|
|
|
 |
|
OLAYLAR ve İNSANLAR
İlk ve Ortaokul tarih kitaplarından aklımda kalan bir konu vardır: İlkel
kent devletlerinden birinde, her çocuk belli bir yaşa geldiğinde
görevlilerce kentin yakınındaki ormanlık ya da dağlık bir bölgeye
götürülür ve tek başına bırakılırmış. Bir kaç gün sonra aynı
görevliler gelir, çocuk eğer hâlâ sağsa kente geri götürürlermiş.
İnsanların özürlü ya da sağlam olup olmadıklarını sınamak için ne vahşi
bir yöntem değil mi? Kanı donuyor insanın. Aslında benzer yöntemler
20. yüzyılın ilk yarısında, Hitler Almanya’sında da uygulanıyordu.
Belki hâlâ dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanıyor. Ancak, önemli
olan olayın tarihi değil, olayı yaratan düşüncenin ilkelliği ya da
çağdışılığıdır.
Bir başka olay: Geçenlerde İsveç’e giden bir tanıdıkla konuşuyorduk.
Kenti şöyle bir gezdikten sonra, İsveçli arkadaşına “Sizin ülkenizde
de amma çok özürlü varmış” der. Arkadaşı güler. “Sizin ülkenizde
daha çok var, ama sokağa çıkamazlar. Çünkü; ne yollarınız ne de
binalarınız özürlülerin dışarı çıkmasına uygun değil.” Bunun tam
tersi bir olayın da Türkiye’de yaşandığını hepimiz biliyoruz.
Avrupalı bir turist ‘Türkiye’de özürlü yok mu, sokaklarda hiç
rastlamadım’ diye şaşkınlığını belirtmişti. Ama yine söyleyelim:
Olayın yeri ve tarihi önemli değildir. Önemli olan olaya, olaylara
bakış açısıdır, zihniyettir. Türkçesi ‘anlayış’tır.
İnsana insan gözüyle bakmak yerine, cinsiyetini, derisinin rengini,
dilinin anlaşılıp anlaşılmadığını ya da özürlülüğünü ön plana
çıkararak o gözle bakmak; önce bakan insanın, sonra o insanların
oluşturduğu toplumun yapısını, dünya üzerindeki yerini belirler.”
Bakış Gazetesi, Sayı 9, Samsun Eylül 1996 |
|
|
|
|