir rapor
vermiş.
— Yahu nasıl verir? Daha yeni çıktım yoğun bakımdan...
— Bilmiyorum, şimdi doktorunla konuşmaya gidiyorum. Sen takma kafana
bunları...
Dedi ve doktorla görüşmek için çıktı odadan avukatım.
Şok olmuştuk.
Dışardan haberler gelmeye devam ediyordu;
Adli bir olay olması dolayısıyla, jandarma nezaretinde bulunmam
gerekiyormuş. Ve doktor “sağlam” raporu verdiği için hastanede
değil, cezaevine tutulacakmışım!
Kâbus!
Teyzem başta olmak üzere herkes telefonlara sarıldı.
Tanıdık ne kadar bakan, milletvekili, amir varsa, herkes aranıyor ve bu
saçma gidiş durdurulmaya çalışılıyordu.
O hengâmede doktorum geldi.
Nasıl olur da beni ceza evine götürmelerine izin verirsiniz, dedim.
Birşeyler söyledi.
İnanılmaz bir şekilde agresif ve olumsuz tavırlar sergiliyordu.
Kararından dönmedi!
Sonradan öğrendik ki, doktor
bizim kalabalıklığımızı görünce, bizi mafya sanmış. İdealist
biri olduğu için de, madem bu haltı yediler, cezalarını
çeksinler... diye düşünmüş. Aradan 1-2 sene geçip, İstanbul’a
bir konferansa geldiğinde ziyaretine gitmiştim. Lokum gibi
adamdı...
İnat etti!
Cezaevine Gidiyorum!..
Saat öğleden sonra dört civarıydı.
Jandarmalar geldi.
— Sizi cezaevine nakledeceğiz
— Nasıl yani?
— Şimdi siz hastanede yatarsanız, sizin başınıza 2 nöbetçi koyulması
gerekir. Ve şimdi bu personel yok.
— Nasıl olur! Yoğun bakımdan yeni çıktım ve mutlak bakıma ihtiyacım
var...
— Biz anlamayız. Emir böyle!
— Yahu ben ne yaparım cezaevinde, ölürüm orda. Tıbbi ihtiyaçlarım bir
yana, tuvalet ihtiyacım dâhil, tüm konularda birilerinin mutlak
yardımını almam şart!
"Iııh!" dediler, "emir!".
Kurtuluş yoktu
İronik bir şekilde, 18 ay jandarma olarak görev yapıp, cezaevinde nöbet
tuttuktan, mahkûm getirip-götürdükten sonra, aradan tam bir sene
geçmişti ve ben başka bir cezaevine, “torunlarım”* tarafından
götürülüyordum.
O sırada avukatım geldi.
“Tamam” dedi subaya, “ben komutanınızla görüştüm. Şimdi bir devlet
hastanesine gideceğiz ve orada yatışımız yapılacak.
Meğer avukatımın kendisi de asker kökenliymiş. Henüz yeni emekli olmuş.
Askeriyede okutulan birkaç kitabın da yazarıymış aynı zamanda.
Camiada saygın biri yani...
Rahatlamıştık!
Gün bitiyor ve mesai sonu geliyordu.
“Eğer mesai bitmeden yatışı olmazsa, cezaevine götürmekten başka
yapabileceğimiz bir şey yok” demişti komutan.
Büyük bir aceleyle hazırlıklar başladı.
Sürekli benimle ilgilenen hemşire geldi yanıma, “merak etme” dedi, “ben
sürekli yanındayım. Seni ambulansla Numune hastanesine götürüp,
ilaçlarınla birlikte oradaki doktorlara teslim edeceğiz.”
Dünya iyisi bir hemşireydi.
Paldır-küldür çıktık hastaneden ve Numune hastanesine yetişmek için
sirenler eşliğinde yola koyulduk.
Yanımda Ersel kardeşim vardı; yaşananları bana belli etmemeye
çalışıyordu...
Numune Hastanesi
Mesainin bitmesine yarım saatten az bir süre kala Acil Servis’in önünde
park etti ambulans.
Bizimkiler oradaydı.
Teyzem ha bire birilerini arıyor ve hastaneye yatışımın yapılmasını
sağlamaya çalışıyordu.
Ambulanstaydım.
Yanımda hemşire vardı. Belli etmemeye çalışsa da, yaşanan kâbusun
etkisindeydi O da.
Sakinleştirici iğne yaptı bana.
Sersemledim!
Uyur-uyanık bir haldeydim. Gerisini gerçek anlamda kâbus gibi
hatırlıyorum.
Tam mesai bitimi olduğu için, içerde doktor bulunamıyordu.
Neyse ki, araya konulan hatırlı insanlar aracılığıyla hastanenin değişik
servislerinden doktorlar geldi sırayla.
Hepsi bir bir bakıyor ve “bizim servislik bir durum yok” deyip, çekip
gidiyorlardı!
Yedi kurşun yaram vardı, burnum dâhil her yanım sargılıydı, -o anda
bilmesem de- felç olmuştum, ama tüm bunlar benim hastaneye yatışımı
sağlayamıyordu!
Kâbus devam ediyordu...
Dakikalar ilerledikçe başımdaki rütbeli, “saat geçti. Cezaevine gitmemiz
gerek” diye söylenip, ortalığı velveleye veriyordu.
Herkes gerim gerim gerilmişti.
Kısa bir süre sonra, “tamam” diye gürledi teyzem! “Şimdi acilden bir
uzman geliyor ve yatışımızı yapıyoruz”
Mutluluktan deliye dönmüştük.
Sonunda kendimizi hastaneye kabul ettirebilmiştik!
Hayatımda görmediğim, hatta adını bile bilmediğim akrabalarımız devreye
girmiş ve gerekli “torpil”e ulaşmıştı!
O zaman bana yaptıkları
iyilikleri hala saygı, sevgi ve şükranla anarım. O süre
zarfından hep iyi insanlarla karşılaştım. Yardım etmek için
herkes koşturdu. Asla haklarını ödeyemem. Sağ olsunlar.
Birkaç dakika sonra
beklediğimiz doktor geldi.
Herkes ağlamamak için kendini zor tutuyordu.
Esaslı bir doktordu.
Önce oradaki herkesi bir güzel fırçaladı.
Sonra hastaneye yatışımı yapmayan doktorlara verip-veriştirdi.
Sonra yanıma gelerek, “merak etme, şimdi yatışını yapıyoruz; sıkma
canını” diye moral verdi bana.
İlk kez gerçekten rahatlamıştım.
Ambulanstan çıkarıldım.
Herkes ağlamakla gülmek arasında gidip geliyordu.
Hemşireyle vedalaştım.
Tam hastaneye gidiyorduk ki, jandarma, doktora yanaşıp, “doktor bey,
mahkûm koğuşuna yatış yapsaydık” dedi.
Demez olaydı! Doktor bir gürledi, “bu adam mahkûm değil, hasta” diye...
bir de ekledi, “bu adama bir şey olursa eğer, hepinizi dava
ederim”...
Oooh! Değmeyin keyfimize.
Biraz sonra hastane koridorlarından geçip, acil yoğun bakım odasına
gelmiştim.
10-15 yataklı, geniş bir odaydı burası.
Tüm işlemler hallolmuştu.
Yatışımı yapan doktor yanıma gelip işlerinin olduğunu, ama merak edilecek
hiçbir şeyin olmadığını, sürekli yanıma gelip-gideceğini söyleyip,
ayrıldı yanımızdan.
Doktorun gitmesiyle birlikte kendimize gelmeye başlamıştık ki, bir baktım
iki jandarma eri ve bir komutan ayaklarımın dibinde bir şeylerle
uğraşıyor.
Ne oluyor diye kafamı kaldırdım, o da ne! Ayağımdan karyolaya
kelepçelemeye çalışıyorlar!
Kardeşim ne yapıyorsunuz! Yardımsız yan bile dönemiyorum, beş kişi
gelseniz ancak taşırsınız beni! Hem ben suçlu muyum?
"Iııh, emir!"miş. Mahkûm kaçmasın diye ayağından kelepçelenirmiş yatağa;
hep öyle yaparlarmış!
Haydaaa!
Yeniden telefonlar...
Yeniden hatırlı kişiler...
Kelepçe iptal
Ve tabi ben de!
“Etrafa bir bakıyorsun bu anlarda, her şey hala rüya gibi geliyor.
Kâbus dememek için. Sanki her an uyanıp kendini evinde, 1.60’lık
yatağında bulabilirsin.
Nah bulabilirsin”**!!!
Not: Devam edecek...
* Kendisinden tam bir sene sonra gelen askere, Jandarmada, “torun”
denir.
** Baskın Oran’ın, “nerde o eski mapusaneler” isimli, o enfes
günce-kitabından alınmıştı. |