|
|
|
 |
|
İYİLİK ÜZERİNE
William SAROYAN, demiştir ki: “Herkes - kendi gördüğü şekliyle - kötü bir
dünyada yaşayan iyi bir insandır.” Bir de “Karşındakini parmağınla
göstererek iyi ya da kötü olduğunu söylerken diğer dört parmağının
da kendine dönük olduğunu unutma!” diyen bir atasözü vardır. Bu iki
sözü bir arada kullanıp düz mantıkla olaya baktığımızda “kötü”
kavramının sonunu getiririz. Öyle ya “kendini dört kez iyi kabul
eden insan karşısındakilerin bir kez olsun iyi olduğunu
kabulleniyor” demektir. O halde derdimiz nedir? Her şeyin güllük
gülistanlık olması gerekmez mi?
Önce, hiçbir sağlıklı insan yaptığı herhangi bir işi “yanlış yapıyorum”
diye yapmaz. Yaptığı işin yanlışlığını sonradan fark ederek düzeltir
ya da düzeltmez o ayrı konu. Ama bir işi yapmadan önce ya da
yaparken “doğru” olduğunu tahmin ederek yapar. Böyle olduğunda;
herkes kendine göre “iyi”sini yaparsa “kötü” kalmaz demektir.
Bu durumda “kötülük” denilen olgu acaba UFO’larca uzaydan mı getiriliyor?
Ya da Van Gölü Canavarı gibi denizlerin dibinde saklanıp canı
sıkıldıkça ortaya mı çıkıyor? Hiçbiri değil. Ayaklarımızı yere
basarak doğru tahliller yaparsak görürüz ki “iyilik” de, “kötülük”
de “insanların” eseri. Elle tutulup gözle görülmeseler de sonuçları
bütün insanlığı yakından etkileyen bu çok geniş boyutlu iki kavram
üzerine kitaplar yazılmıştır. Daha da yazılacaktır. Burada üzerinde
durmak istediğimiz yan; bu kavramların insan topluluklarının
yaşamına nasıl girdiği, onları nasıl etkilediği.
Toplumların ekonomik ilişkileri içerisinde “DURUMLARI ve ÇIKARLARI”
birbirine taban tabana zıt iki ayrı insan kümesi vardır ki işte
sorunun asıl kaynağı buradadır. Bu kümelerden bir tanesi diğerinin
üzerindeki egemenliğinin sürmesini ötekisi de kalkmasını ister.
Bunun savaşı yapılır. İşin şaşılası yanı, bu savaş mertçe
yapıldığında ortaya ‘kötülük’ diye bir olgu çıkmaz. Savaşın adı
konmuştur. Taraflar saflarını bilirler. Ona göre davranırlar. Ama
gelgelelim bir taraf diğer tarafı arkadan ya da içerden vurmaya
kalkınca işin rengi değişir. Ortalığı bir toz duman sarar ki göz
gözü görmez. Kan gövdeyi götürür. “Kötülük” Canavarı ortaya çıkar.
Bu insan kümelerinden birisi diğerine ait olan hemen her şeyi, başta emek
gücü olmak üzere inançlarını, düşüncelerini, kültürünü, duygularını,
cinselliğini, yaşını, güzelliğini, özürlülüğünü sömürmek ister.
Diğeri de bu davranışa gücünün yettiğince karşı koyar. Savaşır. Ya
da koyamaz. Alabildiğine sömürülür.
Bir de bu kümelerin dışında ‘iki cami arasında beynamaz’ başka kümeler de
vardır ki bunların hâli daha bir içler acısıdır. Ne zaman, hangi
durumda, kimden yana tavır alacaklarını bilemediklerinden ‘deli
danalar’ gibi oradan oraya koşturup dururlar. Özenti içinde
olduklarından ne ‘örs’ olurlar ne ‘çekiç’. Ezildikleri halde ezenden
yanaymış gibi görünüp onların “çanak yalayıcılığını” yapmaya
çalışırlar. Onu da beceremeyip yüzlerine gözlerine bulaştırırlar.
Öylesine onursuzca yaşayıp giderler.
“İyilik” kavramı da garibim, bunların haline bakıp bakıp boyun büker.
Sahi yazının başlığını “İyilik Üzerine” koymuştuk değil mi?
Bakış Gazetesi, Sayı 5, Samsun Nisan 1996 |
|
|
|
|