ÇALIŞAN BİZDEN DE,
ÇALIŞMAYAN DEĞİL Mİ?..
Bugünlerde forumumuzda çok yararlı bir konu tartışıyoruz.
Tartışmaya sebep olan şey,
bir derneğin, internette dolaşan (aslında, yaklaşan Kurban Bayramı dolayısıyla yeniden ortaya çıkan demek daha doğru olur), sakatlığı ve engellileri kullanarak ajitasyon yapıp, bu sayede “yardım” toplamayı hedefleyen ilanı.
Bahsi geçen ilan, hem biçim hem de içerik açısından, olabilecek en kötü
dille yazılmış. Her iki açıdan da birçok şey söylenebilir ve
söyleniyor. Ama bu yazının konusu o değil.
Bu yazıda, bahsi geçen ilan konusu forumda tartışılırken, bir dostumuzun
(Gökhan) dikkat çektiği çalışma-çalışan kavramlarına değinmeye
çalışacağım.
Gökhan diyor ki: “"engelliler adına" çalışan bir derneğin baskın
siyasetinin para toplamak olması, adı üstünde bir "siyaset", ve çok
hatalı bir siyaset, önceki sayfalarda eleştirildi zaten. Ama buradan
yola çıkıp da dilenen engellilerin kendilerini "engellilerin
önündeki en büyük engel" vs. olarak görmek yanlış olur sanki. Ya da
şöyle söyleyeyim: çalışan-üreten / çalışmayan- üretmeyen vs.
bunlar elbette analitik kavramlar olarak çok kullanıldı,
kullanılıyor. Ancak, 'çalışanı' kutsayıp, çalışmayanı aşağı
görmekle fazladan bir işlem yapıyoruz: bu karşıtlığa bir değer
atfediyoruz.
Engellilerin konumu, bu çalışmanın kutsallaştırılmasının altını
oyabilecek bir konum gibi görünüyor oysa. Sakatlanmış bedenin
kendisi, sistemin talep ettiği ideal işçiden farklılaşıyor. İşte tam
da bu konumun sayesinde "çalışma"yı, bugün çalışma kavramından
anlaşılan şeyin kendisini sorgulayabilecekken, tam tersine
engelli bir kesimi çalışmadığı için suçlamak da yine biraz
hatalı bir siyasi taktik değil mi?
Yani, birilerine, bizim de bir şeyleri aynı engelsizler gibi
'becerebileceğimizi' kanıtlamak yerine, 'becerikli olma'nın
kriterlerini sorgulamak daha uygun, eleştirel bir strateji olmaz mı?
“Bakın biz o ahlaksız, dilenci engellilerden değiliz” demek yerine,
ilkin dilencilerin dilenmesinin nedenlerini vurgulamak, sonra da tam
da bu nedenlerin kendilerine, iktidarın çalışma-çalışan kurgusuna
karşı çıkmak daha iyi olur gibi.”
Çok güzel anlatmış Gökhan. Yazdıklarına aynen katılıyorum.
Konuyla ilgili olarak bir kaç şey de ben söylemek isterim.
Varolan egemen ideoloji, doğaya ve yaşama ilişkin her şeyi metalaştırıp
pazarlarken ve dahası, her şey “daha fazla kâr için”leştirilmişken,
sakatlığın da kâra dönüştürülmek istenmesi, kaçınılmaz bir olgu
haline gelmiyor mu?
Öyle ya, manken, güzelliğini; şarkıcı sesini; fahişe, bedenini; akıllı,
beynini; güçlü, gücünü; polis, copunu; torpilli, “dayısını” ve sonuç
olarak, herkes, her şeyi ve herkesi kullanabilirken, sakatlar niye
sakatlığını kullan(a)masın?
Mademki oyunun kuralı bu ve dahası yaşamak için “ne yaparsan yap”
acımasızca dayatılıyor, o halde, “sakata bir sadaka” da pekalâ bir
kazanç, pazarlama –ve hatta dayatılan şekliyle yaşam- biçimidir.
Öyleyse, ya sistemin tamamına, yani hem “herkese hak ettiği kadar”a hem
de “her şey mübah”a karşı çıkmalıyız, ya da yazıya konu olan ilanı,
bir pazarlama yöntemi olarak kabul etmeliyiz.
Bir başka deyişle, bu düzene “Evet” diyenler, bu pazarlama argümanına da
“Evet” demek zorundadırlar.
O halde kaçınılmaz olarak tercihimizi yapmalı ve:
Tabii ki, sistemin bütününe karşı çıkmalıyız.
Tabii ki, “herkese emeğine göre” ilkesinin değil de, “herkesten
yeteneği kadar ve herkese ihtiyacı kadar” ilkesinin geçerli
olmasına odaklanmalıyız.
Tabii ki, devletin, herkese, doğumundan ölümüne değin, güvenceli bir
gelir sağlaması için çalışmalıyız.
Tabii ki, ekonominin “insanlaştırılması”nı istemeliyiz.
Zira demokrasi, toplumun ve doğanın nimetleri kadar, güzelliklerini de
adilce bölüşme düzenidir*;
dahası, demokrasinin olmazsa olmazı da “sosyal refah”tır.
Kurtuluşumuz -aslında insanlığın kurtuluşu- ancak bu ilkelere sarılmakla
mümkün olacaktır.
Kaldı ki, artık ne doğanın bu hızla üretmeye ve tüketmeye, ne de
insanların bu kudurgan ve barbar yaşam şekline dayanmaya takatleri
vardır.
1968 Mayısında, Paris’te duvarlardaki afişlerden birinde şöyle
deniyormuş: “Kimsenin girmediği yollara gir yürü; kimsenin
düşünmediği fikirlere aç kafanı!”
O halde Server Tanilli hocamıza kulak verelim:
“Bir başka dünya, daha insanca, daha adil bir dünya mümkündür. Onun
kurtuluşuna, her insan kendi testisinin büyüklüğü oranında su
taşıyacaktır, taşımalıdır.”
Kolay gelsin efendim...
* Server Tanilli, Değişimin
Diyalektiği ve Devrim |