|
 |
|
Kişisel gelişim yolunda ALS
(*)
Doğuştan veya sonradan engelli olmak veyahut süregen bir hastalıkla
yaşamak... Yaşamımızda, içine doğduğumuz veya içinde bulunduğumuz bu
ortamı, kişisel gelişim için bizlere verilmiş, bir çeşit araç olarak
kabûl edebiliriz.
ALS (Amiyotrofik Lateral Skleroz) hastası olduğumu ilk öğrendiğimde,
doktorumun ciddi ve umutsuz bakışlarını hatırlıyorum. "Bunu
söylemekten nefret ediyorum ama..." diyen bakışı, bir hasta olarak
"bu da ne acaba?" diyen yüz ifâdem. Bir hekim olarak da birkaç
dakika içinde belleğimden "ALS" ile ilgili tüm verileri tarayan boş
bir yüz ifâdesi ve nöroloji bilgilerim içinde ışık hızıyla saniyeler
süren bir yolculuk...
Evet, bundan 19 yıl önceki bakış açım ile gördüğüm tek şey "umutsuzluk"
ve "çâresizlik" idi. ALS gibi bir hastalıkla nasıl yaşayacağım
hakkında en küçük bir bilgim yoktu. Kitapları karıştırdıkça
umutsuzluğum ve çâresizliğim artıyordu.
Görebileceğim bir geleceğim âdeta yok olmuştu. Kitaplarda yazılanları
okudukça, yaşayacağım zorluklar gözlerimin önüne geliyor, asla
onlarla baş edemeyeceğimi düşünüyordum. Kendi geleceğim, eşimin
geleceği, doğacak kızımın geleceği, annem, babam, kariyerim...
“Tanrım! Bu bir kâbus olmalı!” dediğiniz anlardan biriydi kısaca...
Tüm bunlarla, kendime saygımı yitirmeden ve tabir yerindeyse çuvallamadan
baş edebilecek miydim?
19 yıl sonra bugünkü bakış açımla geçmişe bir göz attığımda gördüğüm o
ki, hastalığım, benden götürdüklerinin yanında bana çok şey kattı.
Bunu söylemek biraz abartılı gelebilir ancak en azından beni iyi
yönde geliştirdiğini söyleyebilirim.
Modern psikoloji ve psikiyatrinin öncülerinden C. G. Jung şöyle diyor:
Bir hastalık, yanlış odaklanmış egoyu tam anlamıyla ele geçirmeden
terk edip gitmeyecektir. Kişi hastadır fakat hastalık aslında bu
kişiyi iyileştirmeye yönelik olarak doğanın bir müdahalesidir.
Buradaki asıl tezat, hastalığın kendisinden ziyâde iyileşme
sürecimizden bir şeyler öğrenecek olmamızdır.
Burada, Jung'un affına sığınarak, küçük bir değişiklik yaptığımı itiraf
etmeliyi: Jung'un "neurosis" terimi yerine daha genel bir terim olan
"hastalık" kelimesini kullandım.
Bu yaptığımın çok da doğru olmadığını bilsem de profesyonel dostlarımın
affına sığınıyorum.
Peki, benim egom nasıldı? Yâhut kendi ego tanımım ne denli objektif
olabilirdi? Henüz egom ile hesaplaşmam sona ermediği için bu soru
cevapsız kalacak sanırım. Bu arada kendim ile ilgili öğreneceğim çok
şey var. Çünkü yolculuğum devam ediyor. Dedikleri gibi, “insan
insanı yolculukta tanır”.
Hayatımızda bâzı şeyler bize göre istediğimiz yönde gitmiyorsa, en
basitinden önünde bir engel olduğunu düşünürüz. Bu durumda ya
yolumuzu değiştiririz ya da bir tavır ortaya koyarız. Her iki
durumda da ruhsal gelişimimiz bir sonraki engele dek yeni yöntemler
bulma yeteneğini zenginleştirir.
Dışarıdan bakıldığında durumum pek iç açıcı değilmiş gibi görünüyor.
Kendi başıma temel gereksinimlerimi karşılayamıyorum. Beslenme,
tuvalet, temizlik, yatmak, kalkmak, sonunum cihazımın
çalıştırılması, aspirasyon vs. Tam anlamıyla başkasına bağımlıyım.
Ancak, bu görünüm sizi aldatmasın. İçimde yaşamın tüm renklerini,
seslerini, kısaca yaşamın kendisini hissediyorum ve onunla doluyum.
Öte yandan toplum içinde kendime göre bâzı görevlerim var.
İnsanların sâhip oldukları sağlıklı bedenleri için minnettar
olmaları gerektiğini ve hiçbir şeyin garantisi olmadığını
hatırlamaları için bir fırsat olarak karşılarında duruyorum. Bu
süreç yâni, öğrenme-öğretme süreci karşılıklı birbirini besleyen,
çoğaltan bir özelliğe sâhiptir.
Atasözleri bunu benden daha öz anlatıyor: "Ne ekersen onu biçersin".
Yâhut şöyle söyleyebilirim: İnsanlara gülümseyerek bakarsak
gülümseyen yüzler görürüz.
Evet; yaşam âdil değil. Çocuklar kanser oluyor, henüz yaşama merhaba
diyemeden elveda diyorlar. Kazalar, doğal felâketler, savaşlar,
açlık vs. Ne, yaşadığımız acılar yaptıklarımızın cezalandırılmasının
bir sonucu, ne de iyi koşullarda, sağlıklı bir yaşam sürmek, bizlere
ödül olarak verilmiş bir ayrıcalık. Hepsi, yaşam okulunda
öğrenilmesi gereken derslerle dolu birer sınıf… Ruhsal gelişimimiz
buna bağlı. Eğer yaşam, Tanrı'nın (bizim beklediğimiz ve anladığımız
anlamda) ceza ve ödül sistemi üzerine kurulu olsaydı, bizim için en
ağır acılardan, dertlerden, hastalıklardan kurtulmak onun emri ile
çok kolay olacaktı ve çevremizde her gün birilerinin durduk yerde
bir hastalıktan kurtulmuş olduğunu, ayağı bacağı kopmuş bir savaş
gâzisinin bir anda tekerlekli sandalyesinden kalkıp koştuğunu vs.
görecektik. Oysa sistem ne yazık ki (veya iyi ki demek lâzım belki
de) böyle çalışmıyor.
O hâlde, geriye başka bir gerekçe kalıyor yaşamın anlamına veya
anlamsızlığına dâir.
Sistemin toplam mükemmelliği için, maddî, görünür, somut nedenlerden öte
bâzı evrensel yaşam prensipleri olmalı. Gezegenimizde bildiğimiz
pozitif bilimin sınırlarını genişletmekten başka, ruhsal
gelişimimizi de elimizden geldiğince tamamlamalıyız. Bu amaçla
yaşamdaki acılardan sevinçlerden bir ders çıkarmalı ve milyarlarca
yıllık zaman boyutunun, matematiksel anlamda neredeyse ihmâl
edilebilecek bir zaman kesiti olan 60–70 dünya yılında, bir insan
ömrüne sığabilecek oranda kişisel bilgilenme görevimizi yerine
getirmeliyiz.
Yanlış odaklanmış egoyu olması gereken yere getirmenin bir yolu da bu
eğitimden geçmektir.
Günümüz dünyasında hızlı yaşayan insanların bireysel ruhsal gelişiminde
gözden kaçırabilecekleri çok küçük ayrıntıları, bizim gibi zamanın
kozmik akışına kendisini bırakmış gözlemciler belki yakalayabiliriz.
Bu gözlem, insan soyunun mükemmelliğe ulaşmasında ola ki bir katkı
sağlar.
Oturduğu yerden çevremi seyrederken ince ayrıntıları görme şansı olan bir
grup insandan biri olarak, bir kum tânesinin hikâyesinden
başlayabilirim. Belki de bir gün evrenin sırrını kum tânesinin
içinde görebileceğim.
Kim bilir?
13:12 15.06.2008
Seferihisar - İzmir
Sevgili dostum Kerem Doksat'a teşekkür ederim.
(*) ALS (Amiyotrofik lateral skleroz) |