ENGELLENMEYE BOYUN EĞMEK
Ülkemizde sakatların onlarca sorunu vardır.
Sakatlar iş, eğitim, sağlık, sosyal/kültürel etkinliklere katılım vb.
birçok alanda ciddi anlamda ayrımcılığa uğra(tıl)makta,
engellenmekte ve bunun sonucu olarak da yaşamın dışında kalmaya
itilmektedirler.
Hatta bu ayrımcılık bazen öyle güçlü olmaktadır ki, sakatlar, engellerle
uğraşmaktan bıkmakta ve zorunlu olarak “dışarıda” kalmayı seçer hale
gelmektedirler.
Fakat süregelen bu açmaza karşılık, ülkemizde ‘Engelli Hareketi’
bir türlü doğ(urtul)amamıştır.
Yani sakatlar onca sorunlarına karşın ne tepki gösterebilmiş, ne çözüm
önerileri ortaya atabilmiş, ne de tabanı geniş -ve hareketli- bir
örgütlenme içerisine girebilmiştir.
Peki, bu neden böyle oluyor?
Neden sorunlar karşısında mağdur durumda kalan –sakat- insanlar,
yaşamlarının bu çekilmesi zor yükünü hafifletmek için bir şey
yapmıyor ve/veya yapmaya çalışanlara yeteri kadar destek olmuyor?
***
Çünkü:
1- Toplumun genelinde alışılagelen yaşam kalitesi/standardı çok düşüktür;
ve birçok nedenle sürdürülen yardımlaşma geleneği, herkesin, bu
minimum yaşam kalitesinin içinde kalmasını sağlayabilmektedir.
Bir başka deyişle herkesin –tabi sakatların da-, aç kalmayacak kadar
yiyeceği, sokağa çıkabilecek kadar giyeceği, donmayacak kadar
yakacağı ve spor sayfası okuyup, kadın programları dinleyecek kadar
eğitimi, –hayırsever(!)- devlet ve vatandaşlar tarafından
karşılanmaktadır.
Yani –sakat- insanların yaşam kalitesi hiçbir zaman dibe vur(durul)mamaktadır.
Bu yüzden insanlar “buna da şükür”e angaje olmakta ve ortada mücadele
edilmesi gereken bir şey gör(e)memektedirler.
Bu durum karşısında, hayırseverlik ve yardımlaşmanın ulviliğinden dem
vurup, ortada bir sorunun olmadığını söyleyebiliriz. Ne var ki bu
söylem, biçok şeyin gözümüzden kaçmasına sebep olabilir:
Unutmayalım, insanların kaderlerini birilerinin hayırseverlik insafına
bırakmak hiç de uygar bir yaklaşım değildir. Çünkü yurttaşların
yaşam kalitesini en üst seviyede tutmak ve herkese eşit iş, eğitim,
sağlık koşulları sunmak, ‘Sosyal Devlet’in olmazsa olmazıdır;
bu konularda tek muhatap devletin kendisidir.
Biraz daha vurgulamak gerekirse: Yurttaşların çeşitli hakları vardır. Bu
haklardan en temeli insanca yaşama hakkıdır, ki bu hak
kimsenin kimseye bir lütfü olmadığı gibi, kimsenin inisiyatifine de
bırakılamaz.
Hâl böyleyken, birilerinin hayırseverliği ile yaşamayı kabul eder ve
verilenlere razı olursanız, devlete ödevlerini unutturmuş olacağınız
gibi, “hayır, hayır yapanın gönlünden koptuğu kadardır ve yardım
alan kişi hayırsevere minnettardır” olarak formüle edebileceğimiz
bir mantık göz önünde tutulduğunda, insanca yaşama hakkını isteyen
bir sakat, bu temel hakkı için bile birilerine minnet duyar hale ge(tiri)lmiş
ve haklar sadakalaştırılmış olacaktır!
2- Toplumun çok büyük bir çoğunluğunun aynı –kötü- standartlarda yaşadığı
ve doğal olarak sakatların da herkes gibi yaşamaktan başka çaresinin
olmadığı düşüncesi hâkim kılınmaktadır.
Bu söylem, sakatların (da), her şeye boyun eğmesine ve
-alternatifsizliğin doğurduğu çaresizlikle- toplumsal değişim için
aşağıdan yukarıya doğru “iteleme” rolünden uzaklaşmasına yol
açmaktadır.
Hatta daha da kötüsü, bu durumu içselleştiren insanlar, bir süre
sonra bu kötü durumun en büyük savunucusu oluverirler. Gorki’nin
dediği gibi, bu insanlar: “[Farklı bir şey söyleyenlerin] kendi
yaşamlarına bir şey karıştıracağından ve bu yaşamın bütün ağırlığına
rağmen, sakin, hüzünlü ve düzgün akışını bozacağından korkarlardı.
Bu insanlar yaşamın kendilerini her zaman aynı güçle ezmelerine
alışmışlardı ve daha iyiye götürecek bir değişiklik beklemeksizin,
tüm değişikliklerin sadece zulmü arttıracağına inanırdı.”.
Yani varolan duruma razı olanlar, bırakın daha iyisini hayal edip
istemeyi, çoğu zaman, hayal edip isteyenlere karşı durur ve
aldırmazca hatta bazen kızgınlıkla cephe dahi alırlar.
Bir başka deyişle varolan düzende en çok ezilenler, ironik bir şekilde,
düzenin en büyük savunucuları olur çıkarlar!
***
“Politika gerçek yüzünü, ancak sırtını dönmüş olduğu insanlara gösterir.
Antik demokrasi gerçek yüzünü kölelere, kadınlara ve çocuklara
göstermişti. Modern demokrasi ise artık kölelere, hatta kadınlara ve
giderek yabancılara olmasa bile, hala çocuklara [ve sakatlara]
gerçek yüzünü göstermeye devam ediyor. Öyleyse, bugün reel
politikanın gerçek yüzünü görebilmek için, onun sırtını dönmüş
olduğu insanlara, özellikle de çocuklarla [ve sakatlarla] olan
ilişkisine bakmak gerek” *
Bakınca ne görüyoruz?
Eğitimsizlik, işsizlik, sağlıksızlık, ulaşımsızlık, yani ayrımcılık, yani
yaşamın her alanında dışlanmışlık!..
Nereden bakılsa yanlışlarla dolu olan günümüz reel politikasından en çok
ezilen kesim olan bizlerin, bu politikaya kaşı durması, insanlık
onurunun kaçınılmaz gereğidir.
Tüm sakatları, engellenmişliğe boyun eğmemeye ve politika yapıcılara
karşı cüretkâr olmaya davet ediyorum.
Hiçbir sakatın köşesine çekilmeye ve önüne atılan kırıntılarla yaşamayı
tercih etmeye hakkı yoktur.
Daha iyi bir yaşam mümkündür.
Yeter ki umudumuzu yitirmeyelim ve mücadelemize sahip çıkalım.
* Şükrü Argın, “Politika,
çocuklar ve sol politika” Birikim Dergisi, Sayı192. |