|
|
|
 |
|
BEDEL
Her şeyin bir ‘bedel’i vardır. Mutlaka ödenmesi gerekir. Ve ödenir de.
Öyle ya da böyle. Şu ya da bu biçimde. Kendisi ya da başkaları
tarafından. Önceden ya da sonradan. Mutlaka ödenir.
Günümüz toplumlarında (ne yazık ki) ‘para’ ile ölçülür oldu ya her şey,
‘bedel’ deyince de önce ‘parasal karşılık’ gelir oldu, aklımıza.
Oysa sadece ‘para’ değildir bedel; elde edilen ya da elde edilmek
istenilen ‘şey’in karşılığında vazgeçmiş olduğumuz, bize ait olan
başka bir ‘şey’dir. Emektir, güçtür, zamandır, sağlıktır ve
benzerleridir.
"Bedeli daha düşük ödemek" kavramı ekonomi bilimini yarattı. ‘Nasıl olur
da aldığımızdan daha azını verebiliriz?’ sorusuna cevap arandı durdu
tarih boyunca. Bu açıdan baktığında zaman zaman çok yanıldı, ekonomi
bilimi. Yanıldı ve yanılttı. Yanlış anlaşıldı. ‘Bedavacılık’ rağbet
gördü. ‘Başkalarının sırtından kazanmak’ matah sayıldı. Bedelini
ödemeden kazananlar el üstünde tutuldu. “İnsanın insanı sömürmesi”
ya da “kulun kula kulluğu” kavramları çok canlar yaktı.
Oysa, her şeyin ödenmesi gereken bir bedeli var! Biz ödemezsek eğer,
başkaları öder, bizden sonraki kuşaklar öder. Hem de şimdiki
değerinin çok üstünde bir değerle. Bizden önceki kuşakların
ödemediği ‘bedel’i şimdi bizim ödeme durumunda oluşumuz gibi.
Bir zamanlar her yılın bütçesinin belirlenmesinden sonra büyük
gazetelerimiz başlık atarlardı: “Her doğan bebek şu kadar TL. borçlu
doğuyor”. Şimdilerde pek görülmüyor bu tür başlıklar. Ya çatal kaşık
kuponundan yer bulamıyorlar ya da ulusal borcumuzu TL. cinsinden
hesaplayıp doğan bebek sayısına böldüklerinde ortaya çıkan rakam
dudaklarını uçuklatıyor, böyle bir başlık işlerine gelmiyor. Eee ne
de olsa ‘bütçe’leri yapanlardan “teşvik”lendikleri paralarla
veriyorlar o çanak çömlek takımlarını. Köpek sahibine havlar mı?
Neyse.. Biz yine konumuza dönelim. “Trafik Cinayet”lerinde küçük bir
ihmal ya da kurallara uymamanın bedeli, canından olmak veya ömür
boyu sakat kalmaktır. Çok kişi cehaletin ya da bir ihmalin sonucu
bebekliğinde yaptırılmayan “çocuk felci” aşısı yüzünden belki
tekerlekli sandalyeye belki de koltuk değneklerine mahkûm olmuştur.
Yine bir “bedel”i ömür boyu öder. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Hepsi de ‘para’ ile karşılanamaz ‘bedel’dir. Bir ya da birkaç
kişinin hatasının, sorumsuzluğunun, vurdumduymazlığının ‘bedel’ini
başkaları öder.
Bir de gerçek değeri ödenilmeden kazanılmış ‘şey’ler vardır. Halkımız
bunun için güzel bir deyim bulmuştur: “Haydan gelen huya gider” der.
Uğrunda gerekli mücadele verilmeden diğer bir deyişle sindire
sindire kazanılmamış haklar, örneğin “Kadın Hakları” bunlardan
birisi. Gerçi “Deveye boynun niye eğri” diye sormuşlar o da “nerem
doğru ki” diye yanıtlamış. Ama bu konu, özellikle Türkiye’nin
kanayan yarasıdır. “Kadın Sosyal Sınıfımız”a birçok ileri Avrupa
ülkesinden önce verilmiş(!) bu haklar bırakın uygulanmayı bir çok
kişice bilinmemektedir dahi. “Hak verilmez alınır” özlü sözünü haklı
çıkarmaktan başka bir işe yaramamaktadır.”
Not: İkinci sayıdaki “okuyucu mektupları”ndaki yazımdan sonra böyle bir
köşe öneren arkadaşlarıma teşekkürü borç bilirim.
Bakış Gazetesi, Sayı 4, Samsun Mart 1996 |
|
|
|
|