|
|
|
 |
|
Baben demiş ki: I
"Teşekkürler
Toplum"da:
Engellerin en büyüğünü zaman zaman içinde yaşadığımız toplum
koyuyor, önümüze. Ön ve bön yargılarıyla, cahilliğiyle,
gelişmemişliğiyle.. Ama onsuz da edemiyoruz.. İnsanoğlu hem "çevre
yaratığı" hem de "çevre yaratıcı"dır. Önemli olan;
"başkalarının düşünceleriyle yargıya varmadan" kendimiz olabilmek.
***
spastik demiş ki:
"Eskiden kol gününe dayalı iş alanlarında çalışma olanağı bulamayan ya
da kısıtlı alanlarda iş bulabilen veya bulduğu işte idare edilen
engellinin çalışma şartları teknoloji sayesinde değişebilecek.
Eskiden bilgi araçlarına ulaşamayan yaşadığı ülkedeki gelişmeleri
takip edemeyen bu sebepten birçok fırsatı kaçıran engelli değişen
dünya şartlarıyla birlikte değişime uğrayacak."
Elbette teknolojinin gelişmesi ve bunun engelliler için yararları
konusunda haklısın, spastik..
Ancak bu dediklerin toplumun, toplumların ve engellilerin yüzde kaçı için
geçerli? "Acınacak" değil ama "acı" olan durum: 9 yıl önce yazdığım
makalenin güncelliğini bu gün yazılmış gibi koruyor olması.
Ekonomik gücünün zayıflığı yüzünden yeterli eğitimi alamayan, alsa bile,
aldığı eğitimin gereğini; yine ekonomik gücünün zayıflığı yüzünden
yerine getiremeyen engelli-engelsiz insanlar, çoğunluğu
oluşturuyorsa o toplumda bir şeyler yanlış gidiyor, demektir. Sadece
teknolojik, sadece ekonomik ya da sadece kültürel gelişmenin
yaşanması bir şey ifade etmez. Hatta çözümsüz çelişkilerin
çoğalmasına neden olur. Önemli olan bu üçünün bir arada gelişimidir.
Birbirini tetiklemesidir. Bu olmadığı için karşımıza çıkan engelin
"toplum" olduğunu sanıyoruz.
***
spastik demiş ki:
"ekonominin de düzelmesi eğitime bağlı değil mi?"
Ekonomi; alt yapıdır, temeldir. Eğitimse bir üst yapı
kurumudur. Evin duvarlarıdır. İstediğin kadar; temeli çürük bir
binanın, duvarlarını boya, kiremitlerini değiştir.. En ufak bir
depremde yıkılacaktır!
Bir başka forumdaki yazımda şöyle demişim:
Demişim ki:
"Sen toplumun hepsini üniversite mezunu yap, onları doyuracak ekmeğin
parasını kazanmasını sağlayacak "iş" kapısı açamazsan sonuç yine
aynıdır. Son sistem bilgisayarla donat, onu ne amaçla ve nasıl
kullanmayı öğretmezsen sonuç yine aynıdır.
Hiçbirisinin de önceliği yoktur! Eşit olarak gelişmek zorundadırlar.
Bizler gibi "yamuk" bir gelişim olursa sorun ne bizde, ne onlarda,
ne başka bir yerdedir."
Ancak; öyle bir durum ki, her şeye "sıfır"dan başlama olanağımız yok!
Elimizde var olanları amacımıza en uygun şekilde değiştirerek
kullanmak zorundayız. O halde; bu üç unsurun eşzamanlı
büyümesi ya da gelişmesi gerekir.
***
spastik demiş ki:
"HAYIR AMA UMUTSUZ OLMAYIN ÖZELLİKLE SİZİN YAŞINIZDAKİLER BÖYLE
DEMEMELİ DÜŞÜNSENİZE SON 40 yılda gözle görülür olumlu anlamda ne
değişti ülkede toplumsal veya ekonomik bir devrim yapamadık toplumu
dönüştüremiyoruz atak yapamıyoruz. Demek ki kendi başımıza
yapamıyoruz. iç dinamikleri kullanamıyoruz yada böyle bir iç
dinamiğimiz yok bir şekilde olmuyor yani. Bu açıdan AB DAHA ÖNCE DE
yazdığım gibi bir lokomotif görevi görecek bir anlamda içsel
patlamayı sağlayacak. Tabi bu kolay olmayacak hepimiz değişeceğiz
ama hepimiz buna razı olmalıyız her şeyin olduğu gibi medeniyetin de
ağır bir bedeli var ama sonunda elbette önemli kazanımlar
sağlayacağız. Buna inanıyorum"
Ben kendimi bildim bileli; Türkiye olarak, AB’nin kapısındayız..
Küçüklüğümde adı "Ortak Pazar"dı. "Onlar Ortak, Biz Pazar"
diye bir slogan dahi vardı. Sonra AET oldu adı. Beğenmediler
AT oldu. Kısa bir süre sonra AB yaptılar. İsmi değiştikçe
niteliği de değişti mi? Bu konuda işin uzmanları daha iyi cevap
verebilirler ama bence pek değişmedi! Çünkü; nitelik, öyle kolay
kolay değişmez!
Diyorsun ki; "Demek ki kendi başımıza yapamıyoruz". Bir başka başlıkta
şöyle yazmıştım "Yıllardan beri beceremedikleri işleri AB’ye havale
etmeye uğraşıyorlar. Onlar da karşılığında bir şeyler istiyorlar
tabii." Bunun adına "bedel" ya da "sancılı süreç" diyoruz. Bu, işin
"elle tutulur, gözle görülür" yani "maddi" yanı. Bir de kolay kolay
kaldıramayacağımız, süreç aşamasında her aşamada engel olarak
karşımıza çıkacak "elle tutulup, gözle görülmeyen" bazı
özelliklerimiz var. Bunlardan biri; "bezirgân zihniyeti" ya
da günümüz Türkçesiyle "tüccar anlayışı" diğeri de "küçük
esnaf zihniyeti"dir.
Bunları kısaca açmaya çalışayım: Tüccar, üretimle uğraşmaz. "Başkası
üretsin, ben alıp satayım" diye bakar. Küçük esnaf da; bulunduğu
çevrede kendine rakip olacak kişi istemez. Zamanı geldiğinde
kardeşine bile düşman olur, bu anlayışıyla. İşte Avrupalı, tarihleri
boyunca, bu anlayışlarla karşılaşmadı ya da kaldırdı attı. Böyle
şeylere tamamen yabancı. Bu anlayışları kendi içine almamak için
mücadele verecektir. Kim kazanır dersin?
Temmuz 2006 |
|
|
|
|